Kulluk Kimliğimiz-2

MAKALEYİ DİNLE

Bizler hem namazda / Fatiha’da bu ahdimizi hatırlıyoruz. Yeniliyoruz. Tazeleniyoruz. Hem de kelime-i tevhid ve şehadetlerimizle onları tekrar etmek suretiyle ezeldeki sözleşmemizi hatırlıyor, tekrarla ahdimizi yeniliyoruz. Hac’da / İstilam’da da aynı anlam var.

Bu kelimelerle Rabbimizle kulluk ilişkimizi ifade ediyoruz. Bu ilişki dinimizin/tevhidimizin/ şehadetimizin O’nunla olan iman, hukuk, siyaset, ahlak vb. ilişkilerimizin de ifadesi olmuş oluyor...

Unutmakla malulüz. Vahiyle, elçileriyle bize hatırlatıyor, ahdimize vefa göstermemiz için uyarıyor, çoğumuzun da “ahdine vefa” göstermeyeceğini beyan buyuruyor. “Siz Bana verdiğiniz sözü tutun; Ben de size vaadimi yerine getireyim.” Buyuruyor... “Esfeli safilin ile Âlâyı illiyyin arasında alçalıp yükseliyoruz.

Kulluk/din bütündür, parçalanamaz, bölünemez...Hayatımız, vatandaşlığımız bölünebilir mi? Bir devletin vatandaşının emirlerin bir kısmına uyup, bir kısmına uymaması cezayı gerektirmiyor mu? Kaldı ki bu emirler eksik, yanlış, hatta zararlı bile olabiliyor... Rabbimizin hükümleriyse üstün ve doğrudur.

İslam barış demek... Rabbimizle sözleşme akdedip, O’na teslim olunca taraflar arasında itaatle barış/ adalet sağlanıyor. Rabbimizle bu sözleşmemizi ihlal ettirmek için nefsimizi ve şeytanı bize musallat etmiş. O doğru yolun üstüne oturarak bizi başka yollara saptırmaya çalışacak.

Biz O’na uyarak günah işlediğimizdeyse biz istiğfar ettikçe bizi affedecek. Şeytanın ihlaslı kullara nüfuzu yoktur.

Kimliklerimiz/aidiyetlerimiz bizi öteki varlıklardan, özelde de diğer insanlardan ayıran özelliklerimizin toplamı gibidir. Öyle ki biz, “ben/zat” özelliklerimizle birbirimizden ayrılır, farklılaşır, tanınır, çağrılırız... “Ben” tek olsa da özelliklerimiz çoktur. Çokluk ve benzerlik içinde farklılığımızla tanınırız... Aynılık ise yoktur. Kimliklerimizin bir kısmı yaratılıştan/doğuştan Yaratıcı tarafından bağışlanmıştır. Birçok kimliğimiz de sonradan edinilmiş/kazanılmıştır: Evlilikle, sözleşmelerle, eğitimle... Vatandaşlık kimliğimizi doğuştan ediniyoruz. İstisnai olarak da edinilebiliyor. Çıkartılabiliyoruz da... Bu kimlik hukuki ve siyasi bir kimliktir. Nasıl ki kulluk, Allah’a hukuki/siyasi/itikadi bağlılıksa, vatandaşlık da ilgili devlete bağlılıktır.

Kimliklerimizin bir kısmı daha “ruhlar alemindeyken” edinilmiştir. Şehadetle, kelime-i tevhidle müslüman/ kulluk kimliğimizi o zaman almışız... Rububiyetine “bela” diyerek, sonradan da “işittik ve itaat ettik” diyerek hem mümin hem müslim olmuşuz.

Her bir insan, belki de her şeyimizle fiziksel, zihinsel, ahlaki, ruhsal anlamlarında birbirimize benzesek de ayrı ve farklıyız. Sesimiz, parmak izlerimiz, saç tellerimizin farklı oluşları ortaya çıkmıştır. Kısaca her birimizin geni/kimliği ayrı, farklı ve kendimize ait, başkalarınınkinden farklı özelliklerimizi taşır, kapsar... Bu Yaratanın ilim, hikmet ve kudretinin sınırsızlığını gösteriyor. Yeryüzünde yaşarken hem nefis, şeytan düşmanlarıyla, hem de zalimler, tağutlar “İşittik, isyan ettik” diyenlerle ila-i kelimetullah için cihad edeceğiz.

“Bela” demişiz; “İşittik, itaat ettik” demişiz. La ilahe illallah demişiz… Diyoruz... Tevhidimiz zalimlere, tağutlara, şeytana ve nefse kulluğu red ve inkârla başlıyor. “La Rabbe İllallah”, “La hükme illallah “, “La mabude illallah...” Tevhid kalıbı içinde tüm esma-i hüsna ve sıfatları, fiilleri, hükümleri tefekkür ve idrak etmeliyiz. Çünkü Zatında olduğu gibi, sıfatlarında, isimlerinde, fiillerinde, hükümlerinde de tekdir, yardımcısız, eşsiz, benzersizdir. Kemal sıfatlarla muttasıf, noksan sıfatlardan beri ve yücedir.

Dini /düzeni de öylece ekmeldir, üstündür, eşsizdir... Ve tevhidle İslam’dan başka din ve düzenleri reddetmiş oluyoruz. Tüm beşeri sistemlere hayır (lâ) diyoruz.

Kulluk emanetini sema, arz, dağlar üstlenmekten çekinmişler, biz üstlenmişiz (Ahzab,72 ) O’nun adına yeryüzünde “halife” olmamız O’nun hükümleriyle, nizamıyla insanların adalet ve barış içinde yaşayabilmeleriyle dünya ve ahiret saadetine ulaşması içindir.

İbni Haldun: “Tüm insanları şeri esaslara göre yönetmektir. Tüm maslahatlar ahiret maslahatına yöneliktir. İmamet dini korumada, dünyayı din ile idare etmede şeriat sahibine vekalettir” (Mukaddime,190) Yeryüzünde sadece Allah’a kulluk/itaat yapılacak, Yaratılanlara ibadet/kulluk yapılmayacak sözü verilmiş. (Araf,172 ) “Ubudiyyet/kulluk dört hasletle gerçekleşir. Ahde vefa, Hududullah’ı koruma, olana rıza ve nimetler gittiğinde sabırdır. “Takvanın zahiri yönü Allah’ın koyduğu sınırları muhafaza ve Batıni yönü ise ihlas ve niyettir. ( Ahmed-er Rufai hazretleri) (k.s.)

Şeytan sapkınlıkları, inkarı, şirki, haramları güzel göstererek, bizi Tarik-i müstakimden ayırmaya, günaha sokmaya çalışacak. O’nun görevi bize düşmanlık. Kendisi gibi bizi de ateşe çağırıyor. Rabbimiz de bu düşmanlığından dolayı O’na muhalefet etmeyi, aldanmamayı emrediyor. Ayrıca yaratılışımızdaki nefsimizi de yine sakınılması gereken bir düşman olarak tanıtıyor. Nefsi, şeytanı, tağutları veli, Rab, İlah edinmememizi, hatta onlarla savaşmamızı, onlara muhalefet etmemizi (cihad) emrediyor. Hem cin şeytanlar, hem insan şeytanları Rabbimizle olan sözleşmemizi ihlal etmemiz için bizi olumsuz etkilemeye çalışırlar. Bizim de kulluğumuz gereği bu anlaşmamızın bozulmaması için, ahde vefa için Allah-u Teâlâ’nın ve bizim düşmanlarımızla cihad sorumluluğumuz var. Bu sözleşmemizi ihlal ettiğimizde barış yerine çatışma, kargaşa, huzursuzluk, adalet yerine zulüm ortaya çıkar. Barışı ve adalet korumak ve kurmak için cihad farz... Kısaca barış, adalet sağlanmasıyla dünya ve ahiret saadetimiz için cihad farz kılınmış. Düşmanlarımız olan nefis, şeytan ve tağutlara uyarak günah işlediğimizde mümin adımız (fıtrat bozuldukça) fasık, kâfir, müşrik, münafık olarak adlandırılırız. Fıtratımız korunup, geliştirildiğinde (nefsimizin tezkiyesi, kalplerimizin tasfiyesiyle “muhsin”, “muttaki”, “salih ve veli” vb....) ile vasıflandırılırız.

Akıl bizi vahye bağlayan, vahyi, enfüsi ve afaki ayetleri anlamaya yarayan bizi mükellef kılan bir cevher, nur ve Hakk’tan bir elçidir ki yeri kalptir. Furkan nimetini de Rabbimiz takva sahiplerine ikram ediyor. “Eğer ittika ederseniz, Allah size furkan verir…” (Enfal, 29)

Hayat kitabımız Kur’an, bizim için hem mizan hem de Furkan’dır. Biz Müslümanlara tevhidle şirki, hak ile batılı, adaletle zulmü, doğruyla yanlışı, iyiyle kötüyü, yararlıyla zararlıyla, güzelle çirkini, haramla helali, dost ile düşmanı, hidayetle dalaleti... Bildiriyor, öğretiyor. Ve bizim için bunları değerlendirecek, ayırt edebilecek ve tercihimizi doğru yapacak iki büyük nimet ikram ediyor: Akıl ve takva...

“Takva, en büyük nimettir. Emir ve yasaklara, hududullaha riayetle ihlas sahibi olmaktır.” Ahmedi Rufai Hz. (K.S) Nasıl kulluk yapacağımızı Kur’an’dan ve bize örnek ve önder olarak hediye ettiği Efendimiz (sav) ‘den öğreniyoruz. O bize hem elçi hem de Kur’an’ı yaşayan, anlatan, uygulayan, ahlakı Kur’an olandır. (Sav) ve O’na itaat ve biat, Allah-u Teâlâ’ya itaat ve biat sayılmıştır. (Fetih, 10)

Rabbimiz bizi şirkten, kullara kulluktan korusun. Kendi yoluna girdirsin. Ayaklarımızı yolunda sabit kılsın. Nimet verdiklerine katsın. Ve sevdikleriyle haşreylesin dileklerimizle...

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar Bahaddin Elçi - Mesaj Gönder



Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz

Anket Belediye başkanlarının istifa süreçleri ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

YÜKLENİYOR