Bağdat ağlıyordu, bağrındaki kutsallarına. Günler geceye muhtaç kaldı; yağan bombaların yok olasıca aydınlığında. Yaktılar, yıktılar, tecavüz ettiler, bakir ve tertemiz bedenlere... Gün geldi ölümü kurtuluş görenlere, ölümü
Mimsiz Medeniyet’in şövalyeleri...
Hıristiyan Avrupa’nın tarihi, karanlıkların örttüğü barbarlık ve vahşetlerle doludur. Dün böyleydi, bugün de böyledir. Tarihten sayfaları araladıkça; Müslüman kanıyla beslenen Haçlı zihniyetinin çirkefliklerinin not düşüldüğü Mimsiz Medeniyet’ten başka bir şey bulamazsınız.1096’da 1. Haçlı Seferleri’ne Hıristiyanlık içgüdüsüyle ve “Müslüman Doğu”yla hesaplaşma, güya Kudüs’ü kurtarma maksadıyla Avrupa’dan yola çıkan, 600 bin kişilik çapulcu ve serseri ordusunun sergilediği vahşet, tazeliğini hâlâ korumaktadır.
Fransız tarihçi Funde Brentano “Les Croisades” isimli eserinde: “Kilisenin kışkırtmalarıyla Pierre L’Ermite idaresinde yollara düşen Haçlı sürüsü, kralı, keşişi, kontu, şövalyesi ve açlıkla boğuşan serseri ordusu İstanbul kapılarına geldiklerinde, dindaşları Bizans’ı bile ürküttüler. Ve alelacele Yalova’dan Anadolu’ya doğru sevk edildiler. İznik civarına vardıklarında her tarafı yakıp yıkıyor, ellerine geçirdikleri Müslüman Türk çocukları önce parçalara ayırıyor, sonra da kazıklara geçirip kızartıyorlardı. Yol boyunca ilerlerken, etrafı dolduran cesetlerin kokusu göklere yükseliyor, açlıktan nevri dönmüş yamyamlar bu cesetleri bile büyük bir iştahla yiyorlardı...” cümleleri hevaperestlerin ne derece azgınlık içinde olduklarını özetliyor. Ve birden çıkıveriyor, gözü yaşlı yetimlerin gözlerinin yaşını silmek, insanlıktan nasipsizlerin vahşetine son vermek için İslâm’ın fedaileri. 1. Kılıçarslan, Haçlı sürüsünün vahşete doymayan vahşilerine haddini bildiriyor ve Anadolu topraklarını 600 bin kişilik çapulcunun 500 binine mezar ediyor. Kurtulan 100 bin kişilik Haçlı Ordusu ise Kudüs’e varmayı başarıyordu. Hz. Ömer(r.a.)’in fethinden beri (467 yıl) huzur içinde yaşayan Kudüs halkı, Haçlıların katliamına maruz kalıyordu. Sokaklar kan gölüne dönüyor, 70 bin can cananına kavuşuyordu, vahşilerin ellerinde.
Kan üzerine kurulan Haçlı İmparatorluğu’nun sevinci fazla sürmüyor, kısa bir süre sonra Peygamber mirasçısı Selahaddin Eyyubi tarafından tekrar Müslümanlara emanet ediliyordu, kutlu Kudüs. Ve dört asır devam edecek huzura pervazlanıyordu gönüller.
Aydınlıklar tekrar karanlığa bırakıyordu yerini, tarihler 9 Ocak 1917’yi gösterdiğinde. Kudüs, Haçlı zihniyetinin temsilcisi İngilizlerin zulmüne boyun eğiyor, Müslümanlar huzur sokağındaki hayattan firar ettiriliyordu. Dün İngilizlerin, bugün ise Yahudilerin zulmüyle inim inim inlemekte Kudüs. Her inleyiş masumların canını acıtıyordu da, ya Hz. Ömer’in, ya Selahaddin Eyyubi’nin, ya Yavuz Sultan Selim’in ruhunun sancısını tahayyül etmek ne mümkün... Haçlılar onlardan alamadıkları intikamlarını torunlarından alıyordu... Kindarlara tekrar gün doğmuştu ve o gün de bu gündü...
* * *
Eli kanlı Avrupa, birinci, ikinci, üçüncü ve daha sonraki Haçlı Seferleri’nde kılıçla yapamadıklarını, şimdi kılık değiştirerek Müslüman coğrafyada farklı metodlarla yapma emeliyle yanıp tutuşmakta... Göz boyama taktiği ile hakimiyeti altına aldıkları milletleri nasıl oyuna getirdiklerine ilginç örneklerden bir örnek... Afrika’da faaliyet gösteren İngiliz misyonerle Afrikalı bir ihtiyar arasında şöyle bir diyalog geçer:
“Siz memleketimize geldiğiniz zaman, bizim toprağımız; sizin ise, mukaddes kitabınız vardı. Şimdi bizim mukaddes kitabımız, sizin ise toprağınız var.”
Haçlı zihniyetinin tarih boyunca düşen maskesi arkasındaki çirkin yüzü, defalarca teşhir edilmiş. Fakat onlar asla emellerinden vazgeçmemişler, Müslümanların kanlarını emmek ve dökmek için yeni senaryolar ortaya koymuşlardı. Demokrasi, İnsan Hakları, Büyük Ortadoğu Projesi son yıllarda kulaktan kulağa yaydıkları teranelerden bazıları... Demokrasi kendileri için, İnsan Hakları Hıristiyan Batı için, Büyük Ortadoğu Projesi petrol ve oluk oluk akıtılacak Müslüman kanı için...
11 Eylül 2001 tarihinde “İkiz Kuleler”e ve Pentagon’a yapılan saldırılarla, gemi azıya alan emperyalistlerin önde gideni ABD Başkanı Bush, dünyaya seslendiği Kongre’de, demokrasi ve insan haklarını rafa kaldırdığını (gerçi hiç raftan inmemişti) şu cümlelerle ifade ediyordu:
“Ya yanımızda yer alırsınız, ya da karşımızda. Bu savaş uzun sürecektir ve bu bir ‘Haçlı Seferi’dir” sözleriyle maskenin arkasındaki çirkin yüzünü gösteriyordu. Ve İslâm dünyasını işgal için salyaları akan yandaşlarına ilk sinyali veriyordu. Daha önceden hazırlanmış projeler bir bir hayata geçirilmeye başlanıyordu.
ÖNCE...
Ve kısa bir süre sonra Haçlı Orduları leş kargası gibi Afganistan’ın üzerine çullanıyor, Usame bin Ladin’i bahane ederek. “Terör”ü yok etme adına teröristlik yaparak. Müslüman coğrafyada en adi barbarlıklarla Afganistan’ın kalbine gömdüler özgürlük bayraklarını! Ve o özgürlük bayrağı(!)ndan arda kalan; işgaller, gözyaşları, çığlıklar, yağmur gibi yağan bombalar, oluk oluk akan kanlar ve bir lokma ekmeğe muhtaç milyonlarca Müslüman. Usame bin Ladin ise; Afganistan’ı vurmak için koca bir yalan. Emellerine kavuştular ya, onu ne arayan var, ne de soran...
SONRA...
Sırada Irak vardı... Ve orada özgürlük yoktu, özgürlük hamilerine göre!.. Dünyayı da tehdit ediyorlardı kimyasal silahlarıyla!.. Bir gece misket gibi yağdırmaya başladılar bombalarını, Bağdat’ın o masum kalbine. Hayasız ve gözü dönmüş Haçlılar... Yaşayan canlar şöyle dursun; Hz. Hüseyin’i, Hz. Abdulkadir Geylani’yi mezarında ağlattılar. Kerbela ve hayırsız Kûfe merhametsizdi de, Yezid merhametsizdi de, bunlar onlardan daha da merhametsiz çıktı.
Bağdat ağlıyordu, bağrında barındırdığı kutsallarına. Ve günlerce geceye muhtaç kaldı, yağan bombaların yok olasıca aydınlığında. Gündüzler geceye galebe çalmaya başladığında fevc fevc feryadlar yükseldi Bağdat’tan, Kûfe’den, Kerbela’dan, Basra’dan, Musul’dan, Kerkük’ten ve en çok da Ebu Gureyb cehenneminden.
Yaktılar, yıktılar, tecavüz ettiler, bakir ve tertemiz bedenlere... Gün geldi ölümü kurtuluş görenlere, ölümü bile çok gördüler “hasta ruhlu çapulcular...” Ve gün geldi kadın, ihtiyar, hasta, gözü yaşlı yetim demeden kıydılar YÜZBİNLERE....
Hani nerede “kimyasal silahlar?” Hani nerede?.. Nerede getirdiğin adalet?! Gafletimizi bağışla, oysa sen hiç adil olmadın ki... Olamazdın da... Çünkü sen, Müslüman coğrafyada “insan dışılığın anıtını dikme” sevdalısıydın...
Son asırda 20 ülkeyi bombalayan ve 6 milyon insanın ölümüne sebep olan Haçlı ordularına, Müslümanların artık dur deme vakti gelmedi mi?
Ve o gün gelecek, mazlumların âhıyla Ebabiller seni yer ile yeksan edecek Amerika!...
ŞİMDİ...
Haçlı ruhunun alabildiğine küstahlaştığı bir ortamda, Amerika’yı kendine örnek seçen (Danimarka) Jyllands-Posten gazetesi 30 Eylül günü, “ifade özgürlüğü” (kendilerine gelince) bahanesiyle “Sevgililer Sevgilisi, Kainatın Güneşi Hz. Muhammed(s.a.v.)”i uygunsuz şekillerde tasvir ederek, hezeyanlarını kustu. Hani toprağımızı, malımızı, canımızı, anamızı, babamızı, çocuklarımızı alışlarını anlamaya çalışmıştık da, küstahlığın bu kadarı aklımızın ucundan bile geçmemişti.
Mimsiz Medeniyet’in beşiği Avrupa, içindeki kin ve hınçla “İslâm Medeniyeti”nin en kutsalına, en sevgilisine pervasızca saldırarak, kalplerimizi arşa firar ettirdi. Özgürlüğün meşalesini(!) ellerinden hiçbir zaman bırakmayan “şeytanın askerleri”, özgürlük teraneleriyle yüreğimizi derinden hem de en derinden hançerlediler. Haçlı zihniyetinin kuklası Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen, çirkefliklerini katmerlendirerek haykırdı dünyaya. Ne de olsa alışmışlardı, İslâm alemini rencide etmeye.
Oysa İngiliz uşağı Salman Rüşdi’nin “Şeytan Ayetleri”, henüz belleklerimizden silinmemişti. “Medeniyetler arası hoşgörü(!)” aldatmacası tam da maya tutmaya başlamışken, kendi kurdukları tuzağa düştüler.
Danimarka, Norveç, İsveç ve ardından Fransa’da yayımlanan hastalıklı düşüncenin ürünü karikatürler, aslında 11 Eylül saldırılarından sonra Müslümanlara yönelik gömülü nefret ve kinin ürünü olarak çıktı karşımıza. İğrenç fiillerinden ödün vermeyen Barbar Batı, varmak istediği noktayı alenen netleştirdi. Kendi çıkarlarından daha üstün bir dil bilmeyen Haçlı sürülerine, anlayacakları dilden konuşmaktan başka çare kalmadı.
Hatırlayın! Kısa bir süre önce İran Cumhurbaşkanı Ahmedi Necad yaptığı bir konuşmada: “İsrail haritadan silinmeli” dediğinde ehl-i küfür nasıl da “tek millet” olmuştu.
Ve hatırlayın! “Onlar bilmezler mi ki, siz onların dinlerine girmedikçe, Yahudi ve Hıristiyanlar sizden kesinlikle razı olmazlar.” (Bakara: 120) ayetini.
Elimizle, dilimizle, hiç değilse kalbimizle haykırdık; nefretlere karşı İki Cihan Serveri’ne sevgimizi. Irak’ta, Mısır’da, Suudi Arabistan’da, Filistin’de, Gazze’de, Suriye’de, Pakistan’da, Ürdün’de, İran’da, Cezayir’de, Fas’ta... ve Türkiye’de, Senin müjdene mazhar olan topraklarda, birer “Çağlayan”a dönüştük “İnanca Saygı, Zalimlere Lanet Mitingi”nde. Ümmetinin Seni ne kadar da çok sevdiğini gördük Yâ Habibullah. Huzurunda boyun büktük, mahcubiyetten kan çanağına dönen yaşlı gözler eşliğinde, Sana tekrar tekrar biat ettik Yâ Rasulallah...
Canımız Sana feda olsun Yâ Rasulallah
“Allah’ın salat ve selamı üzerine olsun” sadaları eşliğinde ve Sensizliğin girdabında perişanız Yâ Rasulallah. Şeytanın askerleri Senin araladığın rahmet perdesini yırtıp atmak istiyorlar; nurundan, kokundan, şefaatinden, öğrettiklerinden bizleri mahrum etmek için. Ebu Leheb, Ebu Cehil, Haris bin Tulatıla, Huveyris bin Nukazi, Ümmi Sa’d ve Erneb’ler türedi yine; Seni bizden almak için. Oysa bilmezler mi ki, biz Seni kalbimiz bildik Yâ Rasulallah. Seni hiç görmedik amma, Hazreti Sıddık-ı Ebu Bekir gibi şeksiz ve hiç şüphesiz Resullüğüne iman ettik. Ve hicret aleminde yılanlar sokarken bizi, gözlerimizden akan yaşlarla “Anam-babam Sana feda olsun Yâ Rasulallah” dedik.
Hayalini kurduk rüyalarda ve binlerce yıl uzaklıkta. Bir tebessümüne hasret kaldık, yüreğimizin seraplarında; yaklaştıkça uzaklaşan, uzaklaştıkça yaklaşan ve yakan... Ahhh yolunu bulup muhabbet menbaından gönlüne bir akabilsek... Hep aşkınla oturup, aşkınla kalkabilsek Yâ Habibullah.
İçimize bir kor düştü de, yine Seni pervasızca incitenleri hatırladık. Hatırladıkça da “babasının annesi” dediğin Fatımat-û Zehra gibi hüngür hüngür ağlamaktan kendimizi alamadık Yâ Rasulallah. Amcan Ebu Talib ölünce himayesiz kaldın diye pervasızca saldırıyorlardı müşrikler. Nasipsizler bilmiyorlar mıydı; Seni himaye edeni, Seni alemlere rahmet kılanı. Başına pislik saçıyorlardı, başları başına feda olasıca başlar. Nasıl da zevk alıyorlar yaptıkları çirkinliklerden. Ve Sen: “Amcam ne çabuk hissettirdin yokluğunu” diyerek hüzün gözyaşlarını dökmeye başlayınca, Mekke sokaklarından Sana doğru koşarak gelen “Velilerin Anası” Fatımat-û Zehra’yı görüyordun. Yüzünü, gözünü siliyordu biricik kızın, gözyaşları arasında. O’na: “Ağlama kızım...” deyişini tekrar tekrar hatırlıyor, “Canımız, anamız-babamız Sana feda olsun” diyoruz Yâ Rasulallah.
Kalbimiz bir tutsak güvercin gibi titriyor kafesinde. Her kanat çırpışımızda; bulutlar yağmura, katreler ummana, tutkular mecnunluğa, zindanlar aydınlığa dönüşüyor Sende. Kölelik ruhundan arındırıp, nûrunun şulesinde vuslata pervazlandır bizleri Yâ Habibullah.
Torunun Hz. Hüseyin dünyaya geldiğinde, kızının yanına gidip; “Hüseyinimi bana getir” demiştin. Ve o kucağına verildiğinde, sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okuduktan sonra ağlamaya başlamıştın. Neden ağladığın sorulduğunda: “Cebrail(a.s.) yanıma gelerek Hz. Hüseyin’in ümmetim tarafından öldürüleceğini haber verdi...” buyurmuştun. Seni ağlatan, Hz. Hüseyin’i katleden Yezidler şimdi Kerbela’da, Kûfe’de oluk oluk Ümmetinin kanını akıtıyor Yâ Resulallah.
Hicap perdesi parçalandı, mazlumlar üryan düştü. Güller sarardı birer birer, bülbüle hüsran düştü. Kırıldı adaletin kalemi, hakime zindan düştü. Sensizlik ikliminde bozulan dengeye ziyan düştü, Yâ Rasulallah.
“Benden sonra öyle kimseler gelecek ki, keşke Peygamberi görseydik de ne malımız, ne evladımız olsaydı diyecekler” diye işaret ettiğin Ümmetin, Seni görüyormuşcasına Hz. Hatice gibi, Hz. Sıddık-ı Ebubekir gibi, Hz. Ali gibi, Hz. Bilal gibi Sana iman etti Yâ Resulallah. Biat ettik, itaat ettik, kapına diz çöktük; “Canımız, anamız-babamız Sana feda olsun Yâ Rasulallah.”
Çağlayan olsak, Sana, hep Sana aksak. Çöl sıcağında ayağına tûrab olsak. Bir yetim çocuk gibi başımızı okşadığında, muhabbet ateşinde doya doya yansak. Ve bütün üzüntüleri unutup hüngür hüngür ağlasak. Tâ ki, “Ümmetime bütün perdeleri kaldırdım” deyince, biz de “Canımız, anamız-babamız Sana feda olsun” diye haykırsak Yâ Rasulallah...