"İnsan, insana benzer" yargısı genel kabul görse de, galiba bunu lalettayin bir tespit saymak gerekiyor; çünkü hiçbir yaratılmışın tam olarak diğer yaratılmışlara benzemediği hakikati, bu yakıştırmanın 'gerçeklik' değerini, kalp para gibi hükümsüz kılıyor; alelusul söylenmiş söz mertebesine indiriyor. Meğer Yaratıcının yaratma kabiliyeti ne kadar zengin, muazzam ve sonsuzmuş... Deyim yerindeyse her birimizi özene bezene 'biricik' yaratmış; öyle bir kalıptan çıkmış değiliz. Parmak izlerimiz farklı, saç tellerimiz bile orijinal; öyle kıldan tüyden şeyler (!) değil... O kılda, o tüyde DNA'larımız gizli. Eşi menendi olmayan insanlarız. O kadar başkayız, o kadar farklıyız ki, hiçbir ikiz, birbirinin tıpatıp aynı değil.
Bizi kendine özgü kılan farklılıklarımızın sadece parmak izlerimizle ya da saç tellerimizle sınırlı olduğunu düşünüyorsanız fena halde yanılıyorsunuz. Fiziksel özelliklerimizin dışında, karakteristik yanımız da birebir orijinal değil mi? Örneğin milyonlarca cömert insan geldi geçti dünyamızdan, ama hiç biri diğerinin kopyası değil. Hangi saikle verdiğimiz, verirken neler hissettiğimiz; yani içinde bulunduğumuz duygu ve düşünceler, yaşadığımız hisler ve hazlar o kadar farklı ki... O da bir dilenciye sadaka verdi, öbürü de... Aynı şey mi! Biri 1 TL verdi, diğeri milyarlar döktü. Milyarların 1 TL'den daha değerli olduğu iddia edilebilir mi? Allah indinde hangisinin daha makbul olduğunu kim bilebilir! Yerine göre, 1 TL'nin milyarlardan daha makbul olmasını sağlayan nedir?
Aynı şeyleri yaşıyor olmamız aynı hisleri yaşıyor olduğumuz anlamına gelmiyor. Örneğin anne ya da babası hakkın rahmetine kavuşan kardeşlerin yaşadığı bir depremdir ve sarsıntı kaçınılmazdır; ne ki her bir kardeş aynı şiddette mi sarsılmaktadır? Hatta aynı lezzet ve tatta yiyecekler yesek bile, her birimizin damağında kalan tat farklı değil midir? Allah hiçbir şeyi birebir aynı yaratmamıştır; yani tekrara düşmemiş, taklide tevessül etmemiştir. Aynı tarlanın mahsulü bile aynı lezzette değildir.
Bedenimizin, kalıbımızın benzeşmediği bir durumda, duygularımızın, düşüncelerimizin, hazlarımızın benzeşmesi zaten ne mümkündür! Her insan bir yürek taşıyor ve o yürek öyle ya da böyle seviyor. Üst üste koymak mümkün olsa, milyonlarca insanın sevgisi mi daha değerlidir, Mecnun'un sevgisi mi? Kimi sevgiler var, gün içinde güneşle doğuyor, güneşle batıyor. Geriye ne kalıyor! Öyle sevgiler de var ki, yüzyıllar geçse üzerinden, insanlar unutmuyor. Hepimiz yaratılmışları seviyoruz -güya- yaratandan ötürü, değil mi? Ben iddia ediyorum ki, Allah dostlarının bir köpeği sevdiği kadar, sevmiyoruz sevdiklerimizi; eşimizi, dostumuzu, ciğerparelerimizi...
Demek ki, suretlerimiz gibi, karakterlerimiz, kişiliklerimiz, yeterliliklerimiz ve yeteneklerimiz de farklı birbirinden.
Her bir insan için ayırıcı karakteristik özellikler var; yadsınamaz. Ancak bir de insan türünün genel özellikleri var; her ne kadar, bencileyin kimilerine, sureta insan görünseler bile insan denmese de... Söz gelimi, insan için, "Çiğ süt emmiştir" denir, her türlü çiğlik beklenmelidir manasına. İnsana ait hiçbir şey şaşırtmaz bizi; çünkü her şey beklenir. Yaratılmışların en iyisi de olabilir, en kötüsü de... Böyle proğramlanmıştır. Keza "İnsan, nisyan, isyan" tanımlaması da yapılabilir. Zaman değişir, mekânlar değişir, hatta tabiat şartları bile değişir. Bütün farklılıklara ve gelişmişliklere rağmen, insanın nisyanı ve isyanı değişmez. Kâbil nasıl Allah'ın vermiş olduğu nimetleri unuttu ve isyana sürüklendiyse, onun çağdaşları da aynı sebepten nisyan ve isyan duyguları içinde uçurumlara yuvarlanmaktadırlar.
İnsan türüne ait genel özellikler üzerinde pek tartışma yaşanmaz; bunlar genel doğrular olarak kabul görür. Ne ki insan tekine dair karakteristik özellikler söz konusu olduğunda, mutabık kalmak hemen hemen imkânsızdır. İnsanoğlu fitnecidir dersiniz, kimse gıkını çıkarmaz, filanca fitne çıkarıyor deseniz kıyametler kopar.
İnsanlarda olduğu gibi toplumlarda da baskın, belirleyici ve betimleyici bazı temel karakteristik özellikler bulunur. Sözüm ona, Batılılar akılcı, Doğulular duygusaldır mesela. Bu bağlamda Batı toplumları menfaatlerine düşkündür. Doğuluların ise daha idealist oldukları söylenebilir. "Batı'nın çıkarcılığından, Doğu'nun duygusallığından bize ne?" denemez, çünkü bu genel özellikler, hareket tarzlarına ve politikalara da yansır. Örneğin çıkarcı toplumların sözüne kolay kolay güven olmaz; kandırırlar, satarlar... Siz müttefik olduğunuzu düşünürsünüz, oysa onların yakınlaşmaları, başınıza çorap örmek içindir. Doğuluların kandırılmaya daha müsait olmaları da idealist olmalarına bağlanabilir, yoksa aptallıklarına değil.
Toplumlara yapışmış imajlar, kendine özgülükler vardır bir de; alameti farika diyebileceğimiz. Örneğin Türkler için 'kahraman' nitelemesi yapılır. Yanlış değildir. Aslansın, kaplansın denir, sırtımız sıvazlanır, gözü kapalı ölüme gönderiliriz. Almanlar biraz kaba ve şamatacıdır; bu dillerine de yansımıştır. Amerikalılar ve İngilizler kalleştir. Dostluklarına güven olmaz. Fransızlar kibar görünür, keyfine düşkündür. Japonlar çalışkan... Nasıl ki insan lakabı ile anılırsa, toplumlar ve milletler de öyle. Değişik milletlerden insanların bir araya getirildiği bir topluluk içinde, kimin Türk, kimin Alman, kimin Fransız, kimin İngiliz, kimin Uzakdoğulu olduğunu bilmek imkânsız olmadığı gibi kehanet de sayılmaz. Aynı olay karşısında takındıkları tepkisel tavır, davranış kalıpları ve yapış biçimleri ve hatta düşünce yürütüşleri kendilerini ele verir.
Ayırt edici karakteristik özellik sahibi olmak, insanda bir yönüyle irsidir; atalardan tevarüs edilir, bir yönüyle de fıtri... Her insanın nasıl parmak izi farklıysa, kişisel yaratılışı da öyledir. Toplumların karakteristik özelliklere sahip olması ise biraz farklıdır. Deyim yerindeyse, bir yönüyle kişisel özelliklerimiz hasbidir, toplumsal özelliklerimiz ise kesbi... Bir insanın misafirperver olup olmadığına 3, bilemediniz 5 yaşında karar verebilirsiniz. Ancak 'Türkler misafirperverdir' demek yüzyıllarımızı alır. "Türkler niçin misafirperverdir?" sorusunun yanıtı karışık, hatta bilinmezdir. Bunda coğrafi şartlardan tutun, iklim koşullarına, inanç köklerinden göçebe ya da yerleşik yaşam biçimlerine kadar bir yığın şeyin az ya da çok etkili olduğu söylenebilirse de, aynı laboratuar ortamında aynı şartlar sağlansa bile, benzer karakteristik özelliklerin kazanılıp kazanılamayacağı hususu şüphelidir. Burada önemli olan ve söylenebilecek en temel şey şudur: Toplumlar karakteristik özelliklerini kolay kazanmazlar. Bir davranış biçiminin topluma mâl olması için yüzyıllar gerekmektedir. Şarabın yıllanmaya ihtiyacı olduğu gibi, toplumların da kıvamını bulması için yıllanmaya ihtiyacı vardır. Zamanın imbiğidir karakterlerimizin menbaı; yüzyıllar içinde o imbikten süzülenler, damıtılanlardır karakteristik özelliklerimiz...
Bazı davranış biçimleri, toplumlar için ayırt edici olmakla birlikte, karakteristik özellik sayılmazlar. Neden? Zamanın imbiğinden geçmemiş; toplumların hamuru o damıtılmış suyla yoğrulmamıştır. Nerden bakarsanız bakın, o hareket ve davranış biçiminde ya oturmamışlık ya çiğlik ya da özenti göze çarpacaktır.
Bazı mühendislik çalışmaları, istediği kalıba dökme arzusu ile toplumların genetiği ile oynuyor; toplum mühendislerinin morali bozulacak ama "Hamur gibi toplumlara istediği şekli vermek mümkün müdür?" sorusuna müsbet cevap verilemez. Bu arzuları akim kalmaya mahkûmdur. Ne ki genetiği ile oynanmış toplumlar da, GDO'lu ürünler gibi hilkat garibesi olup çıkacaktır.
Toplumsal gelişmelerin de bir yasası vardır; ve bu yasalar parmak hesabıyla yasa çıkarmaya benzemez. Tutmaz. Yürümez.
Toplumsal genetiğimizdeki kimi özelliklerimiz istendiğinde kolaylıkla yok edilemez, silinemez, değiştirilemez. Çünkü yok etmek istediğimiz özelliği besleyen hem tarihi, hem dinamik bir arkaplan vardır. Yapı taşları gibi birbiri ile ilintilidir, muhtemeldir ki, bir tuğla çekildiğinde, duvar göçecektir. Adamın dişini çektiğinizde, nasıl bağırsaklarına varıncaya kadar birçok uzvun bundan etkilenmesi kaçınılmazsa, önemsiz addettiğiniz bir davranış kalıbını kazıdığınızda, adı konmuş konmamış bir çok toplumsal rahatsızlık da baş ağrıtmaya başlayacaktır.
"Efendim bu kadar duygusal olmaya gerek yok, daha mantıklı bakmak lazım"... Duygusallığın törpülenmesi, yardımseverlik duygusunun kökünden sökülmesine sebebiyet verebilir. Ki, bu durumun hiç de mantıklı olduğu söylenemez.
Son zamanlarda Türk toplumuna 'kalkınmayı önceleyen' bir algının empoze edilmek istendiği görülüyor. Kalkındıkça Türkiye'nin güçleneceği varsayılıyor. Bütün hesabın bu varsayıma dayandırılması ne kadar kötü!
Bu algıyla bağlantılı olarak "Türkiye kalkınıyor, öyleyse her şey iyiye gidiyor" yanılgısı, kesin yargıya dönüşüyor. Oysa Türkiye kalkınıyor olabilir, buna karşın bazı parametreler de kötüye gidiyor olabilir. Hatta hiçbir şeyin maliyetsiz elde edilemeyeceğini hesaba kattığımızda, "Kalkınma varsa, bazı şeyler pahasına" diye düşünmek gerekmez mi?
Lafı nereye bağlayacağımı merak ediyor olmalısınız. Türkiye ne pahasına olursa olsun kalkınmamalıdır. Hatta, Türkiye kendi olmaktan çıkacaksa, kalkınmamalıdır. Bu millet kendi olduğu müddetçe, şartlar ne olursa olsun ayakta kalmasını bilmiştir. Tarih bütün yıkıcılığı ile üzerinden buldozer gibi geçtiğinde bile...
Türkler yiğit, sözünün eri, misafirperver v.b. olmaya devam etmelidir. Batı medeniyetinin, doğuşu ve kalkınması problemlidir, bir takım nakîselerle malüldür. Onlara öykünmek, hastalıklı yapının ithalinden başka bir anlam ifade etmez. Batılı kafa bazı şeyleri anlamayabilir... Batı'nın vicdanı kanamayabilir. Sermaye birikimini engelliyor düşüncesi ile yardımseverlikten vazgeçilebilir mi? Reel politika izleyeceğiz diye, mazlum ve mağdurlara sırt dönülebilir mi? Bazen görünürde Türkiye kazanmasa bile, insanlık kazanmalıdır. Maliyeti ne olursa olsun, şövalye kimliğimizden ödün verilmemelidir.
Değerlerimiz karşılığında kalkınmak yüksek maliyetli bir iştir. Sağlam bünyeli toplumlar zor günlerde de ayakta kalır. Ucuz ve basit değerler karşılığında kimlik ve karakterleri aşınmış toplumlar ise kazandıklarıyla, kaybettiklerinin yerine yenilerini ikame edemezler. Ki, bu durumda çöküş kaçınılmazdır. İşin asıl maliyetli kısmı da burada gizlidir.
Milli kimliğimiz ve karakterimiz, soyut, para etmez değerler bütünü olarak görülemez; gayet değerli / pahalıdır. Çünkü haysiyetimizdir. O kadar ki, haysiyetimize daha paha biçilemedi.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



