MİT, özellikle Ergenekon sürecinde Emniyet‘in yaptığı sızdırma, yönlendirme ve manipülasyondan haberdardı. Uzunca bir süreden beri Emniyet‘teki çalışmalar kontrollü bir biçimde izleniyordu. Milli İstihbarat‘a göre, Emniyet adeta her alanda koza örmüştü.

Analiz Haber / Gökçen Göksal

Türkiye‘de ‘istihbarat‘ denilince akla ilk olarak Genelkurmay‘ın gelmesi hiç de anormal değil. Devletin kurucularının asker kökenli olması, istihbarat faaliyetlerinin de askerin gözetimi ve denetimi altında yapılmasına neden oldu. MİT‘in önceli olarak kurulan Millî Emniyet Hizmeti Riyâseti, Mustafa Kemal‘in direktifiyle 1926 yılında dönemin Genelkurmay Başkanın Fevzi Çakmak tarafından kurulmuş, başkanlığına yine bir asker olan Şükrü Ali Ögel getirilmişti. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren bu işleyiş bozulmamış, 1992 yılına kadar MİT‘e ‘Müsteşar‘ olarak hep üst rütbeli subaylar atanmıştır. Kökleşen bu gelenek nedeniyledir ki, MİT her dönem Genelkurmay‘ın denetimi ve etkisi altında kaldı.

İstihbarat‘ta da askeri vesayet

Bu ilişki nedeniyle MİT ve Genelkurmay uzun yıllar birlikte uyum içinde çalıştılar. Genelkurmay‘ın MİT‘in üzerindeki bu etki yakın zamanda en gözle görülür biçimde 28 Şubat döneminde yaşandı. 28 Şubat döneminde MİT‘e yakınlığıyla bilinen gazeteciler, darbeci klikle sıcak temas içinde oldu. 28 Şubat‘ın önemli aktörlerinden dönemin Jandarma Genel Komutanı olan Teoman Koman da 1988 - 1992 yılları arasında MİT Müsteşarlığı yapmıştı. Genelkurmay‘da istihbarat faaliyetlerin yoğun olarak yapıldığı birim jandarmaydı. Türkiye‘de bir döneme kadar Jandarma‘nın istihbarat çalışmaları MİT‘in ve Emniyet‘in önünde seyretti. Jandarma istihbaratın uzun yıllar ezici bir üstünlüğü oldu. 28 Şubat döneminde de Jandarma bu etkisini kullandı ve başrol oyuncusu oldu.

Genelkurmay ve MİT‘in iç içe geçmiş bu yapısı 1970‘lerden sonra sivil siyaseti rahatsız etse de yapılabilecek çok fazla bir şey yoktu. 1980 askeri darbesi bu ortaklığın bir başka meyvesi oldu. Darbenin sembol ismi Kenan Evren‘in kızı Şenay Gürvit ve damadı Erkan Gürvit‘in de MİT‘te çalışıyor olmaları tesadüf değildi. Demirel‘in Cumhurbaşkanlığı döneminde Teoman Koman‘dan sonra asker olmayan ilk MİT müsteşarı olarak Sönmez Köksal‘ı ataması oldukça manidardı. Demirel daha önce askeri darbelerde açıkça taraf olan ve darbeleri kendisine bildirmeyen MİT‘in iç dinamiklerini iyi biliyordu. Demirel‘in bu girişiminin ne derece başarıya ulaştığı tartışılır. 28 Şubat sürecinde dönemin MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun‘un Teoman Koman‘la yakın ilişkisi herkesce malumdu.

MİT ve Genelkurmay arasındaki bu ilişki, sivil siyaseti başka bir arayışa itiyordu. Emniyet, MİT ve Genelkurmay tarafından bilinçli olarak güdük bırakılmış, taşralı gözüyle bakılmıştı. Bunu en iyi Emniyet mensupları biliyordu. Emniyet teşkilatı genelde 80‘lerin sonundan özelde ise 28 Şubat‘ta doğal olarak askere karşı bir konumda hareket etti. Sivil siyaset, MİT‘in Genelkurmay arasındaki sıkı ilişkiyi biliyordu. Geriye bir tek Emniyet Teşkilatı kalmıştı. Oraya yüklenildi. Dönemin Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu‘nun başına gelenler Emniyet İstihbarat‘ının konumunu özetliyordu. Özel Hârekat‘ın elindeki silahların Genelkurmay tarafından alınması da başlı başına bir had bildirmeydi. Emniyet böyle bir ortamda sivil siyasetin sığınağı oldu. Teşkilat içindeki bu bakir alan, değerlendirildi. Ve Emniyet içindeki denge zamanla tek taraflı olarak bozuldu.

Emniyet‘teki dengeler ve yeni arayışlar

Bozulan bu denge, ilk etapta iktidar için faydalı olsa da, daha sonra iktidara yol haritası çizilmek istenince bozuldu. İktidar Emniyet içindeki güç dengesini yeniden eşit olarak dağıtamayacağını anlayınca, yönünü MİT‘e çevirdi. Ergenekon süreciyle MİT‘in içindeki Genelkurmay etkinliği kırılmış, ortam müsait hale gelmişti. MİT‘in içindeki otoritesini kaybeden askerin yerini henüz kimse doldurmamıştı. İktidar bu boşluğu kendi lehine doldurmak istedi. Hakan Fidan bizzat Başbakan Erdoğan tarafından özel olarak hazırlandı ve MİT Müsteşarlığı‘na atandı. İddialar o ki; MİT, özellikle Ergenekon sürecinde Emniyet‘in yaptığı sızdırma, yönlendirme ve manipülasyondan haberdardı. Uzunca bir süreden beri Emniyet‘teki çalışmalar kontrollü bir biçimde izleniyordu. Milli İstihbarat‘a göre, Emniyet adeta her alanda koza örmüştü.

Seçimlerin öncesinde Deniz Baykal ve MHP‘li yöneticilerin basına sızan görüntülerinin de kim tarafından servis edildiği hep tartışma konusu oldu. Görüntülerin kayıt edilmesinde kullanılan kamera ve dinleme cihazlarından bu görüntülerin nasıl ve ne şekilde elde edildiğinden hareketle bu konuda da Emniyet işaret edildi. Kimilerine göre, AKP‘li milletvekili ve bürokratlar için de benzer bir ‘kaset süreci‘ başlatılacaktı. Kulislerde hep, Emniyetin arşivleri bu tür bilgi ve belgelerle dolu olduğu, Baykal ve MHP‘lilerin başına gelenlerin iktidar partisi için de mümkün olacağı konuşuldu.

İstihbarat‘ta MİT‘e koordinasyon rolü

Bütün bunların neticesinde, siyasi iktidar Emniyet‘te kaybolan güç dengesini yeniden dizayn etme kararı aldı. Bu durum Emniyet içindeki yapının dikkatinden kaçmadı. Uzunca bir süreden beri MİT ve Genelkurmay‘a karşı sıklet merkezi olan Emniyet‘teki yeni güç odağı artık öyle kolay yutulacak bir lokma değildi. Ancak zaman içerisinde Milli İstihbarat Teşkilatı ön plana çıkarılmaya başlanmıştı. Önce istihbaratta MİT‘in koordinatörlüğüne yönelik adımlar atılmaya başlandı. Bu amaçla da Ankara Gölbaşı‘nda kurulu bulunan Genel Kurmay Elektronik Sistemleri (GES) birimi MİT bünyesinde yeni kurulan daire başkanlığına alındı. Gölbaşı‘nda arazi genişletme çalışmalarına da başlayan MİT, bir taraftan bu bölgede adeta büyük bir ‘anten tarlası‘ oluşturacak adımları atmaya hazırlanırken, diğer taraftan da Yenimahalle yerleşkesini şehir dışına taşımayı kararlaştırmıştı. İstihbarat kurumlarının koordinasyonunda MİT‘e merkezi bir rol biçilmiş ve Emniyet ve askeri istihbaratın üzerinde konumlandırılmak isteniyordu. Bütün bu gelişmeler istihbarattaki derin savaşın kıvılcımı olacaktı.

Önce PKK ile yapılan Oslo görüşmeleri basına sızdırıldı, daha sonra da istihbarat faciasına dönüşen Uludere‘deki bombalama patlak verdi. Bu son gelişmeleri yorumlayan uzmanlar, bu olayların tesadüf olamayacağına dikkat çekiyordu. Hedefte hep Milli İstihbarat Teşkilatı ve bu teşkilatın Müsteşarı Hakan Fidan vardı. Buna karşın Başbakan‘dan Başbakan Yardımcıları‘na, bakanlara, AKP üst düzey yöneticilerine kadar iktidar sözcüleri Hakan Fidan‘ın yanında yer aldı. Sadece söylemlerle değil, aynı zamanda soruşturmalara karşı ‘koruma kalkanı‘ olarak görülebilecek yasal düzenleme süreciyle de Hakan Fidan‘ın arkasında duruldu.

Satranç tahtasında karşılıklı hamleler

MİT Müsteşarı Hakan Fidan‘ın KCK soruşturmasında ‘şüpheli sıfatıyla‘ ifade vermeye davet edilmesi de bu savaşın saklanamaz boyutlara ulaştığını gösterdi. Öyle ki, derin savaş artık gazetelerin manşetlerini, ekranların son dakikalarını ipotek altına aldı. Akşam-sabah hatta neredeyse saat başı karşılıklı hamlelerin yapıldığı satranç oyununa dönüşen gelişmelerin merkezinde ise İktidar Partisi, MİT, Özel Yetkili Savcılar ve Emniyet‘in içerisinde ‘yeni güç odağı‘ olarak oluştuğu ifade edilen ‘cemaat‘ yerini aldı. Öyle ki, ‘cemaat‘e yakınlığıyla bilinen medya organları ile Başbakan‘a yakınlığı ile bilinen medya organları karşıt saflarda konuşlandı. Bu karşıt saflaşmada bir grup doğrudan Hakan Fidan‘ın yanında tavır korken, öbür grup karşısında kendisini gösterdi. Safların giderek daha da sıkılaşacağından şüphe yok. Hükümetin son olarak KCK soruşturmasını yürüten 9 Emniyet Müdürü‘nü görevden alması, bu savı daha da güçlendiriyor.

Toplumsal tedirginlik tetikleniyor

Kamuoyunda derin izler bırakan bu sürecin kolay kolay dinmeyeceği genel kanaat olarak beliriyor. Kimine göre iktidarı oluşturan siyasi ve toplumsal unsurlar arasında, kimine göre de devletin istihbarat birimleri arasında ciddi bir hesaplaşma var. Görünen o ki, oyun henüz yeni başlıyor. Adeta karşılıklı güç gösterisine dönüşen ilk hamlelerin devlet ve toplum üzerinde bıraktığı derin izler düşünüldüğü zaman, sonraki hamlelerin sonucunu düşünmek bile toplumsal tedirginliği tetikliyor. ‘Bu işin çivisi çıkmış‘ algısı ve bu tedirginliğin adım adım güven bunalımına dönüşmesi belki de bu ülkeyi bekleyen en büyük tehlike. Zira, bu millet yeni bir korku tünelinden geçmeyi kaldıracak durumda değil...

Muhabir: Haber Merkezi