Bugünleri de mi görecektik Allahım?12 Eylül darbesini yapan dönemim genelkurmay başkanı 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren ve Hava Kuvvetleri komutanı tahsin Şahinkaya 4 Nisan 2012'de Ankara Ağırceza'da yargılanacaklarmış. Üstelik yurtdışı çıkış yasağı da getirilmiş. Nice masum onbinlerce vatandaşımız gibi benim de gençliğimin en verimli yıllarından 7 ayımı zindanlarda nahak yere çalan daha sonra da suç teşkil edecek yeterli delil bulunamadı diye tahliye eden bir dönem nihayet 30 sene sonra adalet önünde yargılanıyor.
1980 güzünde Üniversite mezunu olarak öğretmenlik tayinimi beklerken bir gece baskını ile 16 Ekim'de çocukluğumdan beri yaşadığım Çamlıca'daki evimden gözlerim askerlerce bağlanarak bir askeri cemseye bindirilmek suretiyle bilinmeyen bir yöne doğru götürülüyordum. O geceki asker baskınında evimizin etrafının kuşatılması ve telsizlerin yoğun gürültüsü ile yatağından kalkan yaşlı babam ne olup bittiğini anlamak için kapıda devasa boylu yüzbaşı rütbeli kişiye 'hocamı nereye götürüyorsunuz' sorusuna 'bir iki şey sorup bırakacağız'cevabı pek tatmin etmemişti ki arkamızdan 'hocamı götürmeyin!' diyerek bizden sonra sabahlara kadar gözyaşı döken babacığımın daha sonra gözlerinin feri sönerek bakarkör olduğunu ailem bana söyleyemedikleri için ancak tahliye olduğum 7 ay sonra çıkıp eve geldiğimde öğrenebilmiştim. Onu da benim yüzüme doğru bakıp ama beni göremediğini farkedince anlamıştım. Merhum babam bana ismimle hitaptan çok hep 'Hoca' derdi. İmam Hatip okul yıllarımla başlayan evimizdeki hidayet dönüşümünden etkilenen babacığımın ev sevdiği şey benimle ailecek cemaatle namaz kılmaları idi. O gece askeri kamyonla bir meçhule doğru giderken bir yandan da acaba nereye götürülüyorumun cevabını Şile istikameti tahminim ağır basıyordu ki daha sonra Samandra Kışlasının bu işlere ayrıldığını öğrenmiş olacaktım. Gözaltında üç gün üç gece hep ayakta gözlerim bağlı tutularak sadece sorgu sırasında oturmak kaydıyla bekletildim. Bir de tansiyonumuzu dengeleyip düşmememizi sağlamak için arada verdikleri hafif tuzlu su içiriyorlardı asker yardımıyla kafamızı fazla kaldırıp da etrafı görmeksizin. Bir de sorgulama faslı vardı ki o bile başlı başına ayrı bir psikolojik işkenceydi. Sorgulama sırasında aynı soruları tekrar tekrar farklı celselerde sormak suretiyle farklı cevap alamayınca bu kez fiziki işkencelere başvurarak el parmaklarımdan dalgalı frekanslarla elektrik vermeye başladılar. Bir ara ağzım dilim kuruyarak kalbim duracak sandığım anda bu kez falakaya yatırıp ayak bileklerimi sıkıca biribirine iplerle bağlayıp tabanlarımı hissiz kalıncaya kadar tahta sopalarla dövüyorlardı. Hatta bir ara tiyatroculuğumu kullanıp kendi kendime 'bari bayılmış numarası yapayım da belki vurmayı keserler' diye baygın moduna geçtim. Bu sırada falakacılardan birisi oradaki yetkiliye 'komutanım, bayıldı galiba'deyince o da 'Ne bayılması,bu tiyatrocu numara yapıyor,devam edin'demez mi? Bu kez şiddeti daha da artarak devam etmişti. Ama benim de artık feryad edecek ne halim ne de takatim kalmıştı. Yaradan'a sığınmaya ve sadece O'ndan yardım beklemeye devam ediyordum. Bu arada hemen ifade edeyim ki ömrümde hiç bu kadar kendimi Rabbime yakın hissettiğim ve manevi haz aldığım bu 7 aylık dönem kadar bir süreç bir daha yaşamadım. (Derler ya günahlara keffarettir,inşaallah).
Bu arada tutuklanmadan önce bir yandan Ferah mahallemizdeki cemaatimize gönüllü imamlık yaparken bir yandan da gerek islami faaliyetlere hizmet eden sivil toplum kurum ve kuruluşlarının çalışmalarına iştirak ediyorduk. Dönemin en büyük öğrenci organizasyonu MTTB Tiyatro-Sinema Kulübüne, Akıncılar Teşkilatı, Üsküdar Kültür Derneği kitap okuma çalışmaları organizasyonlarına vs. Bu arada en son katıldığımız olay ise hem darbenin gerekçesi sayılacak hem de dünya çapında ses getirecek olan kutsal davamız 'Kudüs'ü Kurtarma Mitingi Milli Selamet Partisi'nin organizasyonu 6 Eylül Konya tarihi idi. Tüm bunları da konuştuğumuz gözaltı sorgulamasında bunların o zamanki meşhur 163.maddeye ve laikliğe aykırı büyük suç işlemek ve mevcut düzeni tağyir ve tebdil ederek yerine İslam devleti kurmaya teşebbüsle suçlanıyorduk.
Bu arada burada yaşadığım ve hala merak ettiğim bir olay vardı ki o da şuydu: Biz orada beklerken yan odalardan gelen acı feryatlarla bağıran kız ve erkek sesleri idi. Yüreğimize işleyen o sesler kişinin kendine yapılan işkenceden daha ağır geliyordu bir başkasına yapılanlara şahit olmak. Acaba efekt olarak bize işittirmek için mi verliyordu yoksa o sesler gerçek işkenceden inleyenlerin sesleri miydi?
İşkence yaşadığımız diğer bir yöntemde sonradan öğrendim ki sorgulamada konuşturmak için bize uyguladıkları falakada ayaklarımda işkence izleri kalmaması için bu sefer de yere döktükleri suyun üzerinde dakikalarca zıplatarak tabanlarımda toplanan kanı dağıtma sürecine geçiyorlardı. Bu önelemi de şunun için alıyorlardı: Zaman zaman aniden tahliye olan kişilerin dışgörünüşte işkenceden eser kalmamış oluyordu. Nitekim nice böyle işkence görmüş kişilerin göğüslerine ve sırtından ciğerlerine kum torbaları ile vurulduğunda dışarı çıktıktan sonra zahirde görünmeyen bu eziyetlerin daha sonra ciğerlerinden kan gelerek ölüyorlardı.Hiç bitmeyecek sandığım bu eziyetlerin ardından halsiz düşmüşken tekrar sorgu seansları başlıyor aynı sorularla muhatap olarak yorgun sinirlerimle, tahammül sınırlarımı sınarcasına zorluyorlardı. 'Hangi sebepten alınmış' olabileceğim bana sorulmaktaydı. Halbuki bu sorunun asıl muhatapları kendileri olacak yerde bize yöneltilmekteydi.Sonra 'Kaç kişiyi öldürdüğüm', 'silahları nereye sakladığım', 'Başka kimleri tanımaktaydım',vs..Bu arada bana dayanma gücü veren kuvvei maneviyem ise gençlik yıllarımdan beri taşıdığım ila-i kelimetullah davasının bereketi diye düşünmekteydim. Tarihteki bu büyük davanın fertleri de zindanlara atılmış, nice eza ve cefalara uğramamışlar mıydı diye isim isim hep gözümün önünden o büyük kahramanlar geçmekteydiler. Dava kardeşlerim bana hep teselli ve hatta onların çektiklerinin ecri gibi mükafata mazhar olma şerefi ile moral gücüm hep yükseklerdeydi.
Nihayet ilk üç gecenin 'hoşgeldin' işkenceli sorgulaması bittikten sonra bodrum katına atıldığımızda mağaraya girdiğimi sandığım kesif sigara dumanının havayı işgal ettiği,herkesin birbirini zor gördüğü geniş bir salonda bulmuştum. Böylece gözlerimdeki bant da ilk kez açıldığından o hava bile bana aydınlık gelmişti. Darbe gününden itibaren benim gözaltına alındığım 16 Ekim gününe kadar alınanların burada tutulup her türlü medeni ihtiyaçtan uzak kalındığı için saçları sakalları birbirine karışmış her türlü gruptan ve o dönemki örgütlerden insanların bir arada bulunduğu bir ortam. Askerlerin beni kapıdan içeri atmalarından bir iki dakika sonra Ümraniye Akıncılarından gençlerin beni tanıyıp yanlarına almalarıyla ilk kez nefes alıyordum. Süleymancıların ünlü Hocası Hüseyin Kaplan ve Ülkücü gençlerle teyemmümle namazlarımızı kılmaya başladık. Tuvalet ihtiyacı odada mevcut tenekeyle gideriliyordu.Zaten doğru dürüst yemek verilmeyip ancak içecek verildiğ için tuvalet ihityacı olmuyordu.Daha sonra buradan Selimiye Askeri Kışlasında usulen mahkeme olup tutuklandıktan sonra Maltepe Askeri cezaevinde askeri talimli günlerimiz başalayacaktı taki 6 Haziran'da benim tahliyem gelene kadar. Hakim Deniz Önyüzbaşı askeri savcı 4-6-1981 gün 2018-1142 sayılı kararı ile masum olduğumdan tahliyeme karar verdi.
Peki bunca zamanımın hesabını kim verecek şimdi?


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



