Ahmet Anapalı Yedikule zindanları ve zindanlara hapsedilen mumya
Mahmut Toptaş İsimsiz kahramanları tebrik ederim
M. Hamdi Güner S a ğ l ı ğ ı m ı z v e i s l a m
Ali Büyükçapar 'Benden selam olsun bolu beyine'
Ekrem Şama Gafletle İhanet Arasındaki Çizgi
Mustafa Yıldırım Bu ülkede işçiler köleleştiriliyormuş!
Doç. Dr. Mehmet Seyfettin Erol 'Örtülü Savaşlar' ve İstihbarat Örgütleri
Ali Haydar Haksal Uçlar arasında kalma
Necati Tuncer Orada ne vardı?
Reşat Nuri Erol “ADİL DÜZEN” nasıl doğdu?

Gazete Abonelik Temsilcilikler Arşiv Anasayfam Yap
Karakter Boyutu
Fatma Toksoy
Mikrobu ilk bulan bilim adamı, tabip Akşemseddin-1
Fatma Toksoy
26 Ocak 2013 Cumartesi 00:58

 

Asıl ismi Şemseddin Muhammed b. Hamza’dır. Akşemseddin veya Akşeyh lakabıdır. Kutbu’d-dîn Mehmed el-İznîkî, Aziz Mahmud Hûdayî’nin Tacâlliyât’ında “Hacı Bayram’ın Akşemseddin’e: “Beyaz bir insan olan Zeyd’den (Zeyd=fıkıh kitaplarında erkek kişi için kullanılır ve burada da Zeyd’ten kasıt Akşemseddin’in kendisidir. )-insan cinsinin karanlıklarını, lekelerini söküp atmakta güçlük çekmedin, aciz kalmadın” dediğini naklederek; onun “Akşemseddin” lakabıyla bundan dolayı çağırıldığını yazar. Bazı kaynaklar da ise köseliğinden dolayı veya beyaz kıyafet giydiğinden dolayı kendisine “Akşeyh veya Akşemseddin “ lakabı verildiği anlatılır.

Akşemseddin, M. 1390 (H. 792) yılında Şam’da doğmuştur. Avârifü’l-ma ‘Ârif adlı kitabın sahibi Şeyh Şehâbeddin Sühreverdî’nin torunlarından “Kurtboğan” lakabıyla meşhur, Şeyh Hamza’nın oğludur. Baba tarafından nesebi Hz. Ebû Bekir’e(r. a) kadar uzanmaktadır.

Akşemseddin hazretleri, yedi yaşında babası ile birlikte Anadolu’ya gelerek, o zamanlar Amasya’ya bağlı bulunan Kavak İlçesi’ne (bugün Samsun’a bağlıdır) yerleşmişler. Küçük yaşta hafız olan Akşemseddin hazretleri babasının vefatından sonra, tahsiline devam ederek kısa sürede bütün şer’i ilimlerle beraber tıp ilmini de öğrenmiş ve Osmancık Medresesi’ne müderris (profesör) olmuştur. Onun hayatı hakkında tafsilatlı bilgilerin yer aldığı Enîsî’nin Menâkıbnâmesi’ne göre;”İlm-i bâtın lezzeti dimağından gitmediği için” yirmi beş yaşları civarında kendisine bir mürşid aramak üzere yola çıktı. Tavsiye üzerine Hacı Bayram-ı Velî Hazretlerine bağlanmak üzere Ankara’ya geldi. Rastladığı bir kişiye onu nerede bulabileceğini sorar. Adam: “İşte şu gördüğün, dükkan dükkan gezerek para toplayan kişi Hacı Bayram-ı Velî hazretleridir. ” diyerek, karşı sokakta iki talebesiyle gezen bir zâtı gösterir. O tarafa bakan Akşemseddin’in gördükleri karşısında yüzü asılır, kalbi vesveseyle dolar. İçinden:”Demek bana methettikleri meşhur Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri bu… Dükkan dükkan dolaşıp, para topluyor. Dünyalıkla uğraşıyor. Buraya kadar boşuna yoruldum.” diye söylenerek onunla tanışmadan nedenini niçinini sormadan oradan uzaklaşır. Halep’e doğru yola çıkar. Amacı orada ünü Anadolu’ya kadar ulaşmış bulunan Şeyh Zeynüddin el- Hâfî Hazretleri’ne intisap etmektir. Bu niyetle günlerce yol alan Akşemseddin, Halep’e yaklaştığı bir yerde mola verir. Dinlenirken uyuyukalır. Uykusunda bir rüya görür. Rüyasında boynuna bir zincir takarlar, zorla Ankara’da Hacı Bayram’ın kapısına bırakırlar. Akşemseddin Hazretleri bakar, zincirin diğer ucunda Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri. O Halep’e gitmek için yürümeye çalıştıkça Hazret zinciri çekiyor. O direniyor, Hazret ise çektikçe çekiyor. Zincir boğazına gömülüyor. Öyle ki Akşemseddin neredeyse boğulacak. Korku ve dehşet içinde uyanan Akşemseddin, rüyasının tesirinde kalarak geldiği yoldan dönerek Ankara’ya, pişmanlıkla dolu duygular içinde geri gelir. Hacı Bayram-ı Veli’nin dergahına ulaştığında, onun müritleriyle tarlada çalıştığını öğrenip, tarlaya koşar. Ama Hacı Bayram-ı Veli kendisiyle ilgilenmez. Akşemseddin diğer talebelerin arasına katılarak onlarla beraber akşama kadar tarlada çalışır. Yemek vakti geldiğinde Hacı Bayram-ı Veli, hazırlanan yemekleri talebelerine bölüştürür. Artanı da köpeklerin çanağına döker. Akşemseddin de o yal çanaklarından birini alıp, bir onlara bir de kendine bakarak nefsiyle mücadele edip, “sen buna layıksın, Buraya vaktinde gelmedin. Zincirle zorla çekilerek getirildin. Şimdi ye bakalım bu yal çanağından.” diyerek yemekten yemeğe başlıyor. Onun bu halini gören Hacı Bayram-ı Veli: “İmtihanı kazandın, kalbimize girdin köse, gel yanıma!” diyerek önündeki çanağı itip, onu sofrasına oturtur ve: “Zincirle gelen misafiri böyle ağırlarlar” der. Bundan sonra Akşemseddin, Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerinin en sevdiği talebesi oluyor. (Burada şunu belirtmeden geçemiyeceğim. Akşemseddin hakkında çok geniş bir araştırma yapan A. İhsan Yurd, Akşemseddin’in “Def’u metâ’in adlı eserinde Zeynüddin Hâfi Hazraetlerini tenkit ettiğini, tenkit ettiği bir insana intisap etmeği düşünmesinin mümkün olmadığını belirterek, bu olayların yaşanmadığını, Akşemseddin’in doğrudan Hacı Bayram’a bağlandığını yazıyor. Bana göre bu eseri belki Akşemseddin Hazretleri Hacı Bayram-ı Veli ‘ye intisabından ve tasavvufun belli mertebelerinden geçtikten sonra yazdıysa daha önce bağlanmayı düşündüğü bu şeyhin yanlışlarını görüp, eleştirmiş olabilir. Kaldı ki Lâmi’î’nin, Taşköprülüzâde’nin ve bunlar gibi pek çok alimin eserlerinde zincirle çekme olayından bahsedilmektedir. (Doğrusunu Allah bilir.)

Akşemseddin Hazretleri kısa zamanda tasavvuf yolunda ilerleyerek Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri’nden icazetini (yani bir nevi diplomasını) aldı. Aslında Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri Akşemseddîn’i diğer talebelerinden daha zor imtihanlara tâbi tuttu. Nefsini terbiye ve ıslah etmekte büyük sıkıntılar çektirdi. Bir defâsında yedi günde bir kaşık sirkeden başka bir şey yedirmedi. Ancak Akşemseddîn bütün bunlardan memnundu. Hattâ kendisi daha fazlasına tâlipti. Nitekim nefsinin istediği şeyleri yapmamakta şeyhinin kendisine buyurduğu tâlim ve terbiyedeki şiddet derecesini kendi isteğiyle artırdığı zaman Hacı Bayram Hazretleri ona: “Yâ Köse nice zamandır riyâzet eylersin, nefsin isteklerinden sakınırsın, âkıbet nûr olursun. Vefât ettikten sonra seni kabrinde bulamazlar!” dedi. Onun kısa sürede icazet alması üzerine bazıları hayret edip, Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerine:”Diğer dervişlere kırk yıldır hilâfet vermedin, ama Akşeyh’e kısa zamanda hilâfet verdin, bunun hikmeti nedir?” Diye sordular. O cevabında şöyle dedi: “Bu bilgili ve akıllı bir kösedir. Her ne görüp, duydu ise itimad etti, inandı. Hikmetini sonra yine kendisi anladı. Kırk yıldan beri hizmet eden bu talebelerse hemen duyduklarının hikmetini ve aslını sorarlar. Onunla aralarındaki fark budur. ”

İcazeti alan Akşemseddin, şeyhinin yanından ayrılarak, Beypazarı’na gitti. Burada bir mescid ve değirmen yaptırdı. Bir süre sonra halkın ilgisinden rahatsız olup, buradan ayrılarak Çorum’un İskilip ilçesi’nin Evlek Köyü’nde inzivaya çekildi. Akşemseddin’in halkın teveccüh ve nazarından uzak durması onun şöhret ve şan belasından korkup, kaçınması yüzündendir. Akşemseddin; tevâzu, alçakgönüllülük ve ferâgatin zirvedeki ismidir. O, herşeye sahip iken bırakmasını bilen; hükümranlığı ve dünya saltanatını, tercih etmeyen bir mürşîdi kâmildir. Maddî varlık ve dünyevî arzulardan el-etek çeken bu büyük zât, bedenî isteklerden büsbütün sıyrılmayı başarmış ve mâsivâdan yüz çevirmiştir.

Akşemseddin, daha sonra Bolu’nun Göynük kazasına yerleşmiştir. Orada çocuklarının ve müritlerinin irşatlarıyla, ilim ve terbiyeleriyle meşgul oldu. Bu esnada hacca gitti.

 

HACI BAYRAM-I VELİ HAZRETLERİ’NİN VERDİĞİ MÜJDE

Fatih Sultan Mehmet’in babası I. Murad, Hacı Bayram-ı Veli’ye son derece bağlı idi. İşlerinden fırsat buldukça onu ziyaret ederdi. Bir gün dört yaşındaki oğlu şehzade Mehmed’i de beraberinde getirerek, Hacı Bayram-ı Veli’nin elini öptürdü. Sohbet sırasında:

“Efendim, İstanbul’u alıp, bu kafir diyarını İslâm nuruyla nurlandırmak ve çan sesleri yerine ezan seslerini yüceltmek isterim. Duanızı bizden esirgemeyin. ”deyince, Hacı Bayram Hazretleri ona:

“Allah ömrünüzü ve devletinizi ziyade etsin ama İstanbul’un alındığını ne sen ne de ben göremeyiz. ”

Sonra yerde oynayan şehzade ile kapının yanında hizmete hazır bekleyen Akşemsedin’i göstererek:

“Amma bu çocukla bu köse görürler.” Dedi .

Gerçekten de İstanbul’un alınışı Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerinin işaret ettiği gibi olmuştur.

 

HACI BAYRAM-I VELİ’NİN VEFATI

Hacı Bayram Hazretleri’nin Ankara’da fenâ âleminden bekâ âlemine göç etmek üzere iken; son sözleri:

“Akşemseddîn benim cenâzemi yıkasın ve namazımı kıldırsın.” oldu ve vefat etti. Talebeler ile Hacı Bayram-ı Velî’nin yakınları ne yapacaklarını bilmez bir haldeydiler. Çünkü o sırada Akşemseddîn orada değildi ve nerede bulunduğunu kimse bilmiyordu. Kararsız ve üzüntülü bir halde yollara bakarken. “Akşemseddîn geliyor!” diye bir ses işitildi. Halk, Akşemseddîn’i karşıladı ve olup biteni haber verdi. O da vasiyet üzerine yıkayıp namazını kıldırdıktan sonra, Hacı Bayram-ı Velî’yi defnetti. İşler bitince, Hacı Bayram-ı Velî’nin doksan bin akçe borcu olduğunu öğrendi ve otuz bin akçesini ödemeyi üzerine aldı. Kalanını da Hacı Bayram-ı Velî’nin yakınları ile dostları ödediler. Akşemseddîn, vaat ettiği otuz bin akçenin yirmi dokuz binini ödedi ve geriye bin akçe kaldı. Alacaklı, Akşemseddîn’e gelerek hepsini istedi. Akşemseddin: “Birkaç gün müsaade et.“ dediyse de, faydası olmadı. Adam küstah bir şekilde bir dakika bile bekleyemeyeceğini bildirdi. Bu söz üzerine üzülen Akşemseddîn Hazretleri alacaklıyı içeri çağırdı. Ona: “Bahçeye gir, alacağın bin akçeyi al. Fazlasını alma!” dedi. Adam bahçeye girdi. Bahçenin içinde yassı yapraklı bir ot ve o otun her bir yaprağı üzerinde de bir akçe vardı. Buna çok şaşıran adam, o akçeleri toplamaya koyuldu. Topladığı halde yapraklardaki ve bahçedeki akçeler bir türlü eksilmiyordu. Hayretten ağzı açık kalmıştı. Bin akçeyi tamamlayıp, Akşemseddin’in yanına döndü ve”bu akçeleri size bağışladım” diyerek özür diledi, yalvardı. Fakat Hazret o bin akçeyi geri almadı. Akşemseddîn Hazretleri hocasının vasiyetini yerine getirdikten sonra tekrar Göynük’e geldi. Burada da bir mescid ve değirmen yaptırdı. Akşemseddin Hazretleri hocasının vefatından sonra Bayramiyye tarikatının Şemsiyye kolunu kurmuştur.

 

AKŞEMSEDDİN PASTEUR’DAN DÖRT ASIR ÖNCE MİKROBU BULDU

Akşemseddin, tıp tahsilini Amasya Darüşşifası (hastanesi)’nda gördü. Özellikle bulaşıcı hastalıklar üzerinde çalışmıştır. Çünkü o dönemlerde salgın hastalıklar insanları perişan ediyor, toplu ölümler oluyordu. Bu konuda birçok araştırma yaptı.

Pasteur (Pastör)’ün teknik aletlerle Akşemseddin’den dört asır sonra varabildiği neticeyi dünyada ilk defa o haber verdi. Buna rağmen mikrop teorisi yanlış veya kasıtlı olarak Pasteur’a mal edilmiştir. Mikroskopun 17. Yüzyılda bulunduğu göz önüne alınırsa Akşemseddin Hazretleri’nin büyüklüğü bir kez daha anlaşılır.

Tıp ile ilgili Türkçe yazdığı Maddet-ül Hayat’ta mikrobu şöyle tarif eder: “Hastalıkların insanlarda teker teker peyda olduğunu zannetmek yanlıştır. Hastalıklar insandan insana bulaşma suretiyle geçer. Bu bulaşma gözle görülmeyecek kadar küçük, fakat canlı tohumlar vasıtasıyla olur. ”diyerek, mikrobu tarif eder, mikrobun vücuda girdikten sonra kuluçka dönemi olduğunu, süreleri ile açıklar. Böylece mikrop teorilerinden birini ortaya koyup, tarihte mikroorganizmalardan bahseden ilk kişidir o. Ve Mikrobiyolojinin babası sayılmaktadır. Aynı zamanda ilk kanser araştırmacılarından olan Akşemseddin, o devirde seratan denilen bu hastalığın tedavisini bulmak için çok uğraştı. Bu hastalığa yakalanan sadrazam Çandarlı Halil Paşa’nın oğlu Kazasker Süleyman Çelebi’yi tedavi etti. Ayrıca hangi hastalıkların hangi bitkilerden hazırlanan ilaçlarla tedavi edileceğine dair bilgiler ve formüller ortaya koydu. Türlü otlardan hazırladığı ilaçlarla çeşitli hastalıklara çare buldu. Hastaları şifaya kavuşturdu. Yıllarca çalışarak kudretli bir hekim oldu. Kendisine “Lokman-ı Sânî”(ikinci Lokman) ve “tabib-i ebdân” adları verildi. Fatih’in kızlarından Gevherhan Sultan’ı da tedavi ederek iyileştirdi. Fatih’in kızı da kendisine Beypazarı’ndaki pirinç mezralarını verdi.


Eskişehir Seri İlanları Sitesi www.eskisehirilan.tk