Prof. Dr. M. Zeki Kuşoğlu: "Gelenekli sanatlarımız unutulursa, batılıların sanatlarına yöneliriz. Kendimize saygımızı kaybederiz, benliğimizi yitiririz. Başka milletlere hayranlık duyanlar, onlar gibi yaşarlar. Biz, Müslüman-Türk kimliğimizle yaşamalıyız."
ğuz Çetinoğlu: ‘Neler Söyledim, Neden Söyledim?‘ isimli kitabınızda; ‘En büyük arzum, geleneğe dayalı - klasik Türk-İslam Sanatları Fakültesi‘nin kurulduğunu görmek‘ diyorsunuz. Önce, neden diye sorayım. Sonra da bu fakültede hangi sanatlar öğretilmeli diyerek devam edeyim.
Prof. Dr. M. Zeki Kuşoğlu: Müsaade ederseniz abd-î âciz sorularınızın cevaplarına geçmeden önce birkaç hususu belirtmek isterim. Yaradılışım, almış olduğum terbiye, mensûbu bulunduğum İslâm inancı ve onun tasavvufî yönü benim, sizin sorularınıza cevap vermeme mâni ve üzülerek cevaplandırdığım şeyler. Burada ‘Ben‘ kelimesinden bile rahatsız oluyorum. Zirâ insanın yaptıklarını, yapmak istediklerini, kendini anlatması hepsi ama hepsi için vereceğim cevaplardan ruhum sıkılıyor.
Ne yazık ki içinde yaşadığımız yüzyılımız inancımızı, millî kimliğimizi, sanatımızı, bizim dışımızdaki dünyânın bizleri kendi dışlarında tutmaları, yok saymaları ve karşısında varlığımızı korumak adına bir gayret gerektirdiği için bizleri anlar gibi, ben ve biz demeye mecbur bırakmaktadır.
Ecdâdımız yaptığı eserleri için yalnızca bir Fâtiha beklemiştir. Ancak onun tevâzûsu birçok milletlerce anlaşılmamış, hattâ maksatlı olarak çarpıtılmış, öz sanatlarımız kopya olmakla ve bâzıları da başka milletlere mâl edilmişlerdir. Bir toplumu yüceltmek tabiidir ki başka toplumdan beklenilemez. Ancak hakkını yemek de insanlığa yakışmaz.
Ben veya benim gibiler (benliğimize lânet) her alanda hakkı yenilen milletimizin haklarını korumak adına ortaya atıldık. Haklarımızı sonuna kadar müdafaa edeceğimize yeminliyiz. Bizim hak ve adâlet anlayışımız Roma Hukuku‘na benzemez, cihanşümuldur. Evrenseldir. Bu maksatla çıktığım tek yol yardımcım Allah (C.C.)‘tır. Gayret bizden Tevfik O‘ndan.
Şimdi sorularınıza cevap vermeye çalışayım.
Gelenekli Türk sanatları konusunda aranılan bilgiler ancak ve sâdece, ansiklopedik sözlük ölçüsünde bulunabiliyor. Bulunabilen bilgilerin çoğu da yalan ve yanlıştır. Hattâ bâzılarının adları bile belirtilmemiştir.
Eksikliklerin ve yanlışların sebebi; kendi sanatlarımızı yeterince incelememiş olmamızdır. Batılıların yazdıklarından öğrenmeye çalışıyoruz. Onlar da eksik ve yanlış yazıyorlar. Bâzılarını da hiç yazmıyorlar.
Sorunuzun 2. bölümüne cevabım ise şöyledir: Bütün klasik sanatlarımız.
İsim vermek gerekirse, önem sırasına göre değil de rast gele söyleyeyim: Sedefkârlık, hat sanatı, tesbih, mühür, fincan zarfları, savat, tepelikler, kalemkârlık, takı, buhurdanlıklar, kemer ve tokalar, gümüş kakma, kuşak ve şallar, telkârî tombak, ebrû, baston, Mushaf mahfazaları, bâzûbentler, lüle, kilim, güherse, keşkül-i fukara, ibrikler taş işçiliği ve diğerleri. ( Bunların bir kısmı konu, bir kısmı tekniktir. )
Mehmet Şadi Polat: Sözüm; bu ülkeyi sevenlere derken neyi düşünüyordunuz, neler söylediniz ve neden söylediniz?
Kuşoğlu: Hazret-i Muhammed (s.a.v.) bir Hadis-i Şerif‘lerinde ‘Seyüdül kavi hadimuhum - Kavmine hizmet edenler o kavmin efendileridir.) der. Kavmine, milletine hizmeti benlik duygularının önüne koymayan insanlar, ‘ben‘ merkezli insanlardır. Onlar, tıpkı Kur‘an-ı Kerîm‘de; ‘Onların kalpleri mühürlüdür, dediklerimizi anlamazlar der. ‘Biz de eğer tohum ekilecekse ki o tohumun verimli olması için sözümü bu ülkeyi sevenlere yönlendirmeyi düşünmüştüm. İsterseniz bunu bir başka misalle destekleyelim. Hepimiz biliriz yağmur rahmet‘tir. Bu yağmur taşa fayda verir mi? Peki toprağa düşerse ne olur? Onun da cevabı açık, herkes bilir. İnşaallah doğru düşünmüşümdür ve faydalı olmuşumdur.
Polat: ‘Bazılarına göre değişik olsa bile, iyilik ve iyi insan târifleri sıkça yapılan ve çoğumuzun katıldığı târifler arasındadır. İyi insan nefsi ile kavgalı, çevresi ile barışık olandır.‘ Derken neyi, anlatmaya çalışıyorsunuz?
Kuşoğlu: ‘Bazılarına göre değişik olsa bile, iyilik ve iyi insan târifleri sıkça yapılan ve çoğumuzun katıldığı târifler arasındadır.‘ Yukarıda gördüğümüz başlıkla bir târif de ben yapmış bulunuyorum. Belki biraz izaha muhtaç ama, kısaca dilimin döndüğü, kalemime yansıdığı kadar anlatmaya çalışayım.
İyi insanı, nefsi ile kavgalı çevresi ile barışık olarak târif edebilirim. Nefsi ile kavgalı olmak aynı zamanda nefsi ile barışık demektir. Esas kavga, sonuçta kendi ve çevresi için zararlı, bâzen de başkalarına zararlı olacağını bildiği şeyden kişinin sakınmasıdır.
Öyle şeyler vardır ki onların kişiye ait olması, öyle şeyler vardır ki ortak kullanılması gerekir. Nefsimizin gemi, kaynağı inancımız olan aklımızdır, mantığımızdır. Nefsine hâkim olmayan insanın, üzerinde binicisi olmayan aygırdan farkı yoktur.
Nefsin arzuları çoktur. Önceleri başını sokacak kadar bir yuva isteyen nefis, daha sonraları haddini bilmeyenlerce hak edip edilmediği düşünülmeden otomobil, yazlık, uçak, özel ada ve havaalanına kadar varabiliyor. Emeksiz yeme, nefsine hükmetmeyen zavallılara has bir davranıştır. Nefsine hak ettiğini veren insan ise nefsi ile barışık insandır.
Çetinoğlu: Gelenekli sanatlarımızın öğretilmesinin toplumumuza kazandıracakları ve genel olarak sanat öğrenmenin, bir sanatla ilgilenmenin insan karakterine etkileri hakkında bilgi lütfeder misiniz?
Kuşoğlu: Millet olarak tarih yapıyoruz, tarihi yazmıyoruz. Sanat icra ediyoruz, sanatımızı yazmıyoruz.
Yazanlar yazdıklarını değerlendiremiyorlar. Mârifet iltifata tâbidir. İltifat görmeyen mârifetler, gelişmez. Gelişememekle kalmaz, geriler ve yok olur. Gelenekli sanatlarımız unutulursa, batılıların sanatlarına yöneliriz. Kendimize saygımızı kaybederiz, benliğimizi yitiririz. Başka milletlere hayranlık duyanlar, onlar gibi yaşarlar. Biz, Müslüman-Türk kimliğimizle yaşamalıyız.
Türk-İslam Sanatları Fakültesi kurulursa, sanatkârlarımızın eserleri değerlenir, yeni sanatkârlar yetişir, sanat araştırmacıları, sanat tarihçileri daha ciddî çalışmalara yönelirler. Çalışmaları kamuoyunun bilgisine sunulur. Bizi biz yapan değerlerle kendimize güvenimiz artar ve biz olarak dünyada var oluruz.
Çetinoğlu: Türk sanatı ve medeniyetinin genel olarak batılılar nezdindeki konumundan söz eder misiniz?
Kuşoğlu: Medeniyetlerin kaynağının din olduğu hepimizce mâlûmdur. Ancak zaman ve mekân içinde değişen (gelişen demiyorum. Zira her değişme, gelişme olamıyor) şeyler, işin aslını, çıkışını yâni kaynağını unutturduğundan, insanlar yaşadıkları yeri ve zamanı, kendilerini meydana getiren unsurlar olarak görüyorlar.
Bu gün adına ‘Batı medeniyeti‘ denilen şeyin de kaynağı unutulmuş. Sanki her şey bu kıt‘a Avrupası‘nda vücut bulup şekillenmiş gibi benimsenip kavranır olmuştur. Batılı, her şeyin kendi eseri olduğuna inanıyor.
Batılı dostlarımız eğer düşünseler, medenî hukuklarının, aile hukuklarının, törelerinin kaynağının İncil olduğunu, düşünseler hemen bulacaklar. (İncil nerede mevcut buldu? Hz. İsa kim?)
Eğer düşünseler, endüstrilerini, fizik ve kimya birimlerinin bütün çözümlerinin bir sıfır (0) sâyesinde olduğunu ve bunu da doğuya borçlu olduklarını, düşünseler... hemen bulacaklar.
Batılı dostlarımızın doğuluları diyet borcu olduğunu, bunu da ödemeleri gerektiğini söylemek istemiyorum. Ancak... ancak... ancak:
‘Gururlanma batılı, peygamberin bile doğulu‘ Demekle yetiniyorum.
Batılılar, doğuluları birbirine düşürerek, kullanarak kendi refah ve mutluluklarını başkalarının felaketlerinden meydana getirmelerinden dolayı onları kınıyorum.
Polat: ‘Ölüm ve mikrop insanlığa en büyük lütuf‘ ifâdenizle bir kurtuluşu mu anlatmaya çalışıyorsunuz?
Kuşoğlu: Buyurun sizlerle yüksek sesle düşünelim. Eğer ölüm olmasaydı neler olurdu diye. İnsanlar ölmeyecek, balıklar ölmeyecek, kuşlar ölmeyecek. Veya şöyle düşünelim. Havada uçanlar, yerde her türlü bildiğimiz canlı, buna insan da dâhil ve denizde balıklar ve deniz canlıları ölmeyecek.
İş böyle olsaydı ve bunlar ölmeseydi dünya daha dinozorlar devrinde tıklım tıklım dolacaktı. Tabii nasıl yiyecek bulacakları sorusu ayrı bir konu. İsterseniz bugünkü gibi büyük balığın küçük balığı yuttuğunu, yediğini düşünelim. Büyükler daha büyük küçükler yok olmuş. Sonuç en akıllı, canlı olan insanın, allem edip, kallem edip diğer canlıları yediğini, yok ettiğini düşünelim... İyi ki ölüm var. Düşünebiliyor musunuz bir milyon yıl önceki dedemizle bir arada yaşamayı. Çok romantik değil mi?
Çetinoğlu: Türk milleti olarak ortak paydalarımız olmasına rağmen zaman içerisinde değişen hayat (yaşama) tarzımız var. Değişimin sebep ve sonuçları hakkında neler söylemek istersiniz?
Kuşoğlu: Kendimizi tanımadığımız, üstün vasıflarımızı bilemediğimiz için batıya yöneliyoruz. Onlara özeniyoruz, hayranlık duyuyoruz ve batılılar gibi olmaya çalışıyoruz. Batılıları yeterince tanımadığımız için, onlar gibi olma yönündeki çalışmamızın sonucunda, ancak şekil olarak batılılaşıyoruz. Açık ifâdesiyle, yaptığımız taklitten ibâret. Taklitle bir yere yükselmek mümkün olsaydı, maymunlar en seçkin yaratıklar olurdu.
Türkçemizde; ‘Sizi tenzih ederim.‘ Diye sözümüz vardır. Tanıdığım tanımadığım şahsiyet sâhibi, Türk-İslam kültürünü özümsemiş ve yaşayan insanlarımız elbette var. Sayıları hiç de az değil. Ben, milletimizin tamamı değilse bile, çoğunluğu böyle olsun istiyorum. Çünkü küresel kültürün baskıları karşısında Türk-İslam kültürü giderek gücünü kaybediyor. Direnme gücümüz eriyor.
Polat: Hep derler ya; Ah bir zamanlar - ah o bayramlar, o insanlar - şimdi nerede?‘ Sizce dünkü ve bugünkü bize neler olmuş?
Kuşoğlu: Yoldaki taşı, birinin ayağına çarpmasın diye bir kenara koyan, bir ekmek parçasını ezilip toprağa karışmasın diye yolun kenarına koyup bir başka canlının midesine gitmesini düşünen, onu nimet diye öpüp başına koyan, sadakasını gizli veren, vâsıtada kadına ve yaşlılara yer veren, eskimiş giysilerini birkaç kere tamir eden, gömleğinin kol ağzını ve yakasını ters yüz ederek kullanan, ayakkabısına yüzü yırtılana kadar birkaç kere pençe yapan, büyüğün elbisesini ortancaya, ortancanınkini küçüğe giydiren, aynı şekilde bir kitapla dört çocuğunu okutan dünkü bizlerdik.
Bugünkü bizleri sizlere nasıl anlatayım bilmem. Zaten siz de biz de kendimizi hep biliyoruz. Ama kısaca söylemem gerekir ise yukarıda saydıklarımızın tersini yapanlardanız diye özetleyebiliriz. Peki, ne fark eder diye soranlarınız olacaktır yeni yetenleriniz arasında. Bu sorunuza bir kaç soru ile cevap vereyim:
Kirli suyla vücudunuzu ve elbisenizi temizleyebilir misiniz?
Kirli hava ile nefes alarak ciğerlerinizi temizleyebilir misiniz?
Helâl haram birbirine karışmış ise kul hakkından nasıl korunacaksınız?
Şarlatan ve dalkavukların arasında kalmış iseniz hakikati nasıl bulacaksınız?
Tüm ölçüsüzlükler ölçü, tüm yanlışlar doğru ise, sizin ölçünüz ne olacaktır?
Çetinoğlu: Sayın Kuşoğlu; Türk Millî Eğitimi içinde gelenekçi sanatlarımızın öğretilmesi ve geliştirilmesi hakkında neler düşünüyorsunuz? Lise ve üniversite ders programlarında; Medeniyet Tarihi, Kültür Tarihi ve Sanat Tarihi derslerinin yeterli ölçüde olmayışının eğitim çağındaki gençlerimiz üzerindeki olumsuz etkileri nelerdir?
Kuşoğlu: Bu sorunun cevabı çok geniştir ve bu konu hakkında çeşitli konferanslar verdim. Ama kısaca anlatmamız gerekirse; Bir kere sorduğunuz Medeniyet Târihi veya Kültür Târihi dersleri yoktur. Gelenekçi sanatlarımız bizim çok uzun bir geçmişi olan millî sanatlarımızdır. Millî olmayan hiçbir şey milletler arası olamaz. Bunların öğrenilmeleri sonucu Çağdaş Türk Sanatları‘nın önünü açacak kimlikli ve kişilikli sanat uygulanacaktır. Öğrenilmesinin en önemli bir başka boyutu ise, ecdâdın bu güne kadar yaptığı eserlerin ebed müddet ayakta kalabilmesi için bakıma ihtiyacı olacak. Açıkçası; Restorasyon (Aslına uygun onarım). Bir şey daha; ben bu yabancı kelimelere bir türlü ısınamadım. Sanki vücudumda bulunan yabancı bir madde gibi! Bizim derdimiz gençlerimizin kendilerini tanıyamamalarıdır. Kendini tanımayan insan kendisine güvenemez. İnsanoğlunun fıtratında vardır. Birilerine güvenmek, birilerine sığınmak ister. Bizler; ‘Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz.‘ demiş olmamıza rağmen, bizi kendilerine kul-köle etmek isteyen batılılara hayranlık duyuyoruz. Hayranlığın sonu korkarım ki onlara kul olmaktır.
‘Eğitim sistemimiz bizden bizi saklıyor‘
Çetinoğlu: ‘Eğitim sistemimiz bizden bizi saklıyor.‘ diyorsunuz. Bu cümleyi açıklar mısınız?
Kuşoğlu: Eğitim sistemimiz; sanatımızı öğretmiyor, tarihimizi öğretmiyor, edebiyatımızı öğretmiyor. Dilimizi, kültürümüzü, hasletlerimizi, müziğimizi, folklorumuzu öğretmiyor. Bizi bizden saklıyorlar. Bu şiddette vurgulamak çok doğru değil ama, sonuçta bu öğretilerle biz, biz olamıyor başkalarının hayranı oluyor isek, konu yeniden değerlendirilmelidir.
Çetinoğlu: Saklamanın sebep ve sonuçlarını da belirtir misiniz?
Kuşoğlu: Sebebi, bizi bizden saklayanlar, mensubu olduğu milleti tanımıyor. Batı kendisini tanıttığı için batıya hayran oluyor. Sonuçta biz, bizden uzaklaşıyoruz.
Çetinoğlu: Genel kabul görmüş bir görüşe göre; Türk kültürünün temelinde İslâm vardır. Siz de "Medeniyetlerin kaynağının din olduğunu" yazıyorsunuz.
Kültür millî, medeniyet beynelmilel olduğuna göre; medeniyet ve kültür kavramlarının kesişme ve ayrışma noktaları nasıl belirlenir?
Kuşoğlu: Kültürler birleşir medeniyeti meydana getirir. Müslüman Türk topluluklarının ortaya koyduklarının adı da Türk-İslâm medeniyetidir. Burada kelimelerin mânâ bakımından içlerinde neler barındırdığına bakmak lâzımdır. Ayrıca dün medeniyet dediğimiz şeye yakın zamanda kültür demeye başlamışız ve içini de yeterince dolduramamışız.
İnsan, Charles Darwin‘in iddia ettiği gibi, gelişmiş hayvan değildir.
Çetinoğlu: Siz, ‘insâni, ağyarını mâni târifi nedir?
Kuşoğlu: İnsan, beden ve ruhtan (ten ve candan) oluşan sosyal bir varlıktır. Sosyal varlık olma özelliği; hemcinsleriyle birlikte uyum içerisinde yaşayabilmekten, yardımlaşabilmekten, varlık sebebini ve görevlerini, nereden gelip nereye gideceğini bilebilmekten ileri gelmektedir. Aynı zamanda; bilen, yapan, eden, değerleri olan, tavır takınan, önceden görüp tâyin eden bir canlıdır. Konuşma ve düşünme yeteneği vardır. İrâde ve duygu sâhibidir. İster, reddeder, sever, nefret eder, sevinir, üzülür, ağlar, güler. İnanır, hayâ ve ahlak sâhibidir. Sorumludur. Ve nihâyet bütün canlılar gibi ölümlüdür. İnsanın varlığı; biyolojik ve psişik varlığa indirgenemez.
Dünyadaki en üstün yaratık insandır. İnsanla mukayese edilebilecek bütün canlılar kendisinden geri ve aşağı varlıklardır. İnsanın üstünlüğü, bedenî kabiliyetlerinden, maddî özelliklerinden gelmemektedir. İnsanı diğer canlılardan üstün kılan onun psikolojik yapısı ve özellikleri... akıl ve ruh gücüdür. İnsan, yaratılıştan sâhip olduğu üstünlüğün şuuru ve liyakati içerisinde olmakla yükümlüdür. İnsan, Charles Darwin‘in iddia ettiği gibi, gelişmiş hayvan değildir.
Prof. Dr. Mehmet Zeki Kuşoğlu kimdir?
1943 yılında Gaziantep‘te dünyaya geldi. Geniş aile çevresinde gelenekli sanatlarımızın çoğu icra edildiği için, o da sanata küçük yaşta ilgi duymaya başladı. 1949 yılında ailesiyle birlikte İstanbul‘a yerleşti. Üniversiteye kadar olan hayatını ve ailesinin hikâyesini şöyle anlatıyor; ‘1943 yılında Gaziantep‘de Yazıcık semtinin Câbi mahallesinde dünyaya gelmişim. Çocukluğum, ailem içinde icra edilen, bugün adına gelenekçi sanat dediğimiz güzel sanat eserlerinin arasında geçti. Bunlar kilimcilik, kuşakçılık. Antep işi nakış, marangozluk, haratlık, taş ve bakır işçiliği idi. Annem Zekiye Hanım Antep‘in Üzüme doymaz ailesine, Babam Mehmet Kuşoğlu da Cücükler ailesine mensuptu. Babam, Antep müdafaasında bulunmuş muharip gazilerdendi. Babamın medrese tahsili vardı. Yemenici idi. Yemeni Gaziantep‘de ayağa giyilen üstü deri, altı köseleden yapılmış bir nevi ayakkabı idi. Yemeninin şeftali ve siyah renkli olanları vardı. Yemeniler sıhhî ve kullanışlıydılar. Annemin okuma yazması yoktu, yedi yaşında iken terzi çıraklığına başlamıştı. O‘nun prova dahi yapmadan elbiseler dikmesi herkesi hayrete düşürürdü. Kendisi bir tahsil yapmadığı için benim okumamı çok istemişti. 1949 yılında İstanbul‘a yerleştik. İlk ve Orta tahsilimi Davut Paşa İlk ve Orta Okulu‘nda, liseyi de Atatürk Erkek Lisesi‘nde tamamladım.‘
1964‘te Devlet Tatbikî Güzel Sanatlar Yüksek Okulu‘na (Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarımı), sonra Millî Eğitim Bakanlığı bursunu kazanarak grafik tasarımı için Almanya‘ya gitti. 1965-1969 yıllan arasında Hessen eyaleti Kassel Devlet Güzel Sanatlar Akademisi‘nde master yaptı. Almanya yıllarında Avrupa müze ve kütüphanelerinde yaptığı gözlem ve incelemelerinde Türk, İslâm ve Doğu sanatlarına ayrı bir ilgi duydu. 1970 yılında yurda döndüğünde en büyük arzusu Selçuklu ve Osmanlı sanatlarını incelemekti. 1971 yılından beri 37 yıl görev yaptığı, bugün adı Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi olan kurumdan öğretim üyesi iken emekli oldu. Bugün gönüllü olarak mesleklerini icra ederken ayrıca okullarımızın ders programlarında bulunmayan Madalya Heykeltıraşlığı yapmaktadır.
Dönemin hayatta kalmış bütün sanatkârlarıyla ilişki kurdu. Böylece pratiğinin yanı sıra teorisini de ilerletti. Özellikle ahşap, taş ve mâden sanatlarıyla ilgilendi. Onların çağdaş yorumlarıyla yurt içi ve yurt dışında; ABD, Almanya, Fransa, Hollanda, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve diğer ülkelerde, yetmişe yakın şahsî ve karma sergi açtı. Sayıları iki yüzü bulan çeşitli makaleler yayımladı. makaleleri yurt içinde İlgi, Lâle, Türk Edebiyatı, Boğaziçi, Köprü, Türk Dünyası Tarih gibi dergilerde yayınlandı. Milletlerarası ve millî kongrelerde yüzü aşkın konferans verdi, tebliğler sundu, röportajlar yaptı. gelenekçi sanatlarımız dalında yılın en başarılı sanatkârı seçilen Kuşoğlu‘nun bugüne kadar aldığı ödüller, yayınladığı kitaplardan bazıları şunlardır.


