12 Eylül ihtilalı olduğunda 15 yaşıma yeni girmiştim. Tam bir ay geçmişti yaş günümden. Sabahleyin uyandığımda meğerse geceden her şey olup bitmişti. Sabah olduğunda babamın radyo başında telaşlı hali dikkatimi çekmişti. Olup bitenden bir şey anlamıyordum. Babam kısık bir sesle 'ihtilal' oldu diyordu. O zamana dek ihtilal kelimesini sadece kitaplarda olan hep sivil bir hareket olarak düşündüğümden işin askeri boyutuna hiç ihtimal vermemiştim. Her on dakikada bir radyodan Milli Güvenlik Konseyi'nin bildirisi tekrarlanıyor, ardından marşlar ve Hasan Mutlucan'ın kahramanlık türküleri veriliyordu. Evdeki herkesin şaşkınlığı bana da bulaşmıştı. Radyodaki bu sıra dışı hareketlilikten hiçbir şey anlamıyordum. Babam ilk kez ihtilal görmüş olan bizlere olup biteni daha iyi anlayalım diye her şeyi bir cümleyle özetlemeye çalıştı: 'Ordu hükümete el koydu!'
Radyodan yapılan üst üste anonslarla dönemin siyasileri Alparslan Türkeş, Necmeddin Erbakan, Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit teslim olmaya çağrılıyordu. Evet, bu sefer gerçekten bir yaşıma daha girmiştim. Hükümetin başbakanı gece yarısı herkes uyurken milletin Silahlı kuvvetleri tarafından kuvvet kullanılarak teslim olmaya çağırılıyordu. Memleketin başbakanına bunu yapan kim bilir millete ne yapardı? İlk kez korktum. Ortaokuldan beri yazdığım şiirler ve şiir defterim geldi aklıma. Ya yazdığım şiirleri de bir gece ansızın ele geçirirler ve bu şiirlerden de incinirse bu darbeci generaller ben ne yapardım. Hemen kaşla göz arasında yok etmeye kıyamadığım şiir defterimi-bunu ilk kez açıklıyorum- çatıdaki kum yığının altına sakladım. Ne de olsa sel gider kum kalır. (Gerçekten de öyle oldu 12 Eylül'ün darbe seli gitti ben kumdan kulenin altından nice sonra naylon torba içinde biraz hırpalanmış da olsa şiir defterime yeniden kavuştum)
O sıralar evimizde ne telefon vardı ne de radyodan başka iletişim aracı. Sokaklar jandarmalarla kuşatılmış olduğu için camdan cama havadis aktarımı da mümkün değildi. Öğleye doğru babam Cuma namazı vesilesiyle dışarıya çıkmıştı. Namaza da engel olmazlar ya diye düşünüyordu. Ben de onunla beraber gitmek istedimse de razı olmadı. Ne de olsa babam darbelere karşı bağışıklıydı. Bundan evvel en az iki-üç ihtilal daha görmüştü. Alışkın bir eda ile cumaya gitti ama çok geçmedi gitmesiyle gelmesi bir oldu. Jandarmalar memlekette olağanüstü hal ilan edildiğini söyleyerek caminin merdivenlerinden cemaati 'haydi evlerinize' deyip geri göndermişler.
Tek iletişim kaynağımız olan komşular arası ayaküstü konuşmalarda sürekli Kenan Evren'in adı geçiyordu. Sağ-sol kavgalarından ve anarşiden bıkmış olan vatandaş neredeyse 'bir günde sükûneti ve huzuru sağlayan adam' diyerek Evren Paşa'yı halk kahramanı ilan edecekti. Belli saatlerde sokağa çıkma yasağı olsa da halktan kimilerine göre eskiden hiç sokağa çıkamıyorduk, çıksak bile can emniyetimiz yoktu, hiç olmazsa bu durumdan kurtulduk diye gizli bir sevinç içerisindeydiler.
12 Eylül 1980'de evet her anlamda bir yaşıma daha girdim. Benim için ergenlik çağının zorlu mevsimleriydi. Daha önce yaşamadığım iki şeyi birlikte yaşıyordum: Ergenlik ve ihtilal. Bu yüzden ne kapımızın önüne dayanan panzerleri çok net olarak görebildim ne de yüzümdeki sivilceleri.
Çok sonralar anladım darbenin karın boşluğuma, hayâlarıma ve dahi göğüs kafesime isabet ettiğini. Ben de 80 kuşağının erken büyümüş çocukları arasında yerimi aldım. Çocukluğu yoksul gecekondu mahallerinde geçenler kolay kolay kavrayamazlar yedikleri yumruğun hangi taraftan geldiğini. Sanırlar ki her yüzlerinde patlayan yumruk talihin engellenmez yumruğudur.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



