Darbe kime karşı, kimleri hedef alarak yapılırsa yapılsın sonuç itibariyle bütün bir milletin göğsüne indirilmiş bir yumruktur. Bahanesi herhangi toplumsal siyasi bir grup olabilir. Vatanı 'korumak' 'kollamak' ve 'kurtarmak' gibi iddialı sözcükler arkasına gizlenebilir. Bu sadece darbeye karşı tepki ve reaksiyonu mümkün mertebe aza indirgeyebilme taktiğinin bir neticesidir.
Darbelerin 'memleketi uçurumun kenarından kurtarmak' şeklinde halkın anlayabileceği (!) klasik gerekçeleri olduğu gibi daha üst düzey zihinlere uyarlanmış sebepleri de vardır. Tıpkı 12 Mart döneminin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç'ın o günlerde söylediği şu sözlerde olduğu gibi: "Ülkemizde sosyal gelişme, ekonomik gelişmenin önüne geçmiştir. Bu konuda gereken tedbirler alınacaktır"
Mesele bu kadar basittir. Eğer bir memlekette insanlar ceplerinden daha çok kafalarına yönelmişlerse durumdan vazife çıkarma hakkı doğmuş demektir. Her darbenin sonunda uygulamaya konulan depolitizasyon süreci böyle bir mantığın ürünüdür.
Bütün askeri darbeler topyekûn tepkiyi engellemek için birilerinin karşısında görünüp birilerini yanlarına alırlar. Bu yüzden 12 Eylül sadece sol, 28 Şubat yalnızca İslamcı kesime karşı yapılmış bir hareket gibi görülebilir. Nitekim her iki kanattan bu tuzağa düşen çok insan vardır. Sağcı olarak isimlendirilen milliyetçi muhafazakâr kesim 12 Eylül'e solcu olarak isimlendirilen sosyalist kesim ise 28 Şubat'a gerektiği kadar tepki göstermemiştir.
Askeri darbeler gerçek yüzünü ancak aradan geçen on yıllar sonrasında gösterebiliyor. Darbecilerin kitleler üzerinde uyguladıkları enformatik ve psikolojik kuşatmanın kalkması için ciddi bir normalleşme süreci gerekiyor. Bu sadece askeri vesayetin ortadan kalkması ile ilgili bir durum değil, aynı zamanda bütün kurum ve kuruluşların sivil bir yapıya bürünmesi ile ilgili bir süreçtir. Anayasası sivilleşememiş olan bir toplumun kurumsal anlamda sivilleşmesi ya da askeri vesayetten kurtulması elbette kolay olmayacaktır. Bu anlamda Türkiye'de bütün yönleriyle yeni sivil bir anayasaya ihtiyaç vardır. Sivil bir anayasa tesis etmek için yapılacak her türlü teşebbüse de olumlu yaklaşmak icap eder.
Türkiye'nin normalleşip normalleşmediğini nasıl anlayacağız? Bunun ölçütü biraz da 'Üç İhtilal Çocuğu' olmaktan geçiyor. Yani bu normal-anormal sınırını en iyi fark edebilecek kesim kırk yaşı aşanlar kuşağıdır. Hangi siyasi görüşte olursa olsun Türkiye'nin kırk yaş kuşağı yaşadığı talihsiz tecrübeler sebebiyle yakın zamanlarda olup bitenin, oynanan oyunların, dönen dolapların daha bir farkındadır.
12 Eylül'ün üzerinden 30 yıl geçmiş. Yirmili otuzlu yaşlardakiler bu süreci sadece satır aralarından bilebilirler. Bu yüzden Türkiye'de genç kuşakla-orta ve yaşlı kuşak arasında normal olanın ötesinde bir boşluk ve intibaksızlık olagelmiştir. Günümüz gençliğinin nasıl yakın tarihi okumak sorunu varsa mevcut yaşlı kesimin de yakın tarihi teğet geçme problemi vardır. Kırk yaş hafızanın kişiye ihanet etmeyeceği bir yaş sayılabilir. Belki de bu yüzden sağduyu arayışını bu yaş grubunda daha fazla arıyoruz.
Darbeler üzerine konuşup darbeleri okumak söz konusu süreçleri unutmamayı sağlar. Eğer bu meşum zamanlar unutulur ya da unutturulursa bir ülkenin kaderiymiş gibi algılanmaya başlar. Bu sebepten darbecilerini yargılayamayan bir millet hiç olmazsa darbe zihniyetini yargılayıp vicdanında mahkûm edebilir. Böyle bir anlayıştan yola çıkmış olmalı ki Heyemola yayınları geçtiğimiz aylarda bu gün kırklı yaşlarını süren herkese zihin açıcı bir soru yöneltti: " 12 Eylül sabahı nerede, nasıl uyandınız?" Soruya verilen cevaplar Ömer Asan editörlüğünde Heyemola yayınları tarafından yayınlanıp 12 Eylül'de kitaplaşmış olacak. İlk kez gerçekleşecek olan halka açık kitap projesi şimdiden ulusal bir kampanyaya dönüşmüş bile. Projenin editörü Ömer Asan Bey tahminin üzerinde halk katılımı olduğunu belirterek Mayıs ayından sonra bu konuda görsel dokümanların peşine düşeceklerini söylüyor.
12 Eylül travmasının 2000'li yıllara uzanan tarafını daha net ve somut biçimde görebilmek için Heyemola yayınlarının yaptığı bu girişimin maşeri şuur ve kolektif düşünmeyi artıracağına inanıyorum.
12 Eylül 1980 sabahı tanklarla uyanan çocuğun hikâyesini müteakip yazıya bırakalım.



Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



