Merhum Hasan Basri Çantay, çok yönlü bir âlimimizdir. Müellif, mütercim, müfessir, muharrir ve şairlik gibi sıfatları taşıyan bu âlimimiz, aynı zamanda meşhur mütefekkir ve şairimiz Mehmed Âkif Bey'in de yakın dostuydu. Hatta bu dostluğun nişanesi olarak Âkifnâme adlı eseri kaleme almıştır. Millî Mücadele yıllarında Âkif Bey'in şiirlerini yazdıktan sonra ilk okuduğu kişidir. Dahası, İstiklâl Marşı'nı yazma konusunda merhum Âkif Bey'i ikna eden de bu güzide ilim adamımızdır.
Balıkesirli olmasına rağmen bu merhum, Mehmed Âkif ve Babanzâde Ahmed Naim Beylerin dostluğundan kaynaklanıyor olsa gerek ki, memleketi yerine bu çok sevdiği dostlarının mezarlarının bulunduğu İstanbul- Edirnekapı mezarlığına gömülmek istemiş ve bu talebi de yerine getirilmiştir.
Tasavvufla da yakın bir ünsiyeti olan bu çok yönlü âlimimizin bugün iki hatırasını nakletmek istiyorum:
Hasan Basri Bey'in babası Nakşî tarikatına mensuptur. Daha küçük yaşlarda babasının elinden düşürmeyip sürekli okuduğu Evrâd-ı Bahâiye'yi okumak için babasından ister. Fakat babasının cevabı: "Sen daha küçüksün, büyüdüğün zaman okursun" şeklinde olur. Küçük yaşta babasını kaybeder. Gerisini Basri Bey'den dinleyelim:
"Babamın vefat ettiği bir gün, hüzün ve kederle ağlıyordum. Bir taraftan da babamın kitapları arasında bulunan Evrâd-ı Bahâiye'yi arıyordum. Onu bulunca hemen alıp cebime soktum. Bundan sonra her gün bu evrâd-ı okumaya başladım. Bir gece rüyamda babam ile şeyhi olan Melek Hoca'yı gördüm. Elini öpmek üzere babama yaklaşırken o, mürşidinin elini öpmemi ihtar eden bir göz işareti yaptı. Ben de önce Melek Hoca'nın elini, sonra babamım elini öptüm ve karşılarına oturdum. Melek Hoca, bana hitaben "Oğlum! Sen Evrâd-ı Bahâiye'yi okuyorsun. Oku, biz sana izin verdik. Fakat onda birkaç irab hatası var, onları düzelt" dedi.
Uyandığım zaman Evrâd-ı Bahâiye'yi açıp bütün dikkatimi satırların üzerine çevirerek okumaya başladım. Son derece dikkat ve merakla araştırmama rağmen o hataları tesbit edemedim.
Bu merakım yıllarca devam etti. Hem okuyor hem de o birkaç irab hatasını bulmaya çalışıyordum. Birinci devre Büyük Millet Meclisi'nde Karesi (Balıkesir) Mebusu olarak bulunurken Şair Mehmed Âkif Bey'le birlikte Taceddin Dergâhı'nın yanında bir evde kalıyorduk. O da Burdur Mebusu idi. Her gün Meclis'e gitmeden önce bahsi geçen evrâdı okuyor ve onu evde bırakarak Meclis'e gidiyordum. Günün birinde her zaman olduğu gibi, evradı cebime soktum ve daha sonra Meclis'e gitmek üzere evden çıktım.
O tarihte Büyük Millet Meclisi Ulus'ta idi. Zincirli Câmii'nin yanından geçerken Mehmed Âkif Bey, "Meclis saatinde biraz zaman var. Câmi odasında hoca arkadaşlar sohbet ediyordur, dilerseniz biz de uğrayalım" dedi. Ben de "Hay hay, gidelim" dedim. Bir müddet orada oturduk ve sohbette bulunduk. Meclis saati yaklaşırken Âkif Bey ayağa kalktı ve "Artık gidelim" dedi. Bu sırada Sivas Mebusu Mustafa Taki Efendi, "Âkif Bey! Müsaade edersen biz Hasan Basri Bey ile biraz baş başa konuşalım" dedi. O da "Olur hoca efendi" cevabını verdi ve çıkıp gitti. Onunla baş başa kalınca, "Çıkar cebindeki Evrâd-ı Bahâiye'yi" dedi. Ben, hayret içinde kaldım ve denileni yaptım. Mustafa Taki Efendi, "Oku" dedi. Ben de okumaya başladım. Bir noktaya geldiğimde "Dur! Orası şöyle olacak" dedi. Oradaki irab hatasını da düzelttikten sonra okumaya devam ettim. Bir müddet okudukta sonra okumamı keserek, diğer bir kelimedeki irab hatasını tashih ettirdi ve bana hitaben "Sen okumaya mezun oldun, biz de tashihe memur olduk. Biz bunu Resulullah(s.a.v)'dan böyle telakki ettik" dedi.
Merhum Hasan Basri Bey'in ikinci hatırası ise şöyle:
"Ben zaman zaman, Rasulullah (s.a.v.)'in soyundan ve evladından olamadığım için üzülür ve kederlenirdim. "Ne olaydı ben de o yüce Peygamberin neslinden gelmiş olsaydım" der ve mahzun olurdum.
Bir yaz günü bahçe kapısı çalındı. Kapıyı açtığımda tanımadığım bir misafir içeri girdi ve "Medine-i Münevvere'den geliyorum. Adım: İbrahim" dedi. Hemen bahçeye bir hasır serdim ve içeriden yiyecek bir şeyler getirip misafirin önüne koydum. O birkaç lokma yedi ve söze başlayarak şöyle dedi: Peygamber (s.a.v), "Beni seven her ümmetim benim evladımdır." buyurdu. Daha sonra ayağa kalktı ve "Ben gideyim" dedi. Kapıdan çıkıp birkaç adım attıktan sonra gözden kayboluverdi."*
Efendim ne derler, erenlerin sağı solu belli olmaz. Merhum Hasan Basri'de demek ki boş değilmiş. Zaten onun kaleme aldığı üç ciltlik meâl bile devasa bir çalışmanın ürünüdür. Benim onunla ilgili üzüldüğüm şey ise bu bilgemizi fazla tanıyamayışımızdır. Belki de 1960 ihtilalinde, ihtilalcilerden çekinerek bir sandık dolusu evrakı yakmasaydı kim bilir neler öğrenirdik? Ama unutmayın ki, ihtilal dönemlerini ancak yaşayanlar bilir. Nitekim 12 Eylül İhtilali'nde ben gözaltında iken babam evdeki bütün dergi koleksiyonlarımı yakmıştı. Tek-parti döneminde gizli gizli okuyarak hâfız olan babam, beni düşünerek, beni koruma amacıyla dergilerimi yakmıştı. Her hâlde Hasan Basri tavrı da bundan kaynaklanıyor olsa gerek...
Efendim bu vesileyle Hasan Basri Bey ve dostlarına binlerce rahmet ve minnet...
* Mehmed Emre, Hatıralarım, İstanbul 2000, s. 65, 68.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



