Bir mezuniyet törenindeyim. İstanbul'da yüzyıllık geçmişi olan bir lisede. Denizi gören teras, zarif masalarla süslenmiş. Doğal çiçekler ve yemyeşil çimenler üzerinde bir "garden party" hazırlanmış.
Aileler çocuklarının kep atma töreninde, hayli heyecanlılar.
Yeğenimi bu mutlu gününde yalnız bırakmamak için yanındayım.
Gençler pırıl pırıl giysileri içerisinde bahar çiçekleri kadar mesutlar.
Mutlu olamayanlar da var bu tabloda.
Zayıf arkadaşlarının giydiği cüretkar giysilerden uzak kalamasalar da; kilolu kızların yüzlerindeki ifade, hüzünlü bir ruh hali.
İncelere her şey yakışır ana fikri ne kadar kahretmekte idi onları.
Gençlerin sırtındaki kıyafetlerin, televizyon dizi oyuncularının kopyası olduğunu, yine kendilerinin bağrışmalarından anlıyorduk:
-Aa Beren Saat gibi olmuşsun.
Otobüs duraklarında cips reklamındaki artistin kopyası giysilerle olmayı hedef alan birkaç kız takılıyor gözlere.
Pudra pembesi, yavru ağzı, siyah, beyaz abiye giysiler arasında sağa sola koşuşturan öğrenciler arasında bir grup yine fark ediliyor.
Saçları açık olsa da giydikleri uzun etekler ya da dekolteden uzak duruşları, uzun kollu bluzları, göğsü kapalı elbiseleri ile kapalı kızlar derhal göze çarpıyor.
Arada konuşmalar bize kadar ulaşıyor.
"Fenlerin kapalıları daha radikal giyinmiş.
Sosyal sınıfların örtülü kızları dekolteye minimum da olsa yer vermiş".
Böylece branşlar arasında bile, örtüye verilen değer ölçeği değişebilmekte.
Yeğenim annesi ile kuaförden geliyor.
O da arkadaşları yanında mahcup olmamak için abiyeye yakın giysisinin dekoltesini bolero ile kapatmaya uğraşmış.
Ama saç şekli ve hafif makyajı, takıları, topuklu ayakkabısı ile bir başka kişi haline gelmiş.
Bir çığlık atıyorum:
"Ne kadar güzel olmuşsun".
Mutlu oluyor.
Kadın dünyasının milyon kez duysa usanamayacağı tek cümle herhalde; "ne kadar güzel olduğunun" söylenmesi.
Ne ki hali hareketi, onu hiç tanımayanların bile fark edeceği; kapalı olduğunu gösteren bir frekansta.
Arkadaşları dans ediyor, şarkılar söylüyor, onlar ağırbaşlı izlemekteler.
Daha ziyade bir civciv gibi ailelerine sokulup, bir güç gösterisi haline dönüşen mini etekli, derin dekolteli şovun bir an önce bitmesini istemekteler.
Küçük bir gruplar.
Hayatlarının en genç çağındalar.
Henüz on yedi yaşındalar.
Nihayet cüppeler giyildi, kepler havaya atıldı, okul kütüğüne birinci adını çaktı, halk oyunları ekipleri dans etti.
Bu okulda eskiden bale gösterileri olurdu ya da flamingo dansları yapılırdı.
Yerli öğelere dönüş yine de sevindirici.
Diplomalar alındı.
Sırada bir şarkıcının konseri vardı, sonra kokteyl alınacaktı.
Acele bir işimiz olduğu için ayrılmak zorunda kaldık, yeğenime, "siz ailenizle birlikte oturun" dedik.
Ama caddeye varamadan bize yetiştiler, sıkılmışlardı.
Birlikte onlara ayaküstü uğradık, yeğenime tekrar ne kadar güzel saçların var dedim.
Hüzünle, "neye yarar, bu güzel saçları kim görecek ki" dedi.
Sustum, çıkmak üzere iken döndüm yanına oturdum, elini tuttum, gözlerine bakmaya gücüm kalmamıştı.
Bir şey söylemeye takatim tükenmişti.
İdealist bir çocuktu.
Hep okul birincisi olmuştu.
Anne babası eğitimli insanlardı, kimse direk olarak ondan örtünmesini istememişti:
"Biz sana doğruları anlattık, sorumluluğumuzu yerinde getirdik; kabul etmek ya da etmemek senin elinde.
Örtünmen için asla baskı yapmayız.
Özgür iradenle seçimine saygı duyacağız.
Açık olsan da, kapalı olsan da.
Sen bizim gurur duyduğumuz çocuğumuzsun" dediler.
Örtüyü kendi özgür iradesi ile seçmişti.
Okullarında hep onur talebesi seçilmişti.
Ama o gün kuaförden sonra hafif makyajlı güzel görüntüsünü kendisi de çok beğenmişti.
Geçici de olsa küçük bir isyan yaşamıştı, bu güzel saçları kimsenin görmemesi haksızlık demişti.
Ertesi gün aradığımda, kendisine gelmişti.
O renkli masalın bir parçası olmak hoşuna gitmişti:
"ama çok sade giysileri ile fenden arkadaşlarım da bir genç kız.
Onların hiç mi özlemleri olmaz, tabii ki olur, asıl asalet bu özlemleri frenleyebilmek" diye bana izah ederken, yine bir şeyler diyemedim.
Haksız bir rekabet tarafından dört yanlarından kuşatılmışlardı.
Yaşıtları rüzgarda saçlarını ata ata dolaşabiliyorlardı, en uçuk kıyafetleri giyebiliyorlardı.
Biz büyükler bazen ne kadar acımasız olabiliyorduk:
"Pantolonun çok dar, bluzun çok ince"demesek de, tasvip etmeyen bakışlarımızı hissettiriyorduk.
Gençlerin örtü ile imtihanları ne kadar ağırdı.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



