Ekonomik kriz, malum, ABD'den başlayıp dünyanın hemen her tarafına yayıldı.
Şu ana kadar krizle baş edebilmek için trilyonlarca dolarlık kurtarma paketleri açıklandı ve uygulandı. Bundan sonra alınacak tedbirlerle alakalı açıklamalar da birbirini izleyip duruyor.
Ancak, krizin neresinde olunduğu, bu gidişin bir yerlerde durup durmayacağı; daha kaç tane kurtarma paketi gerekebileceği ve bunların mali boyutunun ne olacağı konusu karmaşık.
Bu kriz başka bir kriz ve en azından, şu anda hayatta olanların çoğunun daha önce benzerini görmedikleri bir olay.
Yeni krizimiz meşhur 1929 Büyük Krizi'ni bile şimdiden geride bırakmış durumda.
Dünya çapındaki koca koca firmaların birbiri ardına kepenklerini indirmeleri henüz sona ermiş değil.
İşsizlerin sayısı da dünya çapında artıyor ve yöneticiler bu duruma nasıl çare bulacaklarını kara kara düşünüyor.
Tabii ki kriz dolayısıyla işlerini kaybedenlerin durumu daha da vahim. Çünkü kısa bir süre işsizlik ve benzeri yardımlarla idare edebilseler bile, orta ve uzun vadede geçimlerini nasıl sağlayabilecekleri hususunda herhangi bir fikre sahip değiller.
Sabit ve dargelirlilerin durumu da pek farklı değil. Onlar da reel olarak gittikçe düşen gelirlerinin daha da düşebileceği endişesini yaşıyorlar.
Yazdığım şeyler, hepimizin bir şekilde bildiği hususlar.
Krizin ülkemizi ilgilendiren tarafı ise biraz daha tuhaf. Tuhaf, çünkü ABD'den başlayan krizin ülkemizi ilgilendiren yönü aslında pek yok gibi.
Kriz sebebiyle ihracatımızda yaşanan gerileme dışında, yaşadıklarımızın bir yönüyle psikolojik olduğunu söyleyebilmek mümkün.
Esnaf kesiminde büyük bir hareketsizlik olduğu ve insanların alışverişle ilgili davranışlarında büyük değişimler olduğunu biliyoruz. Oysa, işini kaybedenler ya da bu tehlikeyle yüzyüze olduklarını farkedenler hariç, normalde insanların alışkanlıklarını değiştirmeleri, yani piyasada yaşanan hareketsizliği gerektiren bir durum yok gibi.
Ama ortaya çıkan bu manzarada, sabit ve dargelirlilerin milli gelirden aldıkları payın gittikçe düşüyor olduğu gerçeğinin büyük bir paya sahip olduğu açık.
Krizle baş edebilmek hususunda şu ana kadar alınan tedbirler genellikle teknik ve dolayısıyla doğrudan sokağı ilgilendiren yönleri pek az.
Mesele şu: Esnafın hareketlilik yaşaması için insanların alışverişlerini canlandırmaları; bunu yapabilmeleri için de ceplerinde para olması gerekiyor.
Oysa insanların çoğunun cebinde para yok ve ceplerinde olanlar da, ne olur ne olmaz diye düşünerek, harcamaya korkuyor.
İnsanların cebine para girmesi ve bunun yanında alışveriş etmekten de korkmamaları gerek. Bunun yolu da malum, devletin sabit ve dargelirlilere milli gelirden ayırdığı payın oranını artırmasından geçiyor.
Daha da açığı, üretene, çalışana ve emeklilere biraz daha imkan ayrılması gerekiyor.
Böyle olabilirse, insanların piyasayı hareketlendirmeleri, üretimin artması, istihdam sağlanması mümkün olabilir.
Geçtiğimiz günlerde Avustralya'dan gelen bir arkadaş, Avustralya Hükümeti'nin krizle mücadele için, 2008 yılı Aralık Ayı'nda ailelere çocuk başına 1.000'er dolar, karı-koca emeklilere 2.100, tek emekliye ise 1.800 dolar para dağıttığını söyledi.
Avustralya Hükümeti Mart 2009 itibariyle de, çalışan ailelere çocuk başına 900'ar dolar dağıtma kararı almış durumda imiş.
Dağıtılan bu paranın tek amacı var: İnsanlar alışveriş yapsınlar ve böylelikle ekonomi canlansın.
Ne dersiniz, Avustralya Hükümeti krizle mücadele açısından doğru yapıyor olabilir mi?..
Tartışılmaya değer, değil mi?..