İlâhî aşk zor ve meşakkat isteyen uzun soluklu bir duygu ve mânâ serüvenidir. Fakat bu mânâ serüveninde ilâhî aşk için beşeri aşk bir ön koşuldur. Bu sebeple beşeri aşkı tatmayanların ilâhî aşkı tatmaları mümkün değildir.
Yine aşk ileri derecede bir sevgidir. Sevginin yürek ülkesinde hâle hâle yükselişi ve harmanlanışıdır. İşte bu yüzden ilâhî tebliğciler olan Peygamberler, aşkın taşıyıcıları, aşkın müjdeleyicileri ve dağıtıcısıdırlar.
Tasavvufta ise, Allah'a duyulan sonsuz sevgi, "aşk" kelimesiyle ifade edilmiştir. Bu nedenle, kalbini dünyevî etmenlerden arındıran ve yüreğini sadece Allah aşkıyla dolduran bir insanın gözünde, Allah'tan başka hiç bir şeyin değeri yoktur. Çünkü Allah'a gönül verilmiş, Allah candan sevilmiştir. Tabiî tasavvufta bu aşka ulaşmak için bir takım menzillerin geçilmesi, nefsin basamaklarından hızla yukarılara doğru tırmanılması gerekmektedir...
Diğer taraftan tasavvuf erbabı aşkı çeşitli bölümlere ayırmıştır. Bu bölümler şöyledir:
"1- Hakîkî aşk: İlâhî aşk budur. Bunun da iki şekli vardır:
a) Allah'ın kulu sevmesi,
b) Kulun Allah'ı sevmesi: Allah kulunu, kulu Allah'ı seviyorsa buna muâşaka denir.
2- Mecazî aşk: İnsanın insanı veya diğer yaratıkları sevmesi: Beşerî aşk budur. Bunun da iki şekli var:
a) Rûhânî ve akli aşk: İlâhî güzellikten varlıklara aks eden güzelliklere duyulan aşk. Rûhun en yüce hissi ile yaratıklardaki güzellikleri sevmek bediî (estetik, zarif) sevgidir. Bu anlayışla erkeğin kadını, kadının erkeği sevmesi afif aşktır. Buna orta aşk, köprü aşk da denir. Bu iffetli ve nezih aşk ilâhî aşka yükselmeyi ve geçmeyi sağlayabilir. Beşerî ölçüde aşkı öğrenenler ilâhî çaptaki aşka geçebilirler.
"Mecnûn ile bir mekteb-i aşk içre okuduk.
Ben Mushaf'ı hatm ettim, o Leylî'de kaldı. (Lâedrî)"
b) Tabiî aşk: Karşı cinsten bir insanı sevmek tabiî aşktır. Güzelliği ve ondan kaynaklanan aşkı, ilâhî kaynağa bağlamasını bilmeyen halkın ve avamın aşkı tabiî bir aşktır. Meşrû sınırlar içinde kalması şartıyla tabiî aşk mübah ve câizdir. Meşrûiyet sınırlarını aşar ve haram sahaya girmeye yol açarsa o zaman bu sevgiye behîmî (hayvani) aşk adı verilir. Rezil ve muhteris kişilerin aşkı böyledir.
a -İlâhî aşk müşahede ve tevhid ehli için.
b -Aklî aşk arifler için.
c -Ruhâni aşk aydınlar (havas) için.
d -Tabîi aşk halk (avam) için.
e -Behîmî aşk aşağılık kişiler (erâzil) için bahis konusudur. Aşkın diğer bir çeşidi de uzrî aşktır. Burada âşık önce sevdiği kadına meftun olur. Onu çılgınca sever. Aşkın verdiği ızdırab ve elem içinde yanar, kavrulur. Nihayet öyle bir noktaya gelir ki ma'şûkası olan dilberinden çok, aşkından hoşlanmaya ve haz almaya başlar. Artık bu noktada o, aşk için ma'şûkasını unutur, onun aşkıyla yaşar, ma'şûkasına kavuşma (vuslat) onun aşkını sona erdireceğinden o vuslatı değil hicranı (firkati) tercih eder. Leylâ'yı seven Mecnûn'un aşkı böyleydi.
"Yâ Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni
Bir dem belâyı aşktan etme cudâ beni"
diyen Mecnûn, Leylâ'sına kavuşunca:
"Hayâliyle tesellidir gönül meyl-i visal etmez
Gönülden taşra bir yar olduğun âşık hayat etmez."
der. Tasavvufta aşk yakıcı özelliği itibariyle ateşe (âteş-i aşk), sarhoş edici özelliği itibariyle şaraba (mey-i aşk, bâde-i aşk) çıldırtıcı özelliği itibariyle deliliğe (Cinnet-i aşk) benzetilir." ( Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1990, s. 59-60.)
Sözün özü; Allah kulunu, kul da Allah'ı seviyorsa aşk en yüksek seviyeye, mertebeye ulaşır. Nitekim şu mısralar bunun en açık numunesidir:
"Aşktan her kimin elbisesi parça parça olmadıysa o, kötülüklerden, hırstan, kibirden temizlenmemiştir.
Ey bizim tatlı aşkımız, ey bizim hastalığımızın tâbibi şâd ol.
Ey aşk, bizim kibir ve azametimizin, şerefimizin devâsı, Eflâtun'umuz ve Câlînus'umuz sensin.
Topraktan olan beden, aşk ile yüceldi. Bu tesirle dağ bile coşup oynadı.
(...)
Her kim aşk ile yanıp tutuşmazsa o, uçamayan kanatsız bir kuş gibidir.
Sevgilinin nûru erişmezse akla bir nefes yer kalır mı?"


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



