Yorgunluktan her şey!

Kierkegaard “Neyi gördüğün nasıl baktığına bağlıdır” der. Kararımızı kaybettiğimiz günden beridir sadece kütle ve eder bakımından bir şeylere bakar olduk. Her baktığımızı, her gördüğümüzü akar getirecek bir mekanizmaya dönüştürmeyi kendimize mizaç olarak seçtik. Ancak o günden beri ne zenginleştik ne de geliştik lakin giderek çirkinleştik ve kötüleşmeye başladık. Önce kendimizi ardından da etrafımızı bozmaya başladık. Öyle ki bir yerin üzerine gözümüzü diktiğimizde onun ne olduğu ne anlam ifade ettiği ile ilgilenmeden direkt onu dönüştürmeyi başkalaştırmayı hatta yapay bir harikuladelik atfetmeyi bir meziyet belledik. Dolayısıyla gözün gördüğü ile ilgili önce mesafeleri kaybettik sonra da tabiat üzerinde var olan harikuladelikleri aritmetik cambazların ve üstün yetenekli hesaplamacıların elleri ile yağmaladık.

Bunda anlık olarak sabitlenen belleklerimizin, onları o kıvamda tutan teknolojik araç ve gerecin payı olduğu gibi eşya ile olan irfani bağın kaybolmasını da zikretmekte fayda var. Taşa toprağa hürmet eden bir irfandan, taş üstüne taş, toprak üstünde yeşil ağaç koymayan her yeri beton ile zift ile kapatan bir ileri evreye geçtik(!) Betonlar çoğaldıkça merhametimizi, hakkaniyetimizi daha da önemlisi gören gözümüzü kaybettik. Belki zihinsel olarak aletleri çoğalttık, yapıları büyüttük ancak tasavvurdan, tahayyülden koptuk. Hiç kimse yaşadığı yerden memnun değil, hep yeni yerler arzusu ile el değmemiş yerler arıyor ve bulduğunda da onu parselleyip özelliğini kaybettirerek eskiden kaçtığı ne varsa her şeyi oraya taşıyor. Bir müddet sonra orası da yaşanmaz hale geliyor. Çünkü gördüğünü bozan bir bakış ile modern hayat sürüyor.

Sonra insan, bütün bu bozulmaların içerisinden kendine erdem devşirmek için hayvanata ve tabiata karşı koruma, sahip çıkma misyonunu yükleniyor. Hem tabiatı değiştirip dönüştürüyor hem hayvan neslinin doğal seyrine müdahalede bulunuyor ve çıkıp hümanizmadan ve haklardan dem vuruyor. Modern zamanlarda merhametini, inceliğini kaybeden insanın yönünü, iştahını ne dini ne de dünyevi değerler ne de yasalar kısıtlayabiliyor. İnsan tabiata doğru yönelttiği bu çirkin bakışının birçok kez kendini hedef aldığını görse de bundan vazgeçemiyor. Çünkü bir kez bile olsa kendine doğru bakabilme iradesini kaybetmiştir. Doğal bir dünya dururken onu başkalaştırıp, güzelleştirme adına girişilen işlerin neticeleri maalesef pek de iyi çıkmıyor. Hâlbuki her şeyin hemen hemen ortak noktası iyi ve güzele yönelmektir. İyiliği ve güzelliği kaybettik.

Yolların kenarında saksılarda veya filelerde dikilen yeşilliklerle sadece dekoratif bir görüntü elde ediliyor, hiçbir tabiat hadisesine de etkisi de bulunmuyor. Bir de el değmemiş masum mekânları turizm adına, ticaret adına ya da her ne adına olursa olsun tahrip etmek, yok etmek o ticaretin de, turizmin de gerekçesini ortadan kaldıracaktır. Onun için unutmamak gerekir ki kısa vadeli işler yıkıcıdır ve yakın mesafeden bakılan her şey bütünü kaybettirir. Bütünü göremeyen parçanın içinde yok olur. Son zamanlarda birçok restorasyon, çevre düzenlemesi ve meydan yapma adı altında çirkin işlere şahit oluyoruz.

Yüzlerce yıllık mimari değerlere yapılan tahribatlar ile tabiatta yapılan tahribatlar adeta birbiri ile yarıştırılıyor. Yaylalar, sit alanları talan ediliyor. Bütün doğal güzellikler kaybolurken grilik her yeri kaplıyor. Daha yakın zamanda Ünye Çamlıkta girişilen iş de bu kötü bakmanın son halkası olarak karşımıza çıktı. Bırakın tesisi, bırakın hizmet adı altında absürd işleri ve dönüp Allah aşkına kendinize bir kez bakın, bir kez hakiki manada yaptıklarınıza nazar edin. Aslında son dönemde “yorgunluk” üzerine moda bir söylem var. Galiba fark edilen bu yorgunluktan dolayı değişim talep ediliyor ancak her şey o kadar bozuk ki, onun için bu yama dikiş tutmaz cinsten. Çünkü Zweig’in dediği gibi “İnsanlar sadece bir şeyden yorgun düşerler, kararsızlıktan.” O zaman nerede durduğunuza karar verin. Pessoa ‘anlamaktan yorulmuş’, biz anlamamaktan. Hoşça bakın zatınıza…

TAŞ GEMİ

Şu Yalan dünyanın sonu hiç imiş,

Akşam gelip konan sabah göç imiş.

(Pir Sultan Abdal)

Not: Güler Duman’dan “Şu yalan dünyaya geldim geleli”yi dinliyoruz. Nereden dilime düştü bilmiyorum. Eve varınca dilime takılan tek dizeyi yazdım, aslında dünyanın kısa özeti. İşte uzaklarda birden bir türküye düşüyor insan. Türküler güzel, iyi geliyor. Haluk Tolga İlhan yorumu da var, Eroğlu Musa yorumu da…

Bize kadar

Üniversitelere yerleşen bütün öğrenci kardeşlerimi tebrik ediyorum. Okul hayatını hayatın zorlu yollarına yetkin bir şekilde hazırlanma evresi olarak değerlendirmelerini ümit ediyorum.

Gençleri bir kazanç kapısı ve angarya görmeden onlara kendini gerçekten vakfetmiş yurt idarecileri ile karşılaşmalarını ümit ediyorum.

Genci anlayacak ona gerçekten kıymet verecek onları yüreklendirecek, yeni birçok artı değer kazandıracak huzurlu yurt ortamları sağlayacak idarecilerin sayısı artsın istiyorum.

Sadece çağrı merkezi memurluğu gibi ya da tok esnaflık yapan insanların gençlerden ve onlarla ilişkili işlerden uzak durmalarını ümit ediyorum.

Herkese umduğundan daha güzel bir eğitim öğretim dönemi diliyorum. Göğe bakmayı unutmayın.

“Fence/Çit (2016)” var bu hafta. Hayat zor, hele renginiz farklı ise hayat daha da zordur. Onun için mücadelesi de şiddeti farklı oluyor. Belki biraz daha komik bir şey izlemek isterseniz “Chef” de var. Yemek kültürü üzerine farklı bir film… İyi seyirler.

DAĞARCIK

Hz. Ali Mısır valisi Malik’e yazdığı mektupta: “Yakın çevrede kümelenmiş insanların sana yağcılık yapmalarına, yüzüne karşı seni pohpohlamalarına, yapmadığın güzel işleri sana mal edip nefsini okşamalarına izin verme” diye uyarıyor ve bu durumun neye yol açacağını ise “Bilesin ki fazla övgü insanı kibre yönlendirir, gaflete düşürür” diye tarif ediyor.

TEKKE

Kötülüğe değil, iyiliğe karşılık ver. Kendi işlerini her vakit hatırla, belle ve anla. Kendi durumunu aklet! Bu âlemin önemli işlerinden herhangi bir işten usanma ve gevşek davranma. İyilikler uğruna sınırı aşmak doğru (caiz) değildir. Güzeli elde etmek için hiçbir kötülüğü sermaye edinme. Geçici zevkle uğruna en üstün işten yüz çevirme; çünkü daimi sevinçlerden mahrum olursun. (Nasîruddin Tûsî’nin ‘Ahlâk-ı Nâsırî adlı eserinden tadımlık)

Bir lahza

Hiç istemediğim bir şehirde, istemediğim bir hayatı yaşıyorum. Bu şehir ile ölüm arasında seçim yap deseler, ölümü seçerdim. (The Hours’dan)

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar Mehmet Biten - Mesaj Gönder



Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz

Anket Milli Eğitim sistemini yeterli görüyor musunuz?

YÜKLENİYOR