Geçen hafta aramızdan ayrılan İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin iz bırakan hocalarından Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Bakır Çağlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde Türkiye aleyhine açılan davaların avukatlığını yapıyordu. Bakır Hoca 1990'lı yılların başında başladığı bu görevi 6 yıla yakın yaptı ve 200'e yakın davaya girdi. Davaların büyük çoğunluğu Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da yaşanan insan hakları ihlalleri ile ilgiliydi.
Bakır hoca, 1999 yılında gazeteci Neşe Düzel'e verdiği röportajda, hem Strasbourg mahkemelerinde girdiği davaların içeriğini anlatmıştı hem de karşılaştığı ve kendisini şaşkına çeviren birtakım olayları... Terörün bölgede bugün böylesine kök salmaya başlamasının nedenlerini geçmişte yapılan insan hakları ihlallerinde, zulümlerde, yanlış siyasi karar ve uygulamalarda aramak gerekiyor. Bunun neticesinde de kaybedilmeye başlanan halk, bölücü akımların kucağına itiliyor ne yazık ki...
Prof. Dr. Bakır Çağlar'ın gazeteci Neşe Düzel'e bundan 12 yıl önce anlattıklarından bir bölümü, bugünkü tabloyu anlamamıza yardımcı olması açısından paylaşmak istiyorum:
- Siz Strasbourg'da Devletin uygulamalarının ya da masumiyetinin savunulması için mi bulunuyordunuz?
- Devleti savunma diye bir işim yok benim. Beni ilgilendiren insanlardı ve o insanlar mağdurdular. Hem bakın, bu iş görüldüğü kadar basit değil. Şırnak'ta bir davaya gittim. Sabahın üçü, bir panzer devriye geziyor. Bir yer mayınına basıyor panzer. Orada görevlendirilmiş üç tane polisten iki tanesi gidiyor. Üçüncüsü yaralı. Tepkisi ne oluyor biliyor musunuz? Yukarıya çıkıyor, makinalıyı kullanıyor tabii. O olayda bir sürü insan öldü. Bir başka olayda bir yarbayı dinliyoruz. Güneydoğu'da görev yapmış, sonra Batı'da görevlendirilmiş. Güneydoğu'dayken kızı ufakmış. PKK, saldırı başlattığında önce santralı devre dışı bırakıp, elektrikleri kesermiş. Yarbay'ın küçük kızı da yatağın altına saklanırmış. Şimdi büyümüş, on sekiz yaşında. Batı'da elektrik kesildiği zaman gene yatağın altına giriyor. Bu durumda devlet, insan ayırımı yapabilir misiniz? Biz insancıl bir devleti, hukuk devletini yaratamadık. Bir türlü devlet 'biz' olamadık. Bu olayların sorumlusu hepimiziz. Benim duygusallığımı ve düşünce sistemimi en çok zorlayan davalar Güneydoğu davalarıydı.
- Nasıl zorladı bunlar sizi?
- Güneydoğu davaları, köy boşaltma, köy yakma, insanlık dışı aşağılatıcı muamele, yargısız infaz gibi davalardı. Ben uzun süre Fransa'da eğitim yapmış, İstanbul'da oturan, Kıbrıs'ı seven ve Strasbourg'u yadırgamayan biriyim. Ama günün birinde tanık dinlemek için Strasbourglu yargıçlarla birlikte Güneydoğu'ya gittim. Ankara'nın ötesine geçmemiş biri olarak büyük bir kültür şoku yaşadım. Şırnak'a gittim ve hayatım ikiye bölündü benim. Amerikalıların bir 'Vietnam sendromu' var ya, bir insanın hayatının öncesi ve sonrası diye ikiye bölünmesi demektir bu, o sendromu ben de yaşıyorum ve hâlâ kurtulamadım. Ruhsal olarak sakatlandım. Şırnak'tan döndüğümde ben artık aynı insan değildim.
- Ne gördünüz orada?
- Gerçeği gördüm. Türkiye'nin dörtte birinde farklı bir hayatın yaşandığını gördüm. Orada insanlıklarının dahi farkına varamayan insanlar var. Bugün orada 20 yaşına gelmiş gençlerin hiçbiri 'olağan hali' henüz yaşamadı. Hepsi doğduğundan beri 'o hali' yaşıyor. Böyle bir ortamdan yurttaş yaratabilir misiniz? Sakatlanmış insanlar onlar. Ben Güneydoğu'ya gittiğimde bir spagetti western mekânında yaşadığımı anladım. Oysa o güne dek John Ford'un westernlerinde yaşayan biriydim. Bilirsiniz, western filmlerinde iki farklı ekol vardır. Birincisi klasik western, yani John Ford ekolü. İkincisi spagetti western, Sergio Leone ekolü. John Ford'un filmlerinde kovboy barın hemen üst katındaki odasından aşağıya iner ve çarpan kapıdan çıkıp dışarı bakar. Gün doğmaya başlamıştır, "Ne güzel bir hava" der. Sergio Leone'nin kovboyu da odadan alt kata bara iner, çarpan kapıyı açar ve dışarı çıkar. Ve, beyninin ortasına bir kurşun yer. Ben de kafası delik dolaşan bir insanım artık.
- Peki istifayı ilk ne zaman düşündünüz?
- Strasbourg'da bir olaya tanık oldum. PKK'lı militanların olay çıkartmalarından çekinildiği için, 600 metre ötedeki mahkemeye gitmek için zırhlı araca binmem gerekiyordu. Zırhlı araca binmedim. Yürüdüm. Baktım, Almanya'dan protesto etmeye gelmiş Kürt kökenli Türkler bir duvarın dibine çömelmişler. Ellerinde domates ekmek, onu yiyorlardı. Domates ekmek. İşte o zaman yanlış yaptığımı anladım. Domates ekmek yiyen insanların bizim insanımız olması gerekirdi. Ben onlara nasıl karşı çıkardım?
Galiba biz "domates-ekmek" yiyenlerin bizim insanımız olduğunu unuttuk. İnsancıl devleti tesis edip, hukuk devleti ilkelerini hayata geçiremedik. Halkı bir bütün olarak kucaklayamadık. Bütün bu hataları, geçmişten bugüne karar verme gücünü elinde bulunduran siyasi irade yaptı. Siyaset mekanizmasının yaptığı yanlış uygulamaları/hataları askeri önlemlerle düzeltmeye çalışmanın, asker ya da polis sayısını artırarak soruna kalıcı çözüm üretmenin yanlışlığını da artık görmek gerekiyor. Görev siyaset kurumunun; İnsancıl Devleti kurmak ve hukuku egemen kılmaktan başka çıkar yolumuz yok.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



