Sevgili dostlarım! Bugün Fetih günü. Sadece İstanbul'un değil, yeni çağın da fethedildiği gün olarak biliniyor. Hani ne demişti şair, "Yürü, hâlâ ne diye oyunda oynaştasın? / Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın!" Yine şairin dediği gibi biz hangi değerlerimizi omuzladığımızı, taşıdığımızı bilmeden yaşıyoruz. Halbuki dedelerimizin yüklendiği sorumluluklarını biliyordu ve bildiği gibi yaşadılar. Bize de; onların yolundan gidip, onlar gibi yaşamak düşüyor. Bugün Nidanur, Ethem, Ali ve Abdullah kardeşlerimizin çalışmalarını yayına koyduk. Portre karikatür köşemiz ilgi görmeye devam ediyor. Fotoğraflarınız yağmur gibi geliyor. Tek tek çizmeye çalışıyoruz. Umarız memnun kalırsınız. Mektuplarınızı, mesajlarınızı her zaman bekliyoruz. Gözlerinizdeki nur hiç sönmesin, Allah'a emanet olun!
Cihan padişahı Fatih, hocası Akşemseddin'e büyük saygı duyuyordu. Şimdi Akşemseddin'leri ve Fatih'leri arıyoruz!
Yıl 1453... Mayıs ayının yirmi dokuzuncu, Osmanlı ordusunun İstanbul'u kuşatmasının elli dördüncü günüydü.
İstanbul surları dışında yürekleri ısıtan sabah ezanı duyuluyordu. Osmanlı ordusu ve 21 yaşındaki genç padişah 2. Mehmed sabah namazını kıldı. Artık Bizans'ın fethi başlamalıydı. Genç Padişah namazının sonunda şöyle dua etti:
"Yâ İlahi! Elimden geldiğince Sana layık bir kul olmaya çalıştım. İrade Senin, kudret Senin, inayet Senin, kuvvet Senin! Benden talep, rica; Senden Tevfik ve rıza! Müslümanları kafirlere gazip et ya Rabbim!"
Duasını bitirdikten sonra otağından çıktı. Atına bindi. Yanındaki harp divanıyla birlikte ön safa geçti.
Bütün hazırlıklar tamamdı. İstanbul dört bir yandan kuşatılmıştı. Gemiler karadan yürütülerek Haliç'e indirilmişti. Genç padişahın fetih emrini bekliyordu.
Güneş her günkünden farklı, yüce Peygamberin (a.s.m.) müjdesinin bu sabah gerçekleşeceğini bildirircesine, yeryüzünü aydınlatmaya başladığında, şanlı padişah askerlerine hücum emrini vermişti.
Mehter marşları ve tekbir sadaları, Bizans'ı askerlerden önce fethetmişti adeta. Bizanslılar neye uğradıklarını anlayamadan, Fatih'in o keskin zekasıyla döktürdüğü eşsiz toplar, Ortacağı'n en büyük kalesinin surlarını darmadağın etmeye başlamıştı.
Her gülle Peygamberimizin şanlı mesajını iletiyordu sanki. İstanbul surlarına tırmanan her nefer yüce Peygamber'in (a.s.m.) methetti asker olmak için kılıncını, Bizans imparatorluğu'nun kalbine saplıyordu.
İslam askerinin iman selinde boğulmaya yüz tutan Bizans askerini görenler, aylardan beri uğramadıkları Ayasoyfaya'ya gelerek azizlere mum üstüne mum yakıyorlardı.
Fatih, Topkapı-Edirnekapı arasındaki merkez cephesini bizzat idare etti. 30 bin asker ve 20 parça donanmadan oluşan ordunun, yeri ve göğü sarsan tekbir sesleri arasında Konstantinopol nihayet fethedilmişti.
Fatih Sultan Mehmed Han, Topkapı'dan şehre girdi. İstanbul'un fethi, Türk ve dünya tarihin bakımından çok önemlidir. Donanmayı, Beşiktaş'tan Haliç'e indiren teknik zeka Fatih'e mahsustur. Haliç'te, Kasımpaşa'dan başlayarak boş fıçılar üzerinde kalaslar bağlatıp, Kasımpaşa-Ayvansaray arasında 5,5 metre eninde köprü teşkil ettirmesi, onun askeri ve teknik zekasının mahsülüdür.
Fatih'in başarısındaki sır neydi? Kuşkusuz aldığı eğitim denebilir. Çünkü Fatih hocası olan Akşemseddin'e büyük saygı duyuyordu. Akşemsettin, İstanbul'un fethi esnasında kendisine uzatılan çiçek buketlerini ona göndermiş, "Sultan Mehmed ben değilim, O'dur" demişti.
Fatih de ona olan saygısından dolayı, "Gidiniz, yine ona gidiniz. Sultan Mehmed benim, ama o benim hocamdır. Şehrin manevi fatihidir" ifadesini kullanmıştı.
Diğer Osmanlı Sultanları da alimlere ve hocalara büyük ölçüde saygı duyardı.
Bugün Fatih'in İstanbul'u fethettiği gün... Akşemseddin'in talebesi yeni bir çağa kapı açtı. Yarım asır sonra, biz yeni manevi fatihlerimizi bekliyoruz.
(DÜŞÜNCE KÖŞESİ)
En büyük sermaye: iyilik
Acaba bütün kabiliyetlerini para biriktirmeye harcayanlar en büyük sermayenin iyilik olduğunu biliyor mu?
İyilik yücedir, değerlidir, önemlidir. İyileri şerefli yapan ve diğer insanlar üzerine çıkaran sır da budur.
Alman düşünür Goethe, iyiliği insanları birbirine bağlayan altın zincir olarak görür. Vahşi hayvanlar tuzakla avlanır. İnsanlar da iyilikle dost edinilir, kazanılır. Köpek bile ekmek yediği eli ısırmaz, fil sahibine kükremez.
İnsanın en büyük sermayesi iyilikleridir. Çünkü onlar tükenmeyen sermayelerdir. Mal tükenir ama onun sevabı tükenmez. Mal fani, iyilikler ise ebedidir.
Kur'an, "Mal ve oğulların dünya hayatının süsleri olduğunu, devamlı oyan iyi işlerin ise, sevam ve ümit bakımından Allah katında daha hayırlı olduğunu" bildirmiştir.
İyilik aynı zamanda alışkanlık da yapar. Bu güzel alışkanlık kalbe kök salacak, onun zevkiyle insan iyiliğe koşup duracaktır.
Peygamberimizin bu konudaki öğüdünü dinleyelim:
"Layıkı olsun olmasın sen iyiliğini yap. Eğer layıkıysa ne âlâ, isabet etmiş olursun. Eğer layıkı değilse sen iyiliğin ehli olursun."
İyilik, kötülükle de karşınabilir. Ama yine iyilikten vazgeçmeyelim. Varsın onlar kötülük yapsınlar.
Hz. Süleyman'ın ifadesiyle böyle insanların evinden hiçbir zaman fakirlik eksik olmaz. Onlar sefalete talip olsa da iyi insana layık olan, yine iyilik yolunda olmaktır.
Atalarımız ne diyor:
"İyilik yap denize at. Balık bilmezsi Halık bilir."
İyiliği mükafatlandıracak Allah olduğuna göre, insanların karşılık verip vermemesi de önemli değil. Allah'ın verecekleri yanında insanların takdir ve teşekkürlerinin ne değeri olabilir ki?
(BİR KISSA BİN HİSSE)
Tüleyb, annesini nasıl müslüman etti?
Tüleyb, Peygamberimizin halası Erva'nın oğluydu. Henüz 14 yaşındaydı.
Peygamberimiz insanlara İslamiyeti gizli gizli anlatıyordu. Çünkü din düşmanları Peygaberimize ve Müslüman olanlara çok eziyet ediyorlardı.
Peygamberimizin iman davetini duyar duymaz hiç tereddüt göstermeden iman etti.
Tüleyb artık Müslümandı. Bu sevincini paylaşması için doğruca annesine koştu. Nasıl karşılayacağını da bilmiyordu. Annesini görür görmez büyük bir heyecanla, "Anneceğim, ben Müslüman oldum. Hz. Muhammed'in dinine girdim. O'na tabi oldum."
Annesi, kedisini tebrik etti, memnuniyetini bildirdi. "Oğlum" dedi, "Dayının oğlu senin yardımına herkesten daha çok layıktır. Vallahi, eğer gücüm yetseydi, her türlü saldırıya karşı onu korur, müşriklerin zarar vermesine izin vermezdim."
Annesinin kendisini anlayışla karşılaması Tüleyb'i sevindirdi. Fakat içinde bir burukluk vardı. Annesi Müslüman değildi. Onun da iman etmesini ne kadar isterdi. Bu tatlı hava içinde arzusunu annesine şöyle açtı:
"Biliyor musun anne, senin Müslüman olmanı çok istiyorum. Daha ne duruyorsun, kardeşin Hamza da Müslüman oldu."
Oğlunun bu güzel teklifi karşısında annesi biraz yumuşadı ama eski inançlarından birden bire kopması da çok zordu. Tereddüt içindeydi, "Oğlum Tüleyb" dedi, "Önce diğer kız kardeşlerim iman etsin, sonra ben de onlara uyarım."
Tüleyb fazla zoryalamazdı. Çünkü Peygamberimizden kimsenin zorlanmamasını öğrenmişti. Yapacağı fazla bir şey yoktu.
"Öyleyse anneciğim, iman edip bir an önce Müslüman olman için Allah'a dua edeceğim."
Oğlunun bu candan sözleri annenin yüreğini iyice yumuşattı. Zaten yeğeni Muhammed (a.s.m.) insanları hiçbir zaman kötü yola çağırmazdı. Tereddüdünü yenmeliydi. Hemen gitti. Peygamberimizin huzurunda iman ederek Müslüman oldu.
Dünyalar Tüleyb'in oldu. Artık annesiyle birlikte hareket edecekti. Din düşmanlarına karşı Peygamber Efendimizle birlikte mücadele edeceklerdi.
Bugün ne dua edelim?
Ey Rahmeti her şeyi kaplayan! Ey her şeyin iç yüzü ve hükümranlığı elinde olan!
Ey kendisine hiçbirşey zarar vermeyen, Kendisine hiçbir şey fayda sağlamayan, Kendisini hiçbir şey mağlup edemeyen, Kendisinden hiçbir şey gizli kalmayan, Kendisine hiçbir şey ağır gelmeyen, yardım beklemeyen... Hiçbir şey Kendisini aciz bırakmayan Allah'ım!
Benim, her şeyimi bağışla. Öyle ki, beni hesaba çekeceğin hiçbir günahım kalmasın!
(TARİH DEDE YAZIYOR)
Fethin sembolü: Ulubatlı Hasan
Fetih sırasında Osmanlı saflarında genç bir yeniçeri vardı. Adı Ulubatlı Hasan'dı. Yanına kendisi gibi, 30 yiğit alıp, elindeki sancağı Bizans burçlarına dikmek için surlara tırmanmaya başladı. Önüne gelen Bizans askerini deviriyor, hedefine her an biraz daha yaklaşıyordu.
Onun, Bizans sancağının dalgalandığı burca gittiğini gören Bizanslı komutan, askerlerine, Ulubatlı'yı ok, ateş, taş yağmuruna tutmasını emretti. Bütün Bizans askerleri Ulubatlı Hasan'ı ok yağmuruna tuttu. O ise, bu yağmura iman dolu göğsünü kalkan yapmıştı.
Vücudu ok yaralarıyla dolmuştu ama Osmanlı sancağını, Bizans sancağınıın yerine burca dikmişti.
Artık Bizans Osmanlı'ya teslim olmuştu. Bunu gören Padişah, atından indi. Toprağa kapandı. Allah'a secde etti, hamd-ü senalarda bulundu.
Vakit öğle olduğunda Bizans'ı surlarda okunan ezan sesi çınlatıyordu. İstanbul fethedilmişti.
Böylece feth edileceği müjdelenen şehir, Bizans'ın zulüm dolu karanlıklarından kurtulup, İslam'ın nurlu sabahına erişiyordu. Ayasofya gerçek sahiplerine kavuşmuştu.
Sevgili çocuklar sizler de ilerde Ulubatlı Hasan gibi vatanınızı savunacak ve hedefinizi şaşırmadan bütün zorluklara karşı göğnüzü gereceksiniz.
(BİR MASALIMIZ VAR)
Kral aslanın çaresizliği
O Ormanlar Kralıydı. Çünkü bir aslandı. Ama her hayvan gibi onun da bir derdi var ve kimseye söylemeye cesaret edemiyordu.
Çünkü ormandaki diğer hayvanlar onun çaresizliğini bilirse alay edebilirler diye düşünüyordu. O büyük görünmeli, asaletinden taviz vermemeliydi. Dostlarını koruyan ama düşmanlarına acımasız bilinmeliydi.
Mağaraya çekiliyor, derdiyle baş başa kalıyordu. Böylelikle dışarıya çıkmıyor, içine kapanıyordu.
Ormanda bir takım işlerin yürümesi gerekirken, o mağarasına çekilerek gözden uzak kalmak istiyordu. Bu durum hayvanları tedirgin etti.
Onu seven dostları Aslan'ın bu haline üzülürken, tahta çıkmak isteyen çakal sürüsünün başı Çeko, Kral Aslan'ın hasta olduğunu artık tahta oturamayacağını ormana yaymaya başlamıştı. Bu durum Aslanın kulağına gitti. Ama yine de herhangi bir müdahalede bulunmadı. Ormandaki hayvanlar bu dedikodudan tedirgin oldu.
Yoksa gerçekten Kral Aslan ölecek kadar hasta mıydı?
Bilge fare, Kral Aslan'ın derdini anlamak için bir gece mağaraya gizlice girdi. Kral Aslan uyuyordu, sonra ani bir ağrıyla uyandı... Uğuldamaya başladı. Pençesiyle çenesini tutuyordu. Bilge fare olanları anlamıştı. Kral Aslan'ın dişi ağrıyordu. Utancından kimseye söyleyemediğini fark etmişti.
Bilge Fare, eğilerek kralını selamladı. "Kralım niçin bu derdinizi daha önce söylemediniz. Bu kadar gün acı çekmezdiniz?"
Kral Aslan Bilge fareyi fark etti önce kızdı, sonra derdini açtı:
"Günlerdir bu diş ağrısından duramıyorum. Ama kimse benimle alay etmesin diye söylemiyordum. Çünkü ben kralım, onların gözünde büyük görünmeliyim."
Bilge Fare; "Kralım büyükler de hasta olur, büyüklerin de dişi ağrır. Bu sizin büyüklüğünüze bir zarar vermez. Tam tersine derdinizi paylaşmazsanız o zaman büyüklüğünüz zarar görür. Bakın hakkınızda öleceğinize dair dedikodular almış başını gidiyor. Şimdiden krallığınız tartışılır hale geldi."
Kral Aslan üzgün bir halde, "Ne yapmalıyım."
Bilge Fare'nin duymak istediği buydu, hemen "İzin verin, dişinizi tedavi edeyim" dedi.
Aslan kocaman ağzını açtı. Bilge fare eline aldığı bir kıymıkla içine girdi. Bir et parçası çürük dişin arasına sıkışmış, ağrı yapıyordu. Et parçasını dişlerinin arasından çekti aldı. Çürük olan yere özel karışımdan yaptığı otu bastırarak temizledi.
"Bir gün boyu ağzınızı kapalı tutun, ertesi gün açın iyileşmiş olacak. Artık ağrıdan da kurtuldunuz. Tahtınıza geri dönebilirsiniz."
Aslan çok sevindi buna. Şimdiye kadar derdini açıp, tedavi olmadığına kızdı kendine.
Ertesi gün tahta geçtiğinde çakal sürüsünün dedikoduları boşa çıktığını gören Kral Aslanın dostları bayram etti. Artık bundan sonra bir derdi olursa paylaşacağı dostları olduğunu öğrendi Kral... En önemlisi derdini paylaşacağı bir Bilge Fare vardı.
MİNİ TEST
Peygamberimizin İstanbul'un fethiyle ilgili güzel sözü hangisidir?
a) "İstanbul bir gün fetholunacaktır. Onu fetheden asker ne güzel askerdir"
b) "İstanbul mutlaka fethedilecektir."
c) "İstanbul mutlaka feth olunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onun askerleri ne mübarek askerlerdir"
Peygamberimizin "Konstantiniyye" müjdesini hangi Osmanlı Padişahı gerçekleştirmiştir?
a) Kanuni Sultan Süleyman
b) Yavuz Sultan Selim
c) Fatih Sultan Mehmed
Fatih Sultan Mehmed Han, kaç yaşında tahta oturmuştur?
a) 18 yaşında
b) 21 yaşında
c) 35 yaşında
Aşağıda isimleri geçen hangisi Fatih'in hocası değildir?
a) Akşemseddin
b) Molla Gürani
c) İbn-i Kemal
(DİNİMİ ÖĞRENİYORUM)
Namazın rükünlerini sayar mısınız?
İftitah tekbiri: Namaza "Allahüekber" diyerek başlamak.
Kıyam: Bir özrü yoksa namazı ayakta kılmak.
Kıraat: Kur'an'dan en az üç kısa ayet veya üç kısa ayet uzunluğunda bir ayet okumak.
Rüku: Erkeklerin eller dizde, ayaklar dik ve bel düz olarak eğilmeleri. Kadınlar ise erkekler gibi ayaklarını dik ve bellerini düz tutmazlar.
Sücud: İki defa secde yapmak. Secde; burun, alın, eller dizler ve ayaklar yere konularak yapılır.
Kade-i ahire: Namazın sonunta "Et-Tahıyyatüyü okuyacak kadar oturmak.
(ANADOLU OYUNLARI)
Koza oyunu
Sevgili çocuklar, yine sizin dışarıda rahat oynayabileceğiniz bir oyunu anlatacağız.
Şöyle ki: Oyunculardan bir tanesi eline bir taş parçası veya benzeri bir şey saklar.
Bu taşı bulan ebelikten kurtulmuş olur. En sonunda taşı bulamayan son oyuncu ebe olur.
Bu oyun genişçe bir alanda istenildiği kadar oyuncu ile oynanır. Adına "Koza" denilen düz, hafif sivri ve normal irilikteki taş iyi bir yere dikilir. Dikilen bu "Koza" dan 5-6 metre uzağa uzun bir çizgi çizilir.
Her oyuncu önceden seçmiş olduğu atış taşını 5-6 metre uzaklıktaki bu çizgiye doğru düzgün bir biçimde fırlatır. Çizgiye yakınlık durumuna göre oyuncular başlama sırası alırlar.
Ebe olan oyuncu kozanın yanında bekler. Diğer oyuncular sırasıyla bir ayaklarını çizgiye koyarak atış taşlarını kozaya doğru fırlatırlar. Kozayı yıkan oyuncu gidip tekrar taşını alır ve oyuna devam hakkına sahip olur. Yaptığı atışta kozayı vuramayan yani "Fırt eden" oyuncunun atış taşı olduğu yerde kalır. Taşı yerde kalan oyuncu ebeye görünmeden koşup ayağını kendi taşına basabilirse taşını alıp oyuna devam eder. Ayağını taşa basmadan ebe tarafından yakalanan oyuncu ebe olur. Koza yıkıldığı zaman ebe kimseyi kovalayıp yakalayamaz, önce kozayı yerine dikmesi gerekir. O kozayı dikmeyle uğraşırken diğer oyuncular taşlarını almaya çalışırlar. Oyun bu şekilde sürüp gider. Haydi hayırlı oyunlar!
(SİZDEN GELENLER)
Suç değil, sevgi işleyelim!
Suç Değil, Sevgi İşleyelim.!
Çok eski zamanlardan beri,
Bizi, yurdumuzu korurlar.
Karanlık çöktü mü belirir,
Hemen her yeri aydınlatır.
1845'te oldular polis,
Şimdi ise yüreğimiz.
Bizleri koruyan kimlerdir derseler,
Hemen polisler deriz.
Zalimin zulmüne,
İzin vermez güvenlik görevlileri.
Hayatları bir dakikalık zamanda,
Ya onlar zarar görecek ya da suçlular.
Artık dikkat edelim:
Suç değil, sevgi işleyelim.
Nidanur KARSLIOĞLU
Rabbim
Eğilsin sana başım
Durmasın gözyaşım
Canımı adamışım
Mevlam Senin uğrunda.
Bunca canlı mahlukat
İnsan, uzay, kainat
İçindeki maddiyat
Zerre senin katında.
Canlıyı hücrelerden
Maddeyi zerrelerden
Kainatı cevherden
Yarattın Sen bir anda.
İnsana bir ruh verdin
Doğru yolu gösterdin
Peygamberler gönderdin
Çalıştılar yolunda.
Ethem ER, MANİSA
Karne neredeymiş?
Ahmet tatil sevinciyle eve döndü. Eve gelince babası sordu:
"Karnen nerede oğlum?"
Ahmet sakin sakin cevap verdi:
"Şey babacığım, Hüseyin'e verdim. Babasını korkutacakmış da."
Ali IZGAR, KÜTAHYA
Kavga
Baba işine giderken çocuklarını sevdi ve:
"Kavga etmeyin, olur mu?" dedi.
Sonra hepsine "Allah'a ısmarladık" diyerek evden ayrıldı.
Çocuklar bir süre oyun oynadılar. Daha sonra kavga etmeye başladılar. Bunu gören anne çocuklara çıkıştı:
"Çocuklar babanız giderken size ne söylemişti?"
Çocuklar bir ağızdan:
"Allah'a ısmarladık dedi, anneciğim"
Abdullah SAY, GEDİZ


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



