Filmi şöyle bir geriye saralım. Milli Görüş Lideri Merhum Necmeddin Erbakan meşhur Bingöl konuşmasını yapıyor. İslam kardeşliği vurgulu konuşmasında 'sen ne mutlu Türküm diyene dersen..." deyip devamını getiriyordu. Baskının zararlarını bu kadar net ifade eden bir lider olmamıştı. Ülkemizde Kürtlere yapılan zulmü bu kadar açıktan konuşan ilk lider de yine kendisiydi. Lice'de karlar üstüne yatırılan vatandaşlara dipçikle saldırıldığını dönemin başbakanı Süleyman Demirel'e canlı yayında söylemişti. 'Yok öyle şey' diyen Demirel'in savunması 'yatsı'yı bulmamış, yapılan zulüm açığa çıkmıştı. Bingöl konuşmasından dolayı siyaset hayatında acılı günler başlamıştı Necmettin Erbakan'ın. Doğruları söylemek Millî Görüş'e pahalıya patlamıştı belki ama bu ülkenin vicdanı olan hareket her zaman güven duyulan hareket olarak da 'istikamet'iyle takdir edilecekti. Erbakan'a o gün 'bölgede kan gövdeyi götürürken' susmadığı ve gerçekleri açıkladığı için kızanlar bugün bölgenin ne hale geldiğini görüyor ve söyleyecek söz bulamıyorlar.
Açık konuşalım; Leyla Zana'lar Meclis'ten yaka paça atılırken susanlar ve 'oh olsun' diyenler bugün 'dörttüler çoğaldılar ne olacak şimdi' derdine yanıyorlar. Acaba kimler gerçekten dertli ve kimler bu işin böyle sığ sularda sürmesinden muzdarip?
Abdülmelik Fırat'ın anlattığı özel toplantı
Diyarbakır cezaevinde ihtilal sonrası yaşatılan acılar Güneydoğu'yu 'ateş çemberi'ne mahkum etmenin adımlarıydı. Oradaki işkence boşuna yapılmamıştı ve sinsi plan sonrasında Türkiye'nin yumuşak karnına bakılmış, testler gayet başarılı geçmişti. Tabi olayın bir adım öncesi de vardı. Ankara Siyasal'da okuyan Hüseyin Üzmez'in 'birlikte namaz kılardık' dediği Öcalan için tayin yeri 'dağlar'dı. Ankara'da, bölgenin nasıl bir oyuna alet edileceğinin planlarının yapıldığı 'özel' toplantının davetlilerinden biri de Şeyh Said'in torunu Abdülmelik Fırat'tır. Devlet eliyle yaşanan acıların tekrarlanacağını anlayan Fırat toplantıya katılmaz ve 'büyük oyun'un dışında kalır. Yalçın Küçük'ün ve Doğu Perinçek'in Abdullah Öcalan'la muhabbetli halinin fotoğrafları gazetecilik başarısı değil, yıllar sonra ortaya çıkacak olan 'Ergenekon' yapılanmasının neler yaptığının ilk işareti olacaktır.
Özellikle Yalçın Küçük'ün PKK'nın ideolojik örgütlenmesinde payının büyüklüğü artık sır değil. O alengirli dönemde neler yapıldığıyla ilgili 2000'e Doğru dergisinin arşivinden bile bakıldığında pek çok şey ortaya çıkar. Bugünlerde ulusalcılık adıyla hem inanç düşmanı hem de vatanı savunur gibi görünen yapının ipuçlarının ABD ve onun hakiki dostu İsrail'e çıkması insanda artık 'vauv' etkisi yapmıyor.
Hele de 33 erin silahsız bir şekilde 'ateşkes döneminde' PKK'nın içinde oluşturulmuş bir kanada yem olarak sunulması ve adeta katliama çağrı yapılması, bölgede iki taraflı muvazaanın boyutlarının büyüklüğünü de gösteriyordu.
Önce alimleri, sonra izlerini temizlediler
Jitem içinde özenle beslenen 'İslâmî kaygılı" görünen örgütle dengelenmeye çalışılan PKK, çalışmalarını artık farklı bir düzlemde sürdürüyor. Bölgedeki İslâmî soslu örgüt ise önce bölgenin değerli alimlerini, ardından da kendi izlerini temizledi. Medreseleriyle öne çıkan bölgede inançsız ve halkının değerlerini önemsemeyen bir örgütün bu kadar başarılı olmasının ardında yatan nedir acaba?
Bölgede siyaset yürüten BDP'nin öncesinde kapatılmış nice parti var. Doğru veya yanlış, eğer bir siyasi hareket seçimlere giriyor, talep seslendiriyorsa ip cambazlığına gerek yok. Bölgeye giremeyen iki siyasi hareket -Dersim'li Kılıçdaroğlu eğer samimi bir adım atarsa başka- MHP ve CHP ülkeyi adeta bölgeden dışlamış gibiler. En inançlı insanda bile bırakılan izlenim şu: "Güneydoğu bölgesi PKK'lılardan oluşan bir yer, hepsi aynı" Bu cümleyi aklı başında gibi görünen pek çok insandan duyabilirsiniz. Tam da münbit topraklarda 'ayrılıkçı' tuzağın istediği cümleler bunlar. Öcalan'ı bu kadar büyüten ve 'önder' haline getiren cümlelerin ardında da bölge insanını terörle birlikte anarak 'ötekileştirme' var.
BDP gerçekten mağdur edilmiş bir bölgenin savunucusu durumunda. Ülkenin batısından bakıldığında terör, doğusunda ise hak arayışı olarak görülen şey, BDP'yi hem İmralı'ya hapsediyor hem de Kandil'den gelecek mesajla fersizleştirebiliyor. Anayasanın değişmesi hususunda, referandumda adeta alay eder gibi 'baskıcılık yapan devlet aygıtının içindeki çark'a yapışan BDP şimdilerde 'özgürlük' adına yeniden yol bulmaya çalışıyor. Gösterilerde polisin şapkasını alan, hakaret eden milletvekillerinin 'çaresizlik' görüntüleri BDP'nin ipleri PKK'ya teslim ettiğini düşündürürken müthiş bir manevra geldi. Altan Tan ve Sırrı Süreyya Önder gibi isimleri de içine katan bağımsızlar hareketi yeniden 'silahla değil akılla düşünelim' noktasına getirdi siyaseti.
MHP ve BDP aynı çatışmadan besleniyor
Kürtlere zulmeden yapının şimdilerde 'Kürtler ve Türkler' üzerinden yeni kurgulamalar yaptığını görmemek için ya gerçekten ırkının esiri ya da 'kötü fikirli' olmak gerek. MHP ve BDP'nin gövde gösterilerinde aynı tiplerin galeyana getirici hareketlerinin gözlenmesi sır değil. Türkiye siyasetini silahlar üzerinden daraltmak için sürekli terör saldırılarının olması, BDP ve MHP'nin 'ırkçı' çatışmasına yağ sürmekten öteye gidemiyor. 12 Eylül öncesi kurgulanan sağ-sol kavgasında işkenceyi sağdan çekenlerin şimdilerde 'ırk' üzerinden yeni oyunlara gelmemesi gerekiyor. Halime Kökçe "AK Parti ve Kürtler" adlı kitabında "Türkiye'nin demokratikleşmesi mi Kürt sorununu çözer, Kürt sorununun çözümü mü Türkiye'yi demokratikleştirir?" sorusunun cevabını arıyor. O soruyu hatırda tutarak gelişmelere bakacak olursak 'derin devlet' yapılanmasıyla anılan 'karıştırıcı' güçlerin iktidarın manevralarını boşa çıkarmakta başarılı olduklarını görüyoruz. AK Parti bugün bölgeyle ilgili önemli adımlar atmıştır ama meseleyi çözebilecek hiçbir anlamlı çabayı sunamamıştır bize. Hele de önümüzdeki seçim için bölgede gösterilen adaylar, meseleye iktidarın 'böyle de gider' gözüyle baktığını gösteriyor.
Çekiç Güç ve İsrail'in ikiz 'kandil'leri
Şimdi gelelim bu meselede dünya medyasının bile algılamakta zorlandığı Türk medyasının tavrına.
Devlet eliyle bölgede baskı artırılırken, Türk gençleri dağlarda ölümün kurşunlarına siper edilirken ateşin kıvamını kontrol eden yazılarıyla 'vatancılık' köpürtmesiyle keyfini sürdürenler hep böyle gider zannettiler. Doğru düzgün eğitim verilmeyen gençlerin ölümlerine içleri acımadan 'ne kadar şehit o kadar ilgi çekici haber' mantığına teslim olanlar 'kelle' hesabıyla adeta bir savaşta olduğumuzu kabullendirmeye çalıştılar bize. Adamların ya da madamların zihninde zaten bu ülkenin Güneydoğu'su diye bir şey yoktu. Gelsin Çekiç Güç, gelsin İsrail alsın götürsün bölgenin Kürtlerini de rahat edelim anlayışından neredeyse ikiz kandiller yakacaklardı. Kuzey Irak'taki her gelişmeyi Türkiye'nin aleyhine yorumlayıp 'ırk üzerinden kurguladıkları düşmanlık' nedense sadece bize cazip (!) sunuluyordu. İran'da 'Kürdistan' diye bir bölge var, yanı başında da Azeri Türkleri. Sorun var mı? Yok. Sorun nerde var? Türkiye'de başımıza PKK'yı var edenler oraya da PJAK'ı dikti. Ama ilerlemiyor, gitmiyor. Suriye'de Öcalan'a yer bulan eski yönetim Kürtleri insan yerine koymamış bile. Daha henüz bölgede yaşayan insanların kimliklerinin verileceğine dair bilgiyi oğul Esat verdi. İslam coğrafyasında her türlü fitneyi allayıp pullayıp normalleştirme çabası güdenler işlerinde bir nebze başarılı oldular. Suudi Arabistan'dan diğer Arap ülkelerine 'Şii' düşman armağan edenler bize de 'Kürt' düşmanı armağan ettiler. Ülkemizde oyunun tutmamasının sebebi ise 'etle tırnak gibi' olmamız. Bir Kürt için İstanbul neyse bir Türk için de odur. Bir Kürt'e göre Mekke ne kadar önemliyse bir Türk için de o kadar önemlidir. Kavgaları bitiren ses 'Allahuekber'dir.
BDP içinde 'şahin'leşen isimlerin bugünlerde 'Libya, Mısır gibi ülkelerdeki özgürlük arayışları'nı öne çıkararak BM'nin ve uluslararası güçlerin ülkemize gelmesini gerektirecek oranda yakılacak büyük ateş için çalışmalarının hiçbir anlamı yok. Hepimiz biliyoruz ki Batılının vereceği özgürlük hepimizi aynı zindana tıkacaktır.
İngiltere'nin çizdiği cetvel değil midir bizi birbirimizden ayıran ve İslam coğrafyasını tarumar eden. Köy boşaltmalarıyla insanları yerinden yurdundan edenlerin planı değil midir en verimli toprakları mayınlara teslim edip, temizliği için İsrail'e kiraya vermeyi hedefleyen?
Mavi Marmara ve İskenderun'a saldıran kim?
Türk medyası eskisi gibi köpürtme işlere girişemiyor. Şimdi 'özgürlük' üzerinden yeni bir numara çekiyorlar. Nuray Mert'in bir yazısını okuyun anlarsınız ne dediğimi. Düne kadar Kürtleri hedefe koyanlar için asıl hedef şimdi de Türkler olmasın!
"Kardeşlik" asıl bugünler için bize lazım" Bulunduğumuz yerin çok ötesinden bahsederken 'Fizan'dan konuşur gibi vicdanımızı devreden çıkarmayalım. Bu ülkenin doğusu da batısı da bizim. Hatta İslam coğrafyasında yaşanan tüm acılar bizim. Biz mazlumların yanında yer almayı inancının gereği olarak gören insanlarız.
Gelin yazının sonunda yine sorulara sığınalım. Mavi Marmara gemisi Gazze'ye insani yardım götürmek için uluslararası sularda İsrail tarafından saldırıya uğrarken İskenderun'da askeri hedeflere saldıranlar kimlerdi? Mavi Marmara hadisesinde İskenderun'dan çıkabilecek gemilerin öneminin büyük olduğunu söylesem yeterli mi?
Mısır'da 'insani yönetim' gelirse eğer kendi zalimliğinden başka sığınacak yeri olmayan İsrail, çılgınlığını hangi enstrümanları çalarak göstermek ister sizce?
Şu seçimi bir atlatalım hele, görelim bakalım ülkemizde sahnelenen 'fitne' oyunlarının kumandasının nerede olduğunu...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



