Durun ey kalabalıklar! (1)

MAKALEYİ DİNLE

2017 Türkiye’si… Muasır medeniyetler seviyesine çıkılmaya ramak kaldığı iddia edilen bir ülke.

Globalleşen dünya ve açlık, sefalet, savaşlar, mültecilik ve ahlaksızlık gibi sorunlara maruz bırakılan insanlık! Çalışma mecburiyeti ve yok edilen hayatlar.

Savaşın, kargaşanın ve kaosun hüküm sürdüğü medeni bir dünyada yaşamaya çalışmaktayız. O öyle bir savaş ki, sadece Filistin’de, Suriye’de, Afganistan’da, Çeçenistan’da ve diğer birçok İslam beldelerindeki küffarın bin bir türlü zulüm ile masum yavruları yetim bırakması hatta katletmesi değil, bu bütün dünya coğrafyasında ve kendi ellerimizle kendi insanlarımıza üstelik. Size GDO’lu ürünlerle nasıl zehirlenip genlerimizin değiştirildiğinden, kasten yayılan hastalıklardan, ilaç sektöründen gıda sektöründen bahsetmeyeceğim. Bu tamamen ahlakla alakalı! Hayır, turizm sektörü, televizyon, sosyal medya ve sınırsız internetin oluşturduğu erozyon da değil bahsedeceğim. Hatta iman zafiyeti taşıyan, boşlukta, hedefsiz, gayesiz, almış başını giden gençlik de değil bahsedecek olduğum.

Bu öyle bir şey ki temelinde düşünmeyi yok eden, yukarıda saymış olduklarımızın tamamına zemin hazırlayan, anne-babaların evlatlarını boşluğa, hiçliğe, sevgisizliğe itmelerine sebep olan, kreşlerin, huzurevlerinin, eğlence merkezlerinin, kafelerin, lokantaların açılıp artmasına sebep olan Yeni Dünya düzenine kendi ellerimizle hizmet ettiren bir oluşum. Hatta öyle ki tatil sektörünü oluşturan sıla-i rahimi unutturan, anlayış dediğimiz empatiyi yok sayan köleleştiren bir sistem bu. Çalışmak!

Çok mu iddialı oldu? Hadi gelin, gezelim İstanbul’u şöyle bir. Sabah güneşten önce selamlayalım şehrin sokaklarını. Denizin serinliğiyle huzuru teneffüs edelim hazır karanlığa kimsecikler doğmamışken! O da ne? Daha güneş doğmadan, sabahı müjdelemeden ezan bu kalabalıklar neden? Bakın oradaki bey aceleyle kravatını bağlıyor, koşan adımlarına takılmasın diye belki! Bir anne gördüm sanki. Ama neden elinden tutmuş sürüklercesine koşturuyor henüz gündüze yol aldığından bihaber yavruyu? Bakın gençler de sokakta. Sabah namazına kalkmanın zor olduğunu iddia eden gençler ezandan evvel çıkmışlar dışarıya. Oysa ayağının altına cennet serilen annesine ezanı haber veriyor diye öfkelenip iyice gömülmüyorlar mıydı yatağa? Hakikaten gayeleri en önde saf tutarak huzuru içselleştirip bunu tüm dünyaya yaymak mı dersiniz? Haydi koşun! Yetişelim nereye gidiyor bunca insan bu karanlıkta? Bunca insan neden evinde sıcacık gülümseme eşliğinde kahvaltısını yapıp kucaklamadan sevdiklerini atmışlar kendilerini sokağın soğuğuna? Babalar mini mini bebeklerinin gülümsemesini görmeyi hiç mi merak etmemişler? Hiç mi istememişler besmeleyle güne başlayıp oturdukları sofranın şükrünü öğretmeyi evlatlarına? O anne nasıl kıymış evladının tatlı uykusuna ezanda Rabbi için kıyamazken? Ya gençler? Uyuma heveslerinden annelerini kırarken sabahın seherinde neden şehri güneşten evvel selamlama gayretindeler? Karanlığı dışarıda bırakıp daha fazlasına yol alalım, hadi! İnelim kalabalıkların arasında metrelerce yerin altına. Herkes koşuyor mekanik sesin geldiği yöne. Sanki sessiz bir yarış içindeler kazananının olmadığı. İtişerek doluştuğumuz vagonlarda yol alıyoruz saatlerce bilmem saatte kaç km hız ile.
Düşmemek için yapıştığımız yerden az evvel gözümüze ilişen annenin sesini duyuyoruz ‘Önce seni bırakalım, oradan devam ederim işe. Akşam görüşmek üzere’ diye cılız bir ses ile vedalaşıyor sabahı bile birlikte karşılayamadığı ve adeta sürüklercesine araca bindirdiği evladıyla. Yüreğinde onu hangi bilinmezliğin ummanına, hangi merhametinden medet umduğu kollara terk edeceğini bilememenin acziyetini taşıyor. Yol almaya devam ediyoruz başımız önde. Merakımızın yerini hüzün dalgaları almaya başlıyor sanki sinsice. Bilmem kaç durak sonra koşarken kravatını takmaya çalışan beyefendinin kalabalığın ortasından kapıya doğru yol alma mücadelesi takılıyor gözümüze. Henüz uyku mahmuru gözlerini ovuşturup başını dik tutmaya çalışarak yaşam belirtisi vermeye çabalıyor.

Daha sıkı asılalım tutunduğumuz yere, yoksa düşeriz. Hadi devam edelim. Sahi genç adam vardı bir de. Nereye gitmiş ki? Pardon ‘sinmiş’ demeliymişiz. Orada işte, köşede o kocaman genç, dinamik, heyecanlı, hayat dolu cüsse nasıl da sinmiş mücadele veriyor uykunun esir aldığı yorgun bedenine karşı. Bulunduğu kalabalıktan ve gürültüden kaçmak ister gibi, amaçsızlığını ve bilinmezliğe yol alışını bastırmaya çalışıyor kulaklığından beynine gönderdiği yüksek dozaj gürültüyle.

Çıkılan her yol biter elbet. İnelim. Sonra tekrar çıkalım yeryüzüne ulaşmak için binlerce merdiveni. Sağlı sollu işyerleri, fabrikalar, devlet daireleri... Güneş doğmuş, kuşlar uçuşuyor ve neşeyle ses vermeyi ihmal etmiyor, çirkin gürültülere inat. Çiçekler muazzam kokularıyla birlikte sergiliyor eşsiz güzelliklerini. Ama o da ne? Bakın! Kimse umursamıyor bunları, hatta duymuyor ve görmüyorlar.

Herkes dağılıyor programlandığı yöne doğru. Geç kalmanın vermiş olduğu eziklik ve onur kırıcı sözler eşliğinde sorumlu alana geçiliyor. Yağan emirlerin altında şemsiyesiz anne orda bak nasıl da solgun! Bir an yavrusuna merhameti öğretmesi gerektiğini düşünüyor, ne işi olduğunu sorguluyor bulunduğu merhametsizliğin orta yerinde. Sonra soğuk bir ses ile irkiliyor ve kendine gelip devam ediyor 8-5 çalışmasına! Besleyebilmek için yavrusunu ve zenginleri daha zengin yapmak için çalışmak zorunda olduğu öğretilmişti ona. Yoksa yaşamak imkânsızdı. İşte sistemin dişlileri arasına gömülüyor naif bir hanımefendi gözlerimizin önünde. Düşlerinde sulayamadığı papatyaları...

İşte orada beyefendi! Evladının büyümesine şahit olamamış bir baba o. Yarınlara teslim ederken evladını, yaşama becerisi geliştirmiş, hazırlıklı bir birey olarak bırakamamış. Güzel, tatlı anılar biriktirememiş yarınlarına. Mütebessim çehresi ile neşe ve güven saçamıyor yuvasında. Mesai yükü omuzlarına çökmüş ve çırpınan kalbine pranga vurmuş. İşte yarışa sürülmüş atlar gibi oradan oraya yetişme kaygısındandır gönlüne eş olan ile gün batımını selama duramaması.

Ah genç adam! Seni görmeye elvermiyor artık yüreğimiz. Çünkü biliyoruz ki, bir evlat elini uzattığında dokunabilmeli annesinin sıcaklığına ve tutunabilmek için hayata hayır duasını alabilmeli. Onuru öğrenmeli babasından, erkek adam inceliğini ve dirayetini. Hissetmeli o emin gölgeyi dönüp her baktığı an, ahiretine prova hayat yaşayabilmek için.

Kalbimizi eziyor gördüklerimiz. Bunca yiğit insana bunca eziyetlerin karşılığı ne biliyor musunuz? Bir aylık periyodlarla elde edilen asgari ücret ile insanlık onuru ezilmiş yaşam becerisi kaybolmuş, göstermiş olduğu küçük yaşam belirtileri eşliğinde birkaç fatura ödenebilmektedir. Evet, evet! Sadece birkaç fatura! Akşam yemeği, okul masrafları, giyim ve bilumum ihtiyaçlar için yaşama teminatı olmayan ömürden ödünç alabilirsiniz. Seyahat etmek lüks ne de olsa, hayal kurmak pahalı! Kurmayın! Peki, bunu ömür boyu tekrar ettiren yeni dünya düzeninin adı nedir? İşte bu, kapitalizm öğretisinin oluşturduğu köleliktir. Günümüzde kölelik bitmiştir öyle mi? Haydi bir daha bakın 8-5 mesailerine. Alınan ücretler karşılığında satılan zamanlara ve insanlığa!

Hep yarınlardan aldığımız borçla yaşama kamburumuz bizi esas hedefe ne kadar ulaştırır? Teslim olduğumuz sistemin insafına sığınma gayretimiz, ümmet bilinci verilmiş çocuklar yetiştirmeye, cihad etmek gibi asli vazifelerle yaratılmış kullar olarak emaneti ilk günkü gibi sahibine ulaştırmaya imkân sağlayacak mıdır? Bu amaçsız gayret neden? Yok, efendim ben kendi tercihimi yapıyorum diyorsanız önünüzdeki seçeneklere bir daha bakın, sizin fikrinize bir bölüm ayrılmış mı? Ama ben istediğimde tatile çıkarım mı diyorsunuz? Tatil günlerini belirleyen sistem, doktora gideceğin günleri de belirlemiştir. Hâlâ donmamış bir insaf ve vefa taşıyorsanız eğer sıla-i rahim bile sistemin vereceği tatil günlerindedir. Üzgünüm ki bu sistem neyi ne kadar yiyeceğini, ne giyeceğini, ne kadar konuşup, ne kadar uyuyacağını dahi belirleyen, çarklarına tutsak olduğunuz sistemdir.
Burası modern dünya!

Haydi koşun!

Özgürsünüz!

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar Fatma Yılmaz - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz

Anket İİT'nin Filistin'in başkentini Doğu Kudüs olarak kabul etmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

YÜKLENİYOR