Modernleşme kültürü, Avrupalı olmayan toplumlara verilen tüketim hastalığıdır aslında...

Sömürülen toplumlar Avrupalı olanı üstünlük, meziyet ve farklılık olarak algılamakta ve ne olursa olsun tereddütsüz kabullenmekte bununla da kalmayıp özüne, kültürüne, geleneğine, ahlaki değerlerine yüz çevirmekte ve adete kendine ait olandan utanç duymaktadır.

Bu tip toplumlar modernleşmenin arka planında yatan gerçekleri sezinlememekte sorgulamamakta, yabancı olan her şeyin üstünlüğüne inanarak ne olursa olsun büyük bir iştahla sarılmakta ve sahiplendiği o kültürün sonucunda kendisini nelerin beklediğini bilmemektedir. Onun modernleşmekten anladığı sadece, sorumsuz yaşamak, Avrupalının ürettiğini tüketmek, düşüncesizce eğlenmek, zihni ve akli becerilerini kullanmamak, sınırsız eğlenceler peşinde koşmak, kural ve kanun tanımamaktır. Oysa olayın arka planında yatan gerçek, halkın anladığı gibi masum bir yakınlaşma karşılıksız bir fedakarlık olmayıp aksine, onların ürettiğini tüketecek, yani bu malların pazarlanabileceği toplumlar ortaya çıkarmak ve bu toplumları önce kendi medeniyetinden kopararak elde tutmak, istenilen şekilde yönlendirebilmek gibi art niyetler yatmaktadır. Bunun içindir ki medeniyet artık ulvi bir değer olarak yer almayıp, onların ürettiğini tüketmek geliştirdiği teknolojik araçlara sahip olmak ve bu araçları kullanmak olarak anlam değişikliğine uğruyor. Yani ne kadar paranız olursa, ne kadar lüks ve şatafat içersinde yaşarsanız o kadar medeni olduğunuzu söylüyorlar ne acı!

Gençlerimize sahip çıkalım

Artık ekran camlarına sık sık gençlerin işlediği suç unsurları yansımakta. Her güne başladığımızda bir cinayet bir yolsuzluk bir ahlakı problemle karşılaşıyoruz. Aileler çocuğunu nasıl koruyacağını düşünerek korkuyla yatıyor korkuyla kalkıyor. Gençler benliğini ve ruhunu kaybetmişçesine suç üstüne suç işliyor.

Çocuk yaşta katil olanlar... uyuşturucu ve benzeri maddelere bağımlı yaşayanlar... ihanetler.. sınırsızca gelişen kız erkek ilişkileri ve aileleri hiçe sayarak başına buyruk yaşamayı tercih eden binlerce genç... Bu felaket tablonun ardından beliren binlerce suç, binlerce hata binlerce yanlış... Yaşanan yanlışlar, cinayetler, sapmalar iletişim araçları vasıtasıyla halkın gözleri önüne serilmekte ve sıradan bir film senaryosu gibi insanlık duyarsızlaştırılmaktadır. Bu durumda kimse problemin kaynağına inmiyor ya da inmek istemiyor.

İnsanımıza ve özellikle geleceğin teminatı olarak gördüğümüz gençlerimize iletişim araçları ve sair etken unsurlarla şu düşünceler empoze edilmekte: "İnancın çağ dışıdır, dinler ortaçağ kuruntusudur üstelik modern yaşantı tarzıyla örtüşmez, dinini kültürünü kendi örfünü manevi değerlerini sahiplenirsen modern ve çağdaş olamazsın. Modern olmanın şartı ise şu şekilde yaşamak şu şekilde inanmak şu şekilde yemek yemek, oturmak kalkmaktır... gibi...

Çeşitli araçlarla adeta uyuşturulan gençlik bu telkinlerin etkisiyle kendilerine yabancılaşmakta ve kültürüne sırt dönmekte bir aidiyet yoksunluğu içerisinde kimlik bunalımı yaşamaktadırlar. Çünkü, köklerine karşı uzaklaşmakta ve kendilerine verilen sınırsız kuralsız yaşantı biçimine ayak uydurmaya çalışmaktadırlar. Bu nesiller artık bir süre sonra tükenmişliği yaşamaktalar ve başka değişik yaşantılar hayal edilir olmaktadırlar.

Nüfusunun büyük çoğunluğu gençlerden oluşan bir toplum olarak bugün bu dinamik gençliği karanlık handikaplara sonu görünmez girdaplara atarken geleceğimiz belirsiz öylece umutsuz gözlerle dalıp gidiyoruz..

Beklediğimiz gençlik

Öyle bir gençlik bekler durdururuz ki ufuktan..! Ruhunun rengin sesinin ahengi karanlık güzergahlardan değil, ilim irfan eğitim, düşünce aksiyon gibi değerlerden almıştır onlar! Öyle bir gençlik bekleriz ki, şu insanlığı dalıp gittiği uykudan uyandıracak, insanlığa susayan bir topluma ab-ı hayat olacak bir gençlik! Ruhunu geçmişten, maneviyatından almış bir gençlik!

Çünkü, bugün, maalesef gençlerimiz arasında üniversiteli sayısı arttığı halde yaşanan bunalımın üstesinden gelinmiş değildir. Çünkü mesele inanç ve maneviyat yoksunluğunun yüzeye çıkardığı bir tür boşluktur bu boşluğu maneviyat dışında hiç bir şey de dolduramaz. Ruhunu ve benliğini kuşatan aidiyet ve kimlik bunalımı yaşayan gençlik, içinde bulunduğu çıkmazlardan iletişim ve maneviyat yoksunluğundan anlaşılamama duygusundan kurtulamadığı gibi, adeta suç makinasına dönüşmekte ve yine kendi toplumuna zarar vermekte hatta toplumsal güveni tehdit eden birer suç unsuru haline gelmekteler.

Geleceğimiz çocuklarımızdı. Ama onlar birer ışık olmayı vaat etmiyor bugün. Onlar gün be gün suç işlemekte gencecik yaşta o yerlere sığmaz enerjik ve dinamik yürekler demir parmakların ardına hapsedilmekteler..

Sayısız gençliğimizi çocuğumuzu duyarsızca telef etmekteyiz. Bunun doğurduğu olumsuz sonuçları ise toplamca yaşamaktayız. Oysa toplum imkanlarını kullanarak bu genç insanların çığlıklarını duymalı ve bir çözüm yolu bulmalıdır.

Gençlik enerjidir, gençlik aksiyon kaynağıdır... Gençlik harekettir... Her şeyden önemlisi gençlik bir toplumun en önemli varlığıdır. Bu dinamizmi eğer karanlık düşüncelerle beslerseniz onu tehlikeli bir yolun başına kendi ellerinizle iteklemiş olursunuz.

Çünkü aidiyet ve kimlik sorunu hiç bir soruna benzemez. Eğer aç iseniz bir parça ekmekle doyarsınız, susarsanız bir bardak su yeter, yalnızsanız bir kıvılcım bir ses bu ihtiyacınızı giderir, paranız yoksa, bir kaç kuruş kazanırsınız... Ancak aidiyet sorunu öyle değildir. Eğer kime, hangi topluma, hangi dine, hangi kültüre, hangi geleneğe ait olduğunuzu bilmezseniz bunun sonu bunalımdır ve bunalımı aşmanız oldukça zordur. Ne olduğunuzu, neye inandığınızı dininizin kültürünüzün adını söylemeniz yetmez, önemli olan dininizi kültürünüzü geleneğinizi asıl kaynağından öğrenip öğrenmediğiniz yaşayıp yaşamadığınızdır.

Eğer bunu başarabilirseniz aradığınız mutluluğun aslında kendi içinizde gizli olduğunu da göreceksiniz.

Bu takdirde bütün bunalım saplantı hayal korkuların üstesinden kolayca geleceksiniz.

Muhabir: Haber Merkezi