Eğitimin, sağlığın... özelleştiği gibi savaş sanayii de özelleşmiş.
Bundan sonra "Taşeron Savaş Şirketleri"yle karşı karşıyayız.
Amerikan halkının tek gelirinin sömürü ve soygun olması nedeniyle halkın tamamı savaşa karşı değil.
Kendi sarışın, mavi gözlü çocuklarının askere alınıp cepheye sürülmesine karşılar.
Irak'ta savaşan Amerikan askerlerini televizyondan gördüğümüzde çoğunluğun zenci olduğunu görüyoruz.
Savaş kesinlikle olmalı ama kendi çocuğu savaş arasında kalmamalı.
Bu aşırı istek üzerine "Taşeron Savaş Şirketleri" kurulur.
Uzmanların ifade ettiğine göre şu anda Irak'ta elli bin taşeron savaşçı varmış.
Amerikan askerleri çekilse bile "Güvenlik şirketi" adı altında bunlar Irak'ta kalmaya devam edecekler.
Cumhurbaşkanını, Başbakanı ve diğer önemli gösterilen kişileri bu güvenlik şirketleri koruyacak.
İhaleyi veren, göz kırptığında koruyan kişi, koruduğunu da öldürmesini de biliyor.
Amerika'ya kaçak olarak gelenleri "Yeşil Kart" vadiyle harp bölgelerine sevk ediyormuş.
Birinci Körfez savaşından sonra üç bin Peşmerge'nin Kuzey Irak'tan alınıp Amerika'ya götürülüp eğitildikten sonra geri getirilmesi de çaktırmadan savaşın özelleşmesi anlamına gelir.
Başına çuval geçirilen askerlerimizin ifadesi alınırken tercümanların Amerika askerleri arasında olan Türkler olduğu unutulmamalı.
Guantanamo'da hâlâ işkence altında tutulan Müslümanların Pakistan'da yakalanmasını sağlayan ve her yakaladığı Müslüman karşılığında Dolarını alan Pakistanlı ajanlar da "Taşeron Savaş Şirketi"nin çalışanları.
Amerikalı şirketlerde çalışan on binlerce Sünni ve Şii delikanlılar, akşama kadar kamyon, kamyonet, taksi ile şirketin istediği yerlere mal bırakıyorlar.
Orduyla birlikte çalışan bu şirket, Sünni delikanlının arabasına patlayıcıyı yüklüyor ve bu malı pazaryerindeki filana teslim edip gelmesini söylüyor.
Delikanlı arabada ne olduğunu bilmez.
Pazaryerine girince orada beklemekte olan görevli düğmeye basıveriyor. Ölen delikanlının nüfus cüzdanından onun Sünni olduğunu dünya basınına veriyorlar.
Sünni pazarında patlayan bombanın hikâyesi de böyle.
Siz, iyi bir salak Müslümansanız, işe girdiğiniz o "Taşeron Savaş Şirketi" sizin sakalınızı tarayıverir, Misvakınızı Suud'dan, Seccadenizi Kaşgar'dan, Gülyağınızı Isparta'dan getiriverir.
İçki içmediğiniz için size güvenir ve elinize baklava paketini verir ve filan caminin imamına verilmek üzere sizi gönderir.
Siz camiye girdikten iki dakika sonra oralarda bulunan ajan düğmeye basıverir ve elinizdeki baklava birçok Müslümanın ölmesine sebep olurken dünya genelinde Müslümanlar cana kıyan terörist olarak ilan edilir ve zikir için toplanan diğer din kardeşleri o terörist Müslümana lanet okumaya başlarlar.
1975 yılında Diyarbakır'a gittiğimde ilmi seviyesi çok yüksek dedikleri bir cami imamıyla görüştüm.
Bir şeyler yazıyordu.
Ne olduğunu sorduğumda "Yeğeninin İngiltere'de doktora yaptığını, Kürt aşiretlerden birinin tarihçesi, atasözleri, şiirleri, deyimleri üzerine doktora tezi istediklerini ve onun tezini yazıverdiğini söylemişti.
Bu hoca efendi de, onun yeğeni de art niyetli değiller.
Bu yapılanın ne anlama geldiğini bilmeyebilirler.
Resmi olarak konferans, seminer vs... toplantılarına konuşmacı olarak çağrılan siyasiler, strateji uzmanları, gazeteciler, askerler çok iyi niyetlerle hareket edebilirler ama karşı tarafa farkına varmadan sır vermiş olabilirler.
En iyisi ve kestirme yolu Maraşlı Abdal Halil Ağa'nın yaptığı gibi yapmaktır.
Fransızlar, Maraş'ı işgal ettiklerinde Fransız komutanın şehre girişi merasimle olması istenir.
Ermeni Hirlakyan, Abdal Halil Ağa'ya gider ve davulcuları toplamasını, Fransız komutanın karşılanması için davul çalacaklarını ve bol para verileceğini söyler.
Abdal Halil Ağa: "Bu din bahsidir beyim, Aha şu davulumun kasnağını altın ile doldursan bu çomak bu davula vurmaz. İşin içine din girdi. Ben gardaşlarımın bağrına çomak sokamam" der.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



