Arkadaşımız Osman Toprak, ikinci şiir kitabı Tenezzül ile (Profil Yayınları) dikkatleri üzerine çeken Mustafa Akar'la önemli bir söyleşi gerçekleştirdi. Söyleşiyi beğeniyle okuyacağınızı umuyoruz.
Siz, "Zor olan şiiri yaşamak, yazmak kolay" fikrine katılanlardansınız. "Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir" diyen büyük bir şair de var. Şiir hayata, yaşamaya nasıl müdahalede bulunuyor?
Yaşamınızın her alanını kaplamıyorsa şiir niye? Diye sormak geliyor burada benim aklıma. Evet, haklısın, şair, hayatımı verdim şiirimi aldım, demiş. Fakat burada da şiiri fazlasıyla yücelttiğim anlaşılmasın. Şiiri bir yere koyuyorum elbet. Onu orada dağınık buluyorum hep. Yani şiir benim aklımda hep var. Gün içinde kendime ayırdığım zamanlarda fark ediyorum ki şiire hazırım. Bekliyorum ama. Neyi beklediğimi bilmeden. Çünkü şiir size bir şey vaat etmiyor. Sanki beklemesi yazmasından daha kolay, daha güzel gibi. Sonra sıkılınca oturup şiir yazıyorum. Bu süreç böyle devam ediyor hep. Yazacağım şeyin ne olduğu beni ilgilendiriyor ama onu nasıl söyleyeceğim de fazlasıyla uğraştırıyor beni. Şiiri yaşamak dediğim bu işte. Ben zaten şairlerde şiirin bir cevher gibi hazırda durduğunu düşünürüm. Yeraltı madencisinin kömür damarlarını kazarak has madene ulaşması gibi bir süreç aslında. İbrahim Tenekeci bu durumu Hece dergisindeki söyleşisinde çok güzel anlatmıştı. Karşınızdaki tepeyi her gün görüyorsunuz ama orayı kazınca birileri antik bir kent bulabiliyorlar. Şiiri bulmak, yazmak böyle bir şey. Aslında şiiri bulmak, sorunuza daha bir yakışıyor. Çünkü ben de bir şiiri okurken içimden derim, bak şurada şiiri bulmuş; şurada şiirden çok gitmiş, diye.
"Yazdıklarımda parlayan imgeler küçük insanların, taşranın, ev hayatının, mahallenin ve sokakların resmi gibidirler" diyorsunuz. Hayatın içinde olmak, şiir kurmak için size nasıl bir imkân sunuyor?
Hayatın içinde olmayan şairin yazdıkları bir kültür iletiminden öteye geçmez. Kültürel entelektüel şiir dediğimiz bu. Kendi şiirim için söyleyebileceklerim de buradan itibaren başlıyor. Mesela tiyatroda rol kesme derler, yani o kadar gerçekçi kıvır ki rolünü millet sahnedekini sen değil rolünü oynadığın kişi sansın. Şiir burada ayrılıyor biraz. Yalan kaldırmayan, poz yapılamayan tek türdür şiir bu anlamda. Şairler söyledikleri yalana inanabilirler ama. İşin içinde bu da var. Zaten çoğu da yalan söyler. Ben yalan söylemek istemiyorum. O yüzden sanat olsun, parlayan şık dizeler yazayım diye masaya oturmuyorum. Zihnimi uğraştıran şeyler artık beni şiir söylemeye yönlendiriyor. Akıp kaçıp giden bir şeyleri duyuruyorum sürekli. Fakat bunu yaparken bazı şairlerin yaptığı gibi vurup kaçıcı dizeler ürettiğim de söylenebilir çok rahat. O yüzden yani yaşadığımı yazdığımdan eldeki malzeme de işte sorundaki kavramlar oluyor. Başka türlüsü de beklenemezdi. Benim şık yalanlarım yok yani. Bir sürü keşkelerim var. Bir sürü böyle olmasaydılarım var. Böyle olamadığı ya da olmadığı için yazdığım şiirler var.
"Gündelik şeylerden örülü, gündelik bir dille konuş" mısraınız sadece evliliği değil, hayatın bütününü de kapsıyor mu?
O tabii işin ne olduğunu ifşa ediyor. Gündelik derken, konuşalım diyorum. Zaten şiirle konuşuyorum orada. Şiir şairin konuşma şekli değilse o şey bir metinden öteye geçmez. Bu yüzden şiir kitapta durmamalı. Konuşmalı bizimle. Türk Şiiri'nin büyük metinlerine bakarsan şiirin seninle konuştuğunu, şairin sana hitap ettiğini görürsün. Edebiyatın bütünü içinde şiir sadece yazı olmak için var olmayan bir tür. Ben hatta bir tür diyemiyorum şiire. Şimdilerde şiiri sadece bir yazı malzemesine, görsel bir öğeye indirgemek isteyenler var. Onlara da kolay gelsin valla. Ne diyeyim. Benle konuşmaya yanaşmayan şiir de olabilir. Ama bakmak, görmek bunlar başka şeyler. Gündelik şeylerden örülü dediğim de o zaten. Şiir günlük konuşma dilimiz, demiş Sezai Karakoç. Çok önemli bir şey bence.
Kitabınız "Tenezzül", Furkan Çalışkan'ın "Kabahatler Kanunu" ile birlikte yayınlandı. Bu birliktelik bir kuşak birlikteliği midir, yoksa şair dayanışması mıdır? Dergâh dergisinde de yeni şiiri değerlendiren bir sohbetiniz olmuştu. Bugünkü şiir ortamını, şiir çevrenizi ve çevrelerini nasıl görüyorsunuz?
Furkan'la birlikteliğimiz kuşaktan da farklı. Bir kere iyi bir arkadaşız. Yazdıkları beni fazlasıyla ilgilendiren yaşıtım olan nadir şairlerden biri Furkan. Şiirimiz birbirine uzak bile olabilir. Ama demek istediklerimiz çok yakın. Kuşağım derken bunu başka vesilelerle de söylüyorum. Öyle ayırt edici bir iki bin kuşağı oluşmuş değil daha. Zamansal dilim anlamında bir iki bin kuşağından bahsedilebilir elbette; hatta çıkmalar halinde birbirine yakın şairler üzerinden kuşağın ana hattı da belirlenebilir, böyle çabaları görüyoruz. Mesele o kadar basit değil ama. Çıkıp konuşmak, yazmak basit şimdilerde. Bu kuşak işini beklemek taraftarıyım ben. Nasıl bir şiirin oluşmakta olduğunu zamanla göreceğiz. Yapısal benzerlikler, biçim bazında yakınlıklar bizi kuşağa götürür mü bunu konuşmak lazım. Ama bize bundan çok şiir lazım. İnsanların yüzünü ışıtacak bir şiire ihtiyacımız var. Şiirimiz mehdi bekliyor gibi saçma şeyler demek istemiyorum. Sağa sola bakındığımda iyi ve sıkı şairleri görüyorum tabii yaşıtlarım arasında. Bir de herkesin aklı fazlasıyla karışmış durumda. Karışık akıl şiire iyi gelir bazen. Ama bazen. Seksen kuşağından bir farkı var mı iki bin kuşağının buna cevap versin bakalım iki binliler. Yaşıtlarımın bir kısmıyla konuştum bunu. Furkan'la da İsmail'le de, geçenler de Efe Murat'la da konuştuk. Bizim halletmemiz gereken mesele bir kere birbirimizi tanımak. Bu kuşağın şairleri bir şiir ortamı bile kurabilmiş değiller. Başka vesilelerle tanışıyoruz. Şiirin ortamsızlığına el atmalı şairler bir kere. Kimse birbirini göremediğinden karşılaşılınca herkes birbirinden utanıyor. Hakkımda sürekli kötü şeyler söyleyen, yazan bir şairle karşılaşmıştım mesela. Sohbeti ben sürdürmek zorunda kalmıştım çünkü susuyordu hep. Konu oraya geldi. Yazısındaki iddiasını bana ispatlayamadı karşımda. Bizim Karadeniz'de öyle derler, yumruk yumruğa kavgada edemeyeceğin lafları hasmının arkasından etme. Evet, hepimiz daha birbirimizi görmeden hasım oluyoruz.
Tenezzül, mayıs ayında çıkmıştı. Fuarları da dikkate alarak, okurun şiire ve şaire bakışı hakkında neler söylemek istersiniz? Okurla şair arasında nasıl bir etki cereyan ediyor?
Bilmem. Vallahi bundan haberim yok. Fuar dediğimiz organizasyonlarda şairler kitaplarını imzalıyorlar iyi kötü. Şiir adına ne doğuyor oralarda. Bu konu biraz karmaşık gibi sanki. Şiir okuru azalıyor belki, fakat her zaman şairlere duyulan ilgi var olacaktır. Bitmez o. Temennimiz bunun kitaplara da yönelmesi.
Mısralarınız genellikle uzun. Bu da içinizde büyük bir akış yaşadığınızı, kendinizi şiire başlayınca alıkoyamadığınızı gösteriyor. Şiirde tabii akışı mı, ölçülerek, biçilerek meydana getirilen mısraları mı önemsiyorsunuz?
Teşekkür ederim güzel söylemişsin. Evet, haklısın. Doğal bir akışı önemsiyorum. Ama nasıl söyleyeceğim de beni ilgilendiriyor hep. Bu yüzden bazı mısraların soluğunu kesmek istemiyorum. Düzyazıya yaklaştırıp geri çekiyorum. Aslında konuşmanın başka bir türlüsünü yapmış oluyorum böylece. Konuşmayı şiire bulaştırmak için tabii ki dizeler arası ses kesintileri olmuyor bazen. Bu çok teknik bir konu öte taraftan. Yalnız şunu unutmamak lazım ki benim İkinci Yeni'den öğrendiğim şey, şiiri mümkün olduğunca düzyazıya yaklaştırmak oldu. Yani bir düz bir söyleyişi kast ediyorum. Bir de sanki bağırarak söylenmiş dizeler gibi onlar. 'biz seninle sevgili Türkiye Üsküdar'la Beşiktaş arasında geçişmekle meşhuruz.' Dize de bağırıyor işte. Ya da 'yanlış bir eylüle uyanmanın bedelini kahrına can feda seraplarla ödedim.' Bu dizeler başka türlü söylenmezmiş gibime geliyor. Başka türlü söyleyemediğimiz şeye şiir demiyor muyuz zaten...
"Dize şiirin dizleridir" diyen İbrahim Tenekeci galiba sizin şiirinizi işaret etmek için kurmuş bu cümleyi. "Bırak kocasın dünya nasıl olsa cennet otuz iki yaşında/ Bir odadan diğer odaya geçiyor gibi yaşlanacağız çünkü" gibi iç ferahlığı veren dizeler. Şiirin bütünüyle mi anılmayı, güçlü dizelerle mi ezberlenmeyi tercih edersiniz?
Bu gerçekten benim tercihim olabilir mi? Bilmiyorum. Aslında mısracı sayılırım, fakat bütünü de boşlamayan bir mısracılık benimkisi. Ezberlenen mısralar iyi hoş da şiirin bütünü ne olacak? Mesela Sezai Karakoç'un Köpük şiirinde ezberlenmeye müsait bir sürü dize bulabilirsin. Şiirin bütünü daha güzel gelir bana. Şiirin içinde atan damarı hissetmek, o doğal akışa katılmak gibidir. Türk Şiiri'nin uzun şiirleri öyledir zaten. Zarifoğlu'nun Stat şiirini düşün. Şiirin bütünü, olanca yükünü kaldırsın diye o kadar uzundur bence. İbrahim ağabeyin o sözü de müthiş güzel bir ifade. Bir de her şair dizelerinin ezberlenmesini ister. Türk Şiiri'nden aklımızda kalan şiirler de ezberlenmeye müsait şiirlerdir bir bakıma. Şairliğin emeği orada.
Furkan Çalışkan, "Allah'ın izniyle, Türk şiiri yenilmez; şiir ölmez çünkü Allah buna izin vermez" diyor. Şiirimizi ezbere bilen birisi olarak size sormak istiyorum. Bu güç, bu inanç, bu güven nereden kaynaklanıyor? Bu inancın arkasındaki şiir geleneğini ve bugünkü şiir hayatını nasıl bütünleştirirsiniz?
Furkan, Ah Muhsin Ünlü'den alıntılayarak öyle demişti yanılmıyorsam. Doğrudur tabii. Bir milleti öldürmek gibidir bu. Dil dediğimiz şey şiirdir. Fazlası değil. Her millet önce şiiriyle var olur. Bizim şiirimiz de bu anlamda çok güçlü bir şiir. İkinci Yeni şairleri düzgün bir şekilde yabancı dillere çevrilse görülecektir bu dünyada; ama bu işler politik işler biraz da. Türkçeye çevrilmiş şiirlere baktığında Türkçenin büyüklüğünü görüyorsun zaten. Şiiri çevirmek, yabancı dilde yazılan bir metni yeniden yazmaktır. Orhan Veli'den Can Yücel'e kadar uzanan çeviri işinin mükemmelliği iyi okunursa anlaşılacaktır. Mesela Baudelaire'in Poe çevirisi Fransızcanın başyapıtları arasındadır. Bu Poe'nun gücü kadar Fransızcanın da gücünü gösterir. Öte yandan şiir de ölebilir. Eğer şiirin karşısına daha yüksek bir sanat koyarsanız, yani varsa böyle bir şey olabilir. Belki ileride klasik müzik gibi bir hal alır kim bilir. Sadece özel okuyucusunun olduğu bir tür olur. Oraya doğru da gidiliyor zaten.
İkinci şiir kitabını yayınlamış birisi olarak Türk şiirinin neresinde anılmak ve ağırlanmak istersiniz?
Bizde ağırlayana karşı şikâyet etmek olmaz. Okuyanın, yazanın gönlünden neresi geçiyorsa orada ağırlasın.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



