Geçen hafta bir kısmını yazdığım 12 Eylül anılarıma bu hafta da bir iki ilavede bulunmak isterim. Çünkü geçen haftaki yazımdan sonra baktım ki medya da o dönemin başta komutanları olmak üzere tüm sorumlularının yargılanmaları ve dolaysıyla hesap vermeleri ciddi ciddi gündemde kalınca biz de bu hafta eklemelerle devam edelim dedim.
Bizim 12 Eylül'deki tutuklanmamız, bir de en sıcak günlerinde yani işin başında olduğu için hem çok hareketli hem de çok ilginç bir zamanlamaya denk gelmişti. Bir defa hareket ilkin istikameti itibarı ile halk tarafından tam teşhis edilememişti. Olayı kim başlattı, kim/lere karşıydı. Kimin yandaşıydı vs gibi. Mesela o günlerde neredeyse müesses ve mevcut düzeni yıkıp yerine komunist(!) bir düzen kurmak isteyenlere karşı vatan müdafası yapmak üzere candan geçen ve bu uğurda 5 bin şehit veren ülkücü hareket gençleri bu rejimi koruma ve kollama adına yapılan askeri darbede nerede yer alacaklardı? Bir de baktık ki zaman geçtikçe sular duruldukça rejimden yana olan ülkücü cephe de hain/anarşist ilan edilerek zindanlara düşmekteydiler... Nitekim bizimle aynı koğuşu paylaşan Ümraniye ülkülcüleri başı Aydın Başkan buna isyan ediyor. Candan ve kandan geçerek koruduğumuz bu mücadelede yerimiz burası mı olacaktı diye bunalım geçirerek bulunduğumuz koğuşun odun sobasını kaldırıp duvara vurma krizleri geçiriyordu. Sonra yine Maltepe Askeri Cezaevini paylaştığımız ve daha sonraki dönemde Demokrat Parti'den İstanbul milletvekili olan Celal Adan gördüğü ağır işkenceyle kan işer hale gelmesine isyan ediyor. Ziyaretçi gününe gelen nişanlısına utancından görüşmeye çıkamıyordu. Yine ilk gözaltı ve işkence ile karşılandığımız Samandra sorgulama günlerinden sonra askeri cemselerle transfer edildiğimiz ve bir ay askeriye gözaltısında bulunduğumuz Selimiye Kışla'sının 1981 ilk kış aylarında belki de tutuklu ve gözaltı trafiğinin en yoğun olduğu koğuşlara da kimler geldi kimler geçti? 1.Ordu komutanlığının merkezi olan kışlada kaldığımız bu hassas günlerde disiplinin en sıkı işlediği mekan olma itibarı ile adeta bir ölüm sessizliği yaşanan koğuşlarımızda yanyana oturup durduklarımızla bile fısıltı ile konuşmak zorunda olduğumuz o zor günlerde gece yarısı kapısı açılan koğuşumuza girenler ve çıkan davetsiz konuklar kimi zaman geceyarısı gelmesiyle sabah güneşini göremeden gitmeleri de bir oluyordu. Yoğun gözaltı kabuslarının yaşandığı o günler; ülkemizi kimsenin kimseye itimat edemez hale getirmişti. En ufak bir ihbarda bile güvenlik güçlerinin hiç önaraştırma ve soruşturma yapmadan, masum-suçlu demeden hemen derdest ederek rahatlıkla vatandaşı gözaltına alabildiği o günlerde koğuşlar ve tutukevleri yetmez olmuştu. Koğuşumuza bir gece tanıdık bir yüz bıraktılar.Hali kalmamış perişan durumdaki yüzü hemen tanımıştım.Demek ünlüler de geliyormuş buraya dedim.
Namık Kemal Zeybek. Üstelik devrin dıştürklerden sorumlusuydu da. Ama o dönemde de demek ki arkası sağlammış ki sabah olmadan sevki geldi, götürdüler... Uzun süredir yağlanmamış koğuşumuzun demir kapısı o iç eritici sesiyle her açıldığında ya işkenceden yürüyemez hale getirilmiş birinin iki koluna giren askerle kapıdan içeriye bırakılıyor ya da içerden alınan birinin dışarıya, meçhule giden bir çıkışı oluyordu. Tabi dışardan içeri bırakılan kişinin halinin verdiği şokla önce kimse kıpırdamadan olaya bir adaptasyon süreci yaşanıyor. Daha sonra da gardiyan askerler uzaklaştıktan sonra işkence mağdurunun haşat olan vücüduna elaltında bulunan zeytinyağıyla ilk yardım yapılıyordu koğuş kıdemlilerince...
Bir defasında da yan koğuşa Ali Bulaç'ın geldiğini söylediler. Onun da belden aşağısını morartmışlar, yürüyemez hale gelmiş. Ama onu çok tutmamışlar daha sonra göndermişler. Bir de Selimiye'den Maltepe Askeri Cezaevine sevkimiz geldiğinde ara koridora sıralandığımızda karşı sırada birden gözüme ilişen tanıdık bir sima gördüm. Tabi hepimiz gözaltı konumunda olduğumuz için herkes asker traşı vaziyetinde idi. Sonra o kişiyle göz göze gelip adeta lisanı hal ile konuşmuştuk. MTTB eski yönetim kurulu üyesi olan bu kişi daha sonraki yıllarda Fatih Camii külliyesindeki Vakıflar öğrenci yurdu müdürümüz Yaşar Karayel idi. Çıktıktan sonra bir iki yerde karşılaştığımızda o göz göze konuşmalarımızın yanık hatırasını anmıştık. Yaşar şimdi iki dönemdir Kayseri milletvekili. Kimler geldi, kimler geçti o ortak koğuştaki kısa hayatımızdan. Eski başbakanlardan Nihat Erim'in katil zanlıları DHKP/C örgütünün beyin takımı başta Dursun Karataş olmak üzere yedi kişisi ile de aynı koğuşu paylaştık. Bizim o koğuşta cemaatle namaz kıldığımızı görünce bize sıcaklık duyup yaklaşan bu vatan gençleriyle biraz İslami sohbetimiz olmuş ve kendilerine acıma hissi duymuştum. İmani meselelerden hiç haberi olmayan bu gençlere bizim sıradan bildiğimiz şeyler ilginç geliyor ve sanki ilk defa duyuyormuş gibi ilgi ile dinliyorlardı. İslamiyet ne güzel ne adil bir yönetimmiş meğer. Keşke memleket öyle yönetilse diye itiraf ediyorlardı. Belli ki bu milleti iman ve İslam'dan uzaklaştıran sistem ne yazık ki memleket evlatlarını biribirine kırdırma projesini dinden ve şuurdan uzaklaştırma yöntemi ile başarılı olmaktaydı. Sonra kıa adı TİT olan Türk İntikam Tugayı başkanı Davut Yıldız... Doğunun Başbuğu Yılmaz Durak da aynı koğuşu paylaştıklarımızdandı. Onun da işkencede elparmaklarını kırmışlardı. Aşırı sağ ve solun iki ucundan ünlülerin, sokakta karşılaşsalar birbirini vuracak iki grubun önde/r kişileri Selimiye Askeri kışlasının bu rutubetli ve o günlerden kulağımda kaldığı kadarıyla 'atları bile koysalar altı ay yaşayamayacak' olan bu yeraltı odaları koğuşunda kimse kimseye yan bakacak hali bile yok haldeydiler.
Durulduk. Az çok toparlanıp nefes alabileceğimiz yeni mekanımıza geçtik: Maltepe Askeri Cezaevine nakledildik. Kurt köpeklerinin eşliğinde sırayla önyoklamadan geçip hasret kaldığımız günyüzünü görüp bu sefer yeraltından kurtulup hemzemin koğuşlarımıza yerleştirildik... Burada derneklere göre koğuşları ayırmışlardı. Solcular, Ülkücüler ve İslamcılar ayrı ayrı koğuşlardaydık. Kitap da okuyabiliyorduk. Herkesin gözde kitabı ise sırasıyla okuduğumuz daha önce bu süreçten geçmiş gerçek hayat hikayesi idi. 'Çilenin Böylesi' adlı kitap Hüseyin Üzmez'e aitti. Yıllar önce Kahramanmaraş'ta üstad Necip Fazıl ile dönme gazeteci Emin Yalman'a yapılan suikasttan dolayı hapislerde yatmış, işkence anıları anlatılıyordu. Buraya daha sonra istanbul'un farklı yerlerinden getirilen benzer davalardan tutuklu arkadaşlarla kalabalıklaştık. Edip Yüksel idamla yargılanıyordu. İlahiyat Fakültesinde Kenan Evren'in resmini yakmakla suçlananlardan tutun, Esenköy'de kamp yapıp yasak dini kitap(!) okumaktan suçlananlara, gizlice sınır kapısından geçip İran'dan Türkiye'ye şeriatı getirmekle itham edilenden bendeniz gibi mahallede yasadışı cemaat kurup memlekete şeriatı getirmek üzere 163. Maddeye muhalefetten idamla yargılanan suçlularla doluydu koğuşumuz.
En ağırıma giden de bizzat yaşadığım bir olaydı. Koğuştakilere yatsıda imam olmuş namazı kıldırırken gardiyan demir parmaklıklara vurarak ben kıyamda cehri okurken susturmasıydı. Ertesi gün Diyarbakırlı bu saf askere neden öyle yaptığını sorunca 'ne yapayım'dedi. Komutanım emretmişti. Kendisi içerde içki içiyordu, sesinizden rahatsız olmuş!...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



