Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Basın Danışmanı Kemal Öztürk'ün Beyoğlu, İstanbul ve Osmanlı'nın yaşadığı batılılaşma/modernleşme serüvenini Pera Palas otelinin üzerinden anlattığı ''Pera Palas'' adlı belgeseli, Kültür AŞ'nin katkılarıyla ''Pera Palas Beyoğlu'nun Batılılaşma Hikayesi'' adlı belgesel kitap olarak yayımlandı.
Kültür AŞ'nin ilk belgesel kitap çalışması olan ''Pera Palas Beyoğlu'nun Batılılaşma Hikayesi'' adlı kitap, Pera Palas Oteli'ni merkez alarak, İstanbul ve özellikle de Beyoğlu'nun daha önce hiç yayımlanmamış fotoğraf kareleri eşliğinde görsel bir şölen sunuyor.
Kemal Öztürk, ''Öteki İstanbul'', ''Beyoğlu'nun Adı PERA İken'' ve ''Beyoğlu'ndan Arta Kalan'' başlıklarıyla üç bölüm halinde hazırlanan kitabın önsüzünde, belgeselin yapım süreci hakkında bilgi verdi.
Öztürk, 1999 yılında Kanada'da kaldığı günlerde dünyanın en uzun caddesi diye anılan Yonge üzerinde bir kafeteryada otururken, Toronto şehrinin ve bu caddenin kendisine nasıl bir hikaye anlattığını sorduğu İngiliz kökenli Kanadalı öğretmeninin, ''Bir şehir ve cadde nasıl hikaye anlatabilir ki?'' şeklinde yanıt verdiğini kaydetti.
Öğretmenine İstanbul'da Bizans surlarının dibinde kahve içerken, Roma'nın geride bıraktıklarını, Galata Kulesi'nde Cenevizlerin deniz hikayelerini, Arap Camii'nde Emevi fetihlerini ve Ayasofya'da Fatih'in hikayelerini dinleyebileceğini anlattığını ifade eden Öztürk, şöyle devam etti:
''Bir şehrin, üç imparatorluğun tüm hikayelerini bedenine sindirdiğini ve kendisini keşfetmeye gelen herkese bunları cömertçe anlattığını söylediğimde derin bir iç çekti dostum. Doğduğu ve büyüdüğü şehir Toronto bir anda çorak gelmişti ona. Kanadalı dostum, o zaman benim İstanbul'u neden özlediğimi, özlemimi gidermek için Chapters İndigo kitapçısına gidip, büyük boy İstanbul albümlerindeki fotoğraflara dokunarak, nasıl özlemimi dindirmeye çalıştığımı anlayabildi. İstanbul'a olan tutku ve özlemim öylesine derinleşmişti ki o gurbet yıllarında rüyalarımda çocuklarım ve ailemin yanı sıra Taksim'i, tarihi yarımadayı, Üsküdar'ı ve vapurları gördüm. Bir şehri rüyalarında görecek kadar özleyen başka biri var mıdır bilemiyorum, ama hiç bir zaman bu rüyaları yadırgamadım.''
Kanada'da dil eğitimini tamamladıktan sonra Kuzey Amerika'da büyük bir yolculuğa çıktığını anlatan Öztürk, doğudan batıya bütün kıtayı geçtiğini, her şehirde bir iki gün kaldığını, gördüğü onlarca şehri istemeden de olsa hep İstanbul ile kıyasladığını anlattı. Kemal Öztürk, duygularını ''New York ve San Francisco biraz olsun bana İstanbul'u hatırlattı. Ama benim şehrim çocuksu bir sevinç ve duygusallıkla, hepsinden daha güzel geldi bana'' sözleriyle ifade etti. Öztürk, 2000 yılında İstanbul'a döndüğünde yudum yudum içermiş gibi sürekli şehrin sokaklarında dolaştığını belirterek, şunları kaydetti: ''Boğaz Köprüsü'nden geçerken farkında olmadan hep aynı hareketi yapardım. Arabanın camını açıp, güneş gözlüklerini çıkarıp, Sultanahmet tarafına bakarak, 'Var mı böyle güzel şehir?' derdim. Bunu o kadar çok yaptım ki çocuklarım ve yeğenlerim bunu ezberlediler ve yıllarca onlar da aynı şeyi yaptılar.''
Yazarlar Birliği'nin ödülü bizi mutlu etti
Belgeselin bir televizyon kanalında gece yarısından sonra yayınlandığını ve düşük reyting aldığını, gazetelerin belgeselden bahsetmediğini ve hiç olay olmadığını anlatan Öztürk, buna karşın Türkiye Yazarlar Birliğinin 2001 yılında ''En İyi Belgesel Ödülü''nü aldıklarında çok mutlu olduklarını belirtti.
Kültür AŞ Genel Müdürü Nevzat Bayhan'ın bu belgeseli İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında ''belgesel kitap'' olarak yayımlamayı teklif ettiğini anımsatan Öztürk, teklifi çocuksu bir heyecanla kabul ettiğini ve çalışmalara başladığını anlattı.
Bu belgesel kitabın, kendisi gibi yeni eserler vermeye zamanı ve imkanı olmayan ''eski'' bir belgeselci için avunma vesilesi olduğunu vurgulayan Öztürk, ''Hiç olmazsa bu vesileyle İstanbul külliyatına yazılı bir not düşmüş olmak da ayrı bir bahtiyarlık'' dedi.
Bayhan'ın görüşleri
Kültür AŞ Genel Müdürü Nevzat Bayhan da kitap için yazdığı görüşlerinde İstanbul'un aynı coğrafyada, aynı topraklarda iki farklı kutbun, Doğu ile Batı'nın bir arada halvet olduğu bir şehir olduğunu ifade ederek, Pera'yı tanımanın İstanbul'u tanımak anlamına geldiğini, Pera'yı bilmenin, Batı'yı bilmek olduğunu kaydetti.
Bir semt ve bir şehrin bazen bir yapıyla, bir imajla bütünleştiğini ve anıldığını, kimi zaman da bir yapının semtin önüne geçip, o yerleşim alanının yüzü olduğunu vurgulayan Bayhan, yazısında şu görüşlere yer verdi:
''Pera Palas da Pera'nın yüzü olmayı hak eder. Başlı başına otel oluşu bile ötekine ait derin ipuçlarını ifşa etmeye yeter. Semtin görüntüsü ile Pera Palas'ın var oluşu, aynı mayadan beslenir. İstanbul'un ortak paydasında iki oluş birleşir. Otelin 18. yüzyılda başlayan öyküsü, Osmanlı'nın Batı'yı içine çektiği bir zamanı işaret eder. Ekonominin sosyal hayata etkisi, değişen yaşam tarzı ve iki kültürün yakınlaşmasından Pera Palas doğar. Kuşkusuz zamana tanıklık ettiği kadar, kişilerle paylaştığı anılar da önemlidir. Mustafa Kemal Paşa, oteli 1917 yılında iki kez ziyaret etmiş, Şişli'deki evine taşınana kadar Pera Palas'ta kalmıştır.
Pera Palas'ın hikayesi, tanıklıkların anıları, düşünceleriyle daha bir zengin hale geliyor. Bir semtini okumak, İstanbul'u tanımanın bir başka yoludur.''
"Her sokakta bir hikaye dinledim"
Kemal Öztürk, yurt dışından döndükten sonra iş bulmak için hazırladığı onlarca belgesel projesi içinde İstanbul'a olan tutkusunu artıracak ''Pera Palas, Bir Batılılaşma Hikayesi'' adını taşıyan belgesel projesinin kabul edildiğini ve 2001 yılının sonbaharında hazırlamaya başladığı belgeselde, Beyoğlu, İstanbul ve Osmanlı'nın yaşadığı batılılaşma, modernleşme serüvenini Pera Palas Oteli'nin üzerinden anlattığını belirtti.
Proje kapsamında 5 ay boyunca Galata ve çevresinde çekimler yaptığını, İstanbul üzerine onlarca eser okuduğunu vurgulayan Öztürk, böylece İstanbul'a olan aşkının görsellikten ve nesnellikten çıkıp daha da derinleştiğini, adeta tarihin içinde yaşamaya, her sokakta bir hikaye dinlemeye başladığını anlattı.
Çiçek Pasajı'nda bir zamanlar seslendirilen tiyatro repliklerinin yankısını duyduğunu, tarihi tünelde, o kısacık, 2 dakikalık yolculuk esnasında herkesten farklı olarak, bir zamanlar bu tünelde hayvanların nasıl taşındığını düşündüğünü kaydeden Öztürk, ön sözünde şu ifadeleri kullandı:
''Kısacası, şehre olan sevgim ve tutkum farklı boyutlar kazandı ve belgesel iş olmaktan çıkıp, başka bir şeye dönüştü. Günlerce sokak sokak gezdim, binlerce fotoğraf karesi taradım, saatlerce arşivlerde belge aradım, yüzlerce müzik parçası arasından belgesele en yakışanını seçmeye çalıştım. Hiç şikayetçi olmadım, hiç yorulmadım. Nihayet belgesel bittiğinde dünyanın en büyük zevklerinden birini, İstanbul'u kendi penceremden anlatmanın zevkini yaşadım.''


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



