Usta tiyatrocu Hasan Nail Canat, vefatının 5. yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültürel ve Sosyal İşler Başkanlığı tarafından anılıyor. Bu akşam 19.00'da Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi'nde gerçekleşecek anma programında oturum başkanlığını Abdurrahman Şen yapacak. Mustafa Miyasoğlu, İbrahim Sadri ve Muzaffer Doğan ise sanatçıyı anlatacak isimler.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültürel ve Sosyal İşler Daire Başkanı Av. Numan Güzey'in gönderdiği davetiye umudumu artırdı. Hasan Nail Canat'ın vefatının beşinci yılında bir anma toplantısının yapılacak olması bile sevindirici. Bugüne kadar çok sayıda yazı yazdığım tiyatrocu ustam Hasan Nail Canat'ın adının halen bir kültür merkezine konulmamış olması, en küçük şeyden büyük gürültü koparanların aksine, kendi değerlerini, 'sessizce geçiştirme' hastalığının bu ülke aydınlarınca hoş karşılanması yeterince üzmekteydi bizi. Bugün Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi'nde düzenlenecek anma programında Abdurrahman Şen'i, Mustafa Miyasoğlu'nu, İbrahim Sadri'yi ve Muzaffer Doğan'ı dinleme imkanı bulacağız. Özellikle Canat'la uzun yıllar aynı sahneyi paylaşan İbrahim Sadri'den unuttuklarımızı hatırlatmasını isteyeceğiz. Bu etkinlik dolayısıyla uzun uzun Hasan Nail Canat ustayı anlatmak yerine, daha önce farklı zamanlarda dile getirdiğimiz görüşleri bir araya getirerek karşınıza çıkarmak istiyoruz.
Sonra aradan çekilebiliriz!
Onları yollara döken neydi?
Sahnelerdeydi o. Kayseri'ye gelen bir tiyatro grubunun inanca saldıran oyunu karşısında isyan etmiş, kendini sahnelere atmış ve ölene kadar da bu mücadelesinden vazgeçmemişti. Teknisyen olarak çalıştığı fabrikayı bıraktığında çoktan kararını vermişti. Onu daha sonra İstanbul'da Küllük'te, Marmara'da özellikle de sahnelerde görmek mümkündü. İnancı doğrultusunda yaşama savaşı verenler için zorlu bir süreç yaşanıyordu. Büyük mücadele içinde en büyük zorluklar, mahpusluklar vardı. Mütefekkirlerin, şairlerin, söz söyleyebilecek cesareti olanların buluştuğu mekanların müdavimlerinden oldu. Acaba sahne diliyle bir şeyler yapabilir miydi. Ya da yaptığı sanat faaliyetine değer verdiği üstatların katkısı olabilir miydi?
Coşku dolu üstadının konferanslarını takip ediyordu bir grup heyecanlı gençle birlikte. Özel sohbetlerin ve konferansların katkısı çok büyüktü. Bir gençlik yetişiyordu. Batılı bir hayata şartlandırılan, kendi değerleri unutturulan gençliğe sistemin verebileceği tek şey, 'yabancılaşma' idi. Üstadın konferanslarını çıkardığı dergiler onu da hapishaneler takip ediyordu. Sinema kulüplerinin oluştuğu, fikir meclislerinin büyük bir heyecanla çalıştığı üniversitelerde çatışmalar etrafı sarmıştı. Ülke yangın yerine dönmüştü. Kurşunların kör karanlıkta sahip aradığını görüyorlardı. Onlar bu kurşunları ne atan ne de bu kurşunlara hedef olan olmak istiyorlardı. Bütün zorluklara rağmen çabalarına ara vermiyorlardı. Üstadın hapisten çıktığı ve yine hızlı bir turla ülkeyi dolaştığı konferansları sırasında 'büyük buluşma' gerçekleşti. Üstad eserini sahneye koyan gençleri izlemek istiyordu. Üstadın zor beğenen yapısını bilenleri bir tedirginlik almıştı. Üstad eleştirilerini ok gibi fırlatırdı muhatabına. Oyunlar beğenilmiş, izleyiciler arasındaki üstadın da alkışları alınmıştı. Şimdi yollara düşmek vaktiydi. Tüm Türkiye büyük bir ruhla dolaşılıyordu. Onları yollara döken, büyük sıkıntıları göğüslemeye zorlayan neydi? Anadolu insanı gâvurlaştırma aracı olarak kullanılan tiyatroda bu kez kendini izliyordu. Kendi değerlerini, hassasiyetlerini. Gözlerde yaşlar gönüllerde coşku vardı.
Gazi Baba'nın yiyemediği simit
Sabırlı ve zorluklara tahammülü olan genç bir ekip evlerinin yollarını çoktan unutmuşlardı. Bu zorlu süreçte onları bir arada tutan para değildi. Öyle ki, tiyatroyu organize eden kişiler, vakıflar, cemaatler, işi o kadar paranın dışında tutuyorlardı ki, neredeyse davet ettikleri, inançlarını sahne diliyle anlatan bu insanların yemez içmez insanlar olduklarını dahi düşünüyorlardı. Oysa onların geçindirdikleri aileleri, yeni oyunlar için sahne kurmaya, açıkçası paraya da ihtiyaçları vardı. Ama bunun için ortalığı velveleye vermiyor, kendilerini davet eden insanların samimiyetine güvenerek tozlu yollara kendilerini vurmaya devam ediyorlardı.
Ben bu insanlara çok zaman sonra Ankara'da rastlamıştım. Bir öğrenci yurdunda buyur edilmişlerdi. Rahmetli ustanın hatırına o gün cigara yasağı yoktu o odada. Daha sonra bırakmak zorunda kalacağı sigara adeta eline yapışmıştı ustanın. Sohbet öyle noktalardan öyle kıvrımlardan geçiyordu ki, sözün sonuna tütün tarlaları yetişmez gibi geliyordu bana. En çok da o sahneyi hatırlıyorum. Üç gün boyunca sahneleyecekleri oyun için kuliste hazırlanırlarken, her birinin elindeki simite tutunmuştum. Belediyelerin yeni yeni 'yetişmiş gençlik'ten oluştuğu dönem. Ustanın elindeki simidin bir başka anlamı daha vardı. Oyunda geçen bir sahne. Gazi Baba hapse atılmıştır. Savcı karşısındaki kişinin büyük bir suçlu olduğuna inanıyordu. Hangi örgüte mensup olduğu, kimlerle eyleme kalkıştığı sorusuna tek cevabı vardı Gazi Baba'nın. Hatıralar. Yıllar öncesini adeta yeniden yaşıyor gibiydi. Abdullah Çavuş'u, yırtık çorabı, tarhana çorbasına özlem duydukları günleri. Savcı dediklerinden hiçbir şey anlamamıştı. Onun çok aç olduğunu gören gardiyan nihayet savcıdan izin alabilmiş Gazi Baba'ya bir simit uzatabilmişti. Gazi Baba son nefesini vermişti az önce. Gardiyan elinde simitle 'Gazi Baba' dediğinde sahne bitmiş perde inmişti bile.
İdare et Hasan abi!
Ustayı o gün yanımızda görünce sevinmiştim. Öğrenci yurdunda, bizimle aynı yemekleri yiyor, sohbetiyle bizi kendimizden geçiriyordu. Ertesi gün izlediğimiz oyun onun sohbetleri ışığında sanki daha farklı anlamlara bürünüyordu. Ankara'dan uğurladığımızda onu, bilmiyordum elbette, yine aynı sıkıntının kendisine eşlik ettiğini. Verilen sözler tutulmamış, söz verilen çok cüzi ücretler ödenmemişti. En güzel cümleleri 'idaret et' idi. Bana hiç garip gelmeyen cümle. Onların pek çok oyunun izlediğim Düzce'de de aynı lakırdıları duyduklarına şahit oldum, birlikte aynı sahneyi paylaştığımızda da.
10 yıl boyunca birlikte çıktığımız turneler, ya da İstanbul'da yerleşik sahnelerde oynadığımız oyunlar onun yüzüne buruk bir acı koyabilmişti ama, o kadar. Tiyatro kursları verdiği kültür merkezinde hiçbir zaman bir odası olmadı. Gurbet o kadar içini acıtmıştı ki son yıllarında kendini öğrencilerine adamıştı. Yıllar boyunca bir misafir sanatçı gibi içinde dolaştığı kültür merkezlerinde ders vereceği saatleri bekledi. Etrafı gençlerle doluydu. Onun beyaz sakalları unutulmaz bir masal kahramanını andırıyordu. Modern hayatın gadrine uğramış gençler, kendilerine verilen eğitimin içlerinde oluşturduğu boşluğu doldurmak istiyorlardı. O, sadece bir tiyatro hocası değil, aynı zamanda gönüllerin de teslim edildiği bir derviş gibiydi. Evet derviş, ötesi değil. Kendi iç aleminden beslediği gençlere edebi öğretmemiş, göstermişti. Onları sahneye çıkarırken de bir sohbetine ortak ederken de hiçbir zaman yabancı efektlere sığınmamıştı. İşin doğal ortamı neyse o yaşanmaktadır. İşin esprisi güzel bir tebessümdür ve o da sahibine yakışır! (Milli Gazete, 22.10.2006)
Henüz 'çevre'deydiler, merkeze 'çook' vardı
Anadolu'yu dolaşan tiyatrolarla inançlara alay edildiği dönem, bugün bize anlatılan 'mazi'nin tozlu sayfaları arasında. Hasan Nail Canat Kayseri'de çalıştığı fabrikayı bırakarak tiyatro yapmaya karar verdiğinde İslam'la alay eden oyunlara tepkisini sahne diliyle ortaya koymak istemişti. Geleneksel sahne sanatlarının tüm çeşitliliğini inancının süzgecinden geçirerek sahneye aktaran bu büyük usta nice oyununu sahneye koydu. Küllük'te, Marmara Kahvesinde Üstat'la ve kültür çevreleriyle bütünleşti. Devlet eliyle 'daraltılan ve 'saldırganlaştırılan' sanata karşı binlerce kez sahnelediği oyunlarla çıktı. İnançlı insanlar 'çevre'deydiler henüz, 'merkez'e çook vardı.Sonra merkez 'elit', 'seçkin' kesimlere değil de belediyeler eliyle halkın çocuklarına 'hizmet' için bırakıldı. O gün usta sanatçının yüzündeki acı tebessüm nedense kendi çoğunluğunda azınlık kalan sanatçıların toplamı adına edilmiş gibiydi. Öyle ya, sanat sol düşüncedeki insanların işiydi. Onlar bu ülkenin en eski ve en kavi damarını oluşturuyorlardı. Bizim sanatçılarımız ise siyaseten büyümemize, iktidara gelmemize, sesimizin gür çıkmasına katkı yapacaktı, ama o kadar!
Yıllarca kurs verdi bir odası bile olmadı
Ne belediyelerde ne de kültür bakanlığı kadrolarında ayrımcılık yapmadı inançlı görevliler. Hatta ayrımcılık olmadığı iyice anlaşılsın diye inançlı sanatçılar özellikle uzak tutuldu. Ya medya, ya hakim egemenler kızarsa! Bu yüzdendi uzun yıllar tiyatro dersleri verdiği kültür merkezinde bir odasının olmaması Canat'ın. Bu yüzdendi tebessümünü eksik etmeden, horlanmalara aldırmayışı. Bu yüzdendi birlikte mücadele ettikleri insanların 'dünya' ahvali gereği, işadamı gibi düşünüp, profesyonellik adına kendi değerlerine sırt çevirmeleri.
Hasan Nail Canat'la ilgili değerlendirmelerim beni hüzünlü bir noktaya getirmektedir, evet! Ama sebebi ona gereğinden çok ilgi gösterip göstermemeleri değil. Onu, geleneksel sahne sanatlarının az bulunan temsilcilerinden biri gibi görüp önemseselerdi bugün pek çok konuda hayıflanmamış olurduk. Oysa şimdi inançlarından dolayı hor görülen insanların davası için çaba gösteren sanatçıya vefa gösterilmediği için kızıyoruz. Ne yazık!
Arkadaşlar, Hasan Nail inançlı bir insandı, derviş ruhlu bir sanatçıydı. Dindar insanların sanattan dışlanmasına karşıydı. Bu ülke topraklarında yaşayan insanların temel doğrularını önemsedi. Necip Fazıl gibi 'sanat Allah'ı aramakmış' dedi. Gülü incitmeden söz söylemenin önemine inandı. Ama sevgili dostlarım, değerli büyüklerim, arkadaşlarım, Hasan Nail Canat bir sanatçıydı. Şunca ortada olan belediyeler, şu kültür bakanlığı, şu makamlar falanlar filanlar eğer Hasan Nail Canat'ı önemseyeceklerse, sanatımıza katkılarından dolayı önemsesinler. Bizdendi, bizim gibiydi, efendiydi filan gibi cümleleri artık geride bırakalım.
Hasan Nail Canat, Türk tiyatrosuna katkı sunmuş değerli bir sanatçıydı. Türk sinema tarihine de az ama muhteşem oyunculuğuyla geçen bir değerdi. Yazdığı kitaplar bir neslin düşünce ve duygu dünyasını zenginleştirmişti. Dönemsel olarak bakıldığında dikkate değer çalışmalar ortaya koymuştur. İşte tam da bu noktada sanatına verilen değeri görmek isteriz. Örneğin artık Üsküdar Belediyesi, eğer sanata 'değer' veren birileri hâlâ belediyede çalışıyorsa -ki çalıştığına inanıyorum- bir kültür merkezine Hasan Nail Canat ismini vererek kendilerini onurlandırabilirler. Eğer bakanlıklarda, devletin çeşitli birimlerinde Hasan Nail Canat'ın eserleriyle büyüyen, ya da onun sergilediği oyunları izleyenler varsa önemsesinler ismini. Ama 'bizim sanatçımız, vefa gösterelim' diyerek kimse çıkmasın ortaya.
Siyaset sanatı öne çıkarıp kendini büyütmenin yolunu aramasın artık. Sanata verdikleri değeri toplumu geliştirme, fertlerin ruhunu inceltme yönleriyle de görebilsinler.
Hasan Nail Canat vefat etmeden bir gün önce Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım'ın elinden plaket almıştı. Son sözleri sorulduğunda 'ben sözümü sahnede söyledim' demişti.
Artık sahnedeki Hasan Nail Canat'ı fark etmenin tam zamanı... (Millî Gazete, 28 EKİM 2008)
Sen gönül adamı sen...
Satırları arasında kendimi kaybettiğim, öğretmenin kulağımı çekmesiyle kendime gelip kitapların arasından çıktığımda, elim gayri ihtiyari gazeteye gidiyordu. Bir Avuç Ateş, Mili Gazete'de tefrika ediliyordu. Üslup o kadar sarıp sarmalamıştı beni ki, bir gün sonraki bölümü merak etmekten kurtulmak için acaba bu yayınlanan romanın kitabı var mıdır diye düşünmeye başlıyordum. Nur Dağındaki Çocuk, Günahkar Baba, Yasemen, Bir Küçük Osmancık Vardı, Kırımlı Murat Destanı'nı edindiğimde önümde yeni bir yol vardı. Hayatım boyunca biraz tezat gibi görünen okumalarım bilmem beni yanlışa mı sevketti? Yavuz Bahadıroğlu'nun tarihi romanlarını, Ahmet Günbay Yıldız'ın bizi gözyaşları içinde bırakan romanlarını okurken bir yandan da dünya klasiklerine sarılmış, İsmet Özel ve Cahit Zarifoğlu'nu, Edip Cansever'i başucuma koymuş Hasan Nail Canat'ı okuyordum. Yıllar sonra kalite ayrımı yaparak bazılarına burun kıvıranları gördükçe kendi portremi karşıma alıp keyifle güldüm ve cebimdeki paranın hesabını bile yapamadan yeni açılmış bir kitapçıdan 'Nuke Türkiye' edindim. Sonra Süperstar Efendi Hayrettin, Şeytan Üssü Haber Merkezi, Sen Nerdesin'ler büyüklerimiz tiyatroya merak saldıkça izleyebildiğim oyunlar arasına girdi. Oyunun oynanacağı gün erken saatlerde yerimi aldığım 'düğün salonunda (Tiyatro sahnesi mi bekliyordunuz!) oyuncularla birlikte dekora yardım ediyor, bir kaç kelam edip merak ettiklerimi soru kılığı altında onlara iletiyor, cevaplar için bazen kulisleri bazen de onların dinlenmesi gereken saatleri seçiyordum. Perde açıldığında sanki salonda bir tek ben varmışım gibi dalıp gidiyordum. Ankara'da izlediğim İnsanlar ve Soytarılar sadece tiyatro izleyicisi olmayla yetinemeyeceğimi de gösterdi bana. Bir gün sahnelere çıkacak, oyunlar oynayacaktım. İnandığımız değerleri sahne diliyle anlatacaktım. Sen gönül adamı sen...
Tevazuu yükünü artırdı
Anadolu'nun tozlu yollarında izleyiciye ulaştırdıkları sanatları televizyondan uzak tutuldu, onlara 'bizim sanatçılar' denildi. Ama bu bizim sahiplenici bir ifade değil, küçümseyici ve değer vermeyici bir ifadeydi. Yüzünden tebessümü eksik etmeyen adamın tevazuu yanlış anlaşılmış sırtındaki yük daha da ağırlaştırılmıştı. Altunizade Kültür Merkezi'nde başladığımız tiyatro kursunda Hasan Nail Canat'ın bir öğretmenden çok samimi, içten bir arkadaş olduğunu gördük. Meğer bu saçları bembeyaz ihtiyar, bizim yaşlarımızda bir delikanlıymış. Onun bilgi ve tecrübesinin, bize yansıttıklarından daha çok olduğunu anlamak için onu konuşturmak gerekiyormuş. Zaman zaman yaptım da bunu. Başlarken iznini istediğim gazeteciliğe geçişimde bol bol dinleme imkanı buldum onu. Aldığım bilgiler, anlattığı hatıraları kıymeti yeterince bilinmeyen bir sanatçıyı dinlediğimi farkettiriyordu bana ve ben o anlattıkça eziliyordum. Bu bilgiler mümkün olduğunca çok okura ulaşmalı, 40 yılını sahnelere vermiş bu değerin, mutlaka projeleri için birileri harekete geçmeliydi. Oysa o tiyatroya binlerce adam yetiştirmenin şevkiyle geceli gündüzlü çalışıyor, dekoru için bile günlerce düşünmek zorunda kalacağı oyunların sahneye çıkmasını sağlıyordu. Bana Mahşeri Anlat, Bir Avuç Ateş, Altunizade Kültür Merkezi'nde oynandığında Hasan Nail Canat sahne arkasına çekiliyor, yaşının ve tecrübenin üzerine giydirdiği elbisenin ölçüsünü alıyor, oyunculuğuna hasret izleyicileri kıramayarak sahneye çıkıyordu.
Vefat edeceği gün tiyatro kursları verdiği belediyenin makamlı bir müdürünün (ki bu talihsiz cümlenin belediye başkanı tarafından sarf edildiğini çok sonra üzüntüyle öğrendik!) Hasan Nail Canat'a ilettiği şu söz de uzun yıllarının bir hülasası gibidir: 'Canım şimdi başımıza masraf çıkarmasınlar. Oyun izlemek isteyen Şehir Tiyatrolarına gitsin. Söyleyin Hasan Nail Canat'a çocuk oyunuyla idare etsin!' Ve bir kez daha: 'Allah Rahmet eylesin!'
Üzülme Mehmedim her vade dolar
Hasan Nail Canat'ı tevazuu, insan kazanma ve onu sözsüz, hal ile eğiten yönüyle hatırlayacaklar. Evet, yollar bir gün yine kesişecek. Onu yakından tanıyanlar kendilerinde kalan önemli eserleri görünür kılacaklar. O kuru laflarla, siyasi nutuklarla değil, yürekten ve coşkuyla hatırlanacak. Son sözünü söylemiş ve gitmiş bir sanatçı bu sözü söylerken acaba neyi kastediyordu? Benim sözümü taşıyabilecek nesiller yetişti. Ben susacağım ama onlar konuşmaya devam edecek mi demek istemişti Hasan Nail Canat. Sanatın toplumları daha çok etkileyeceği, dijital çağın kirli akıntılarıyla zihinleri iğdiş edilecek gençlerin içine düştüğü girdap karşısında Hasan Nail Canat'ların sahneden popüler kültürün yıkıcı, yok edici hızına karşı duracaklarını mı söyleme istiyordu? Ben, Hasan Nail Canat'ın hayatının özetinin, söylemekten, seslendirmekten bıkmadığı 'Sakarya' şiirinde yer aldığını düşünüyorum. 'Sakarya, saf çocuğu masum Anadolu'nun/ Divanesi ikimiz kaldık Alah yolunun...' diye başlayan şiirin son bölümü de Hasan Nail Canat'ın bize bir vasiyeti gibi: 'Yüzüstü çok süründün ayağa kalk Sakarya' Belki bugün için durgun akan sular yarın daha da bulanacak. İşte o gün digital kıyametin üzerimize saldığı ateş toplarının karşısında hikmeti kuşanacağız. Ama bunun yolu galiba bir ömür onurlu duran sanatçıların yanında yer almaktan geçiyor. 'Biz' olmanın bir erdem olduğunu anladığımız gün 'öteki' diye bir ayrım olmayacak. Ve geriye, tebessümünü yüzünden eksik etmeyen beyaz sakallı bir delikanlının fotoğrafı kalacak. (Millî Gazete, 20.10. 2005)
Ömrünü sahnelerde kalabalıkların karşısında geçirmesine rağmen, yalnız bir sanatçı olarak bu dünyadan ötelere göçtü. Ardında binlerce talebe bıraktı. Çoğu şimdi onun sesini sahnelerde sürdürüyor. Bir ramazan günü yüzündeki her zamanki tebessümle aramızdan çıkıp gitti. Gidiş o gidiş. Son sözlerini bir gemide Sakarya Türküsü eşliğinde bizlere emanet etti. Eli kalbinin üstünde beyaz sakallı adam, konuşması için çağrıldığında "ben sözümü sahnede söyledim" dedi ve kitlelerin görüş alanından uzaklaştı.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



