Arap alemini sarsan devrimlerden sonra başkanlık sistemi de tartışmaya açıldı. İslamcılar ve eski devlet ricali başkanlık sistemine karşı çıkıyor. Karşı çıkmalarının temelinde bu sistemin ihtiraslı kişiler ve zümreler tarafından istismar edilmesi endişesi var. Zira güçlü yönleri olmakla birlikte suistimale de fazlasıyla açık bir sistem. Bu, sadece bir endişeden ibaret değil. Tarih haline gelmiş bir tecrübe ve deneyimi de aksettiriyor. Bu nedenle Mısır'ın eski başbakanlarından Kemal Canzuri, 11 yıllık suskunluğunu The Dream Kanalına bozarak halk devrimini selamladığını ve Mübarek rejiminin yıkılmasını da faydalı bulduğunu belirtti. Bununla da kalmayan Kemal Canzuri, deneyimlerine binaen kesinlikle başkanlık sistemine karşı olduğunu ve Mısır'ın istikbali için güçler ayrımına dayalı parlamenter sistemi yeğlediğini beyan etmiştir. Bunun daha yerinde ve uygun olacağını ve ihtirasları gemleyeceğini belirtmiştir (14/02/2011news.aspx?id=49496). Arap aleminde yaşanan devrimlerden sonra İslami kesimler de başkanlık sistemini tartışmaya açtılar. Bu bağlamda, El Müctema dergisi adına Tunus En-Nahda Hareketi Lideri Raşid Gannuşi ile konuşan Abdulbaki Halife bu hususla ilgili Gannuşi'nin görüşlerine başvurdu. Görünen o ki, İslamcılar başkanlık sistemini hazzetmiyor. Elbette nedeni var. Ilımlılıkta Türkiye'yi model aldıklarını saklamayan ve söyleyen Gannuşi gibiler bile başkanlık sisteminde Başbakan Erdoğan'dan farklı düşünüyor ve bunun diktatörlüğe açık bir rejim olduğunu beyan ediyorlar. Başkanlık sisteminden ağızlarının yandığını kaydediyor. Raşid Gannuşi, El Müctema dergisine yaptığı değerlendirmede başkanlık sistemiyle ilgili sorulara olumsuz cevap vermiş hatta şöyle demiştir: " Arap doğusunda başkanlık sistemini deneyen kardeşlerimizin bu sistemden ağızları yanmıştır ve söyledikleri gibi denenmişi deneyen aklını yemiştir..."
n
Arap dünyasındaki kraliyetle yönetilmeyen cumhuriyet rejimlerinin tamamında başkanlık sistemi cari ve geçerlidir. İstisnasız hepsi de geridir. Hatta tarihen sabittir ki, kraliyet ülkelerinden daha anti demokratiktir. Mısır ile Türkiye arasındaki farkın nedeni Türkiye'nin 1950'den beri inişli çıkışlı da olsa parlamenter rejimle idare edilmesidir. Mısır'ın geri kalmasının temel nedeni ise önce askere sonra ise polise dayalı başkanlık rejimidir. Bu sistem rejimi kişileştirmekte ve idareyi mizaca ve keyfiliğe açık hale getirmektedir. Mısır'da Nasır, Sedat ve Mübarek'in uyguladığı başkanlık rejimi aynen Meksika'daki Camarilla rejimi andırmaktadır. Camarilla sistemi bir anlamda başkanlık kliği ve oligarşisi demektir ve kontrol dışına çıkmaya ve bozulmaya elverişli ve müsait bir yapısı vardır. Özellikle de ilişkileri kişiler üzerinden kuran ve yürüten zihniyetlerin egemen olduğu siyasi coğrafyalarda ve devleti şirket gibi yönetmeye açık ve eğilimli ülkelerde sistemin suistimali çok kolay ve imkan dahilidir. İnsan başlangıçta iyi niyetle yola çıkmış olsa da denetim dışı kaldığında ve la yüs'el olduğunda taşkınlık eğilimlerinin kurbanı olacaktır ve kendisi için de ülke içinde kötü bir vetireye ön ayak olacaktır. Uzun yıllar Mübarek rejimiyle birlikte çalışmış olan eski bakanlardan Hasebullah Kefravi ilk günlerinde Mübarek'in kendisine 'kefenin cebi yok, ihtirasa değmez' dediğini lakin daha sonra bu sözlerini unuttuğunu ve adeta nebbaşa yani kefen soyuculara dönüştüğünü ve kimyasının değiştiğini söylüyor.
Kimilerine göre Mısır, Türkiye olmaya çalışırken birilerine göre de Türkiye Mısır olmaya özeniyor, yelteniyor ve başkanlık eğilimleri de bu yargıyı besliyor. The Guardian gazetesinden Robert Tait, Türkiye'de bazı çevrelerde Mısır'a bir öykünme tutkusu başladığını ileri sürmektedir. Başbakan Erdoğan'ın da Mübarek'in ilk günlerindeki gibi, Kuveyt'te ödül alırken ve Mübarek'e çekilmesini tavsiye ederken ahireti hatırlatmasının yine de kendisi de dahil kimse için garanti teşkil etmediği bir gerçektir. Bundan dolayı atalarımız insanın çiğ süt emdiğini ve sözlerinin hilafına gelişmeler kaydedebileceğini hatırlatmışlardır. Başbakan Erdoğan, Mübarek'e kefeni hatırlatsa da gözü Mübarek gibi başkanlık sistemindedir. Dolayısıyla Mübarek gibi konuşmak yetmiyor. Konuşmayı fiiliyata tercüme etmek de gerekiyor. Zaten meselenin püf noktası burasıdır. Kal değil hal dilidir. Hazreti İsa'nın bir kefeni vardı şimdi onun izinden gittiğini ileri süren Kilise dünyayı yönetiyor. Dolayısıyla başkalarını salaha çağırarak doğru yolda ve yönde gidilmiş olmuyor. Başkalarına talkın vermek her zaman kişinin kendisinin talkına uyduğu anlamına da gelmiyor. Esas önemli olan insanın kendisini düzeltmesidir. Başbakan Erdoğan Kuveyt'te ödül alırken kabirden bahsetti. Mübarek'e de aynısını söyledi. Lakin başkanlık ve çift partili sistemle bütün ipleri ve yetkileri kendi elinde toplamak istemiyor mu? Kabir bunun neresinde? 'Kefenin cebi yok' diyerekten Mübarek'le aynı söylemi paylaşsa da aynı yöne gitmekten de vazgeçmiyor.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



