Zihnim yoğun bir düşünce alanı... Bu yoğunluğa karşın zihnimdeki düşünceleri aktarmak yerine farklı kelimelere başvuracağım. Farklı bir yazı yazmayı deneyeceğim. Çünkü garip bir gergefin içinde, bilinmez ümitler besliyorum.
Hayatımızdan söz etmek istiyorum. Dünyaya gelişimizin ve ötelere gidişimizin bir hicret olduğundan bahis açmak istiyorum. Kelimeleri yeteri kadar yontamasam da yine de deneyeceğim. Ne var ki, siz yine de zihnimde bir yerlerde duran kelimelerden, cümlelerden yazmak isteyip de yazamadığım yazıdan haberdar olacaksınız. Olsun, zaten kırpıntılar saçmak biraz da yazarın görevi değimli?
Hayata geldik ve tutunduk. Tutamaklarımızın sağlam olduğunu düşünüyoruz. Daha doğrusu öyle olduğunu kabullenmek istiyoruz. Olumsuzlukları zihin gerisi yapıp, düşlerimizin yaşaması için çabalıyoruz. Hayata bağlılığımız giderek artıyor. Hayata karşı tavır ve durum alışımız, kendimizi ikna etme çabası bu. Oysa yalın gerçeği korkunç bir ikilemle kendimizden bile saklıyoruz.
Evet, biz ölümlüyüz. Ne var ki, faniliği itiraf etmek zor geliyor. Yalın bir gerçek olarak ölüm ipi karşımızda sallansa da, ölüm bir cellât gülümsemesine dönüşse de biz başımızı kuma gömmeyi tercih ediyoruz
Aslında bu çaresiz bir teslimiyetin diğer yüzü. Ölüm ürpertisine karşı aciz bir savunma refleksi.
Biz ne kadar zihin gerisi etsek de, ne kadar ertelesek, unutmaya çalışsak da ölüm bir adım ötede duruyor. Ekvatorda buz kesme çabalarımız garip bir yanılsama. Göz bebeğimiz toprağa bakıyor oysa.
O nedenle şairin:
"boş ver güzelliği, sen onu gurura bırak!
dünyanın gözlerinden uzakta kalsın,
mücadeleyi boş ver ihtirası bırak,
sarayları boş ver selam ver kabirlere,
asırlarca dünyayı dolaş
dönen kabirleriyiz ya biz bu dünyanın!"
mısralarını terennüm etmek belki de en anlamlı olanı.
Pozitivist algıları, materyalizmin dağdağalarını geride bırakarak kabirlere selam vermek... Yağmurlar gökyüzünün gözyaşları olunca, biz de toprağın, mezarın gözyaşları oluyoruz. Yine de biz geleneğe uyarak ne yapıp, ne edip övünmeyi zenginlere, bilgiyle gururlanmayı cahillere, üstünlük sevgisini kötürümlere bırakmalıyız. Yoksa çıkış yok yeryüzü serüveninden. Derviş Yunus'un imgeleriyle şimdi artık "Oyalanmama zamanı!" Hakk huzurunda dik durmanın zaten bir ön koşulu değil mi bu? İnanç siperlerinde donanmanın bir tezahürü...
Biraz kekik, biraz nane mi katsak acaba yazıya.
Yazı yazmak yemek yapmaya benzemez mi?.. Soğan ve patates doğramaya da mı? Kurşunu aşktır yazının. Evrensel öğretiye ayarlıysa şayet. Tüm inanmışların haritasıdır yürekler. Biraz eleğim sağma... Biraz devinim, çokça yakamozlu kelimeler...
Acz: İşte bizi yeryüzü serüveninde en iyi tanımlayan kelime...
Yeryüzü aslında bir mahpus hücresi, bir çilehâne... Bu yüzden hicret gerekiyor, korku bulutlarını dağıtmak için... Elleri göğe ulaştırmak için göklere doğru uzatmak gerekiyor.
Eller de göklere uzanır mı demeyin. Evet, her ruh festivalinde bırakın ellerin göklere uzanmasını, kaç kat göğü yarıp da geçer.
Yine şiir deyip yazıyı noktalayalım:
"unut çocukluğu ve gençliği
sür bulut ordusunu rüzgârla
sor var mı o bulutta taze bir damla
ihtiyarlayıp da gençleşen bir damla?
değil mi ki gençlik,
değil mi ki ihtiyarlık,
birer buluttur
ve bizler de bulutun göz yaşları."


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



