Eskiden toplumsal bir cinnet veya şiddet olayı olduğunda uzun süren tartışmalar yapılırdı. Tartışmalar biter cinnet olayı soğurdu. Tartışmalarda önerilen çözümler de yaşananlar gibi unutulurdu. Bir sonraki mevzuya kadar olanların üstü örtülür, hafızalardaki yerini terk ederdi. Yeni bir cinnet hadisesinde tartışmalar tekrar başa sarılırdı. Şimdi öyle olaylar yaşanıyor ki bir mesele soğumadan bir diğeri patlıyor, tartışmalar çözüm önerme aşamasına gelmeden yeni olaya kanalize oluyor.
Mardin katliamının oluşturduğu kaygı ve tartışmalar kendinden öncekiler bitmeden gündeme düştü, daha adamakıllı konuşulmaya fırsat kalmadan gündemi başka şiddet ve cinnet olaylarına devretti. Artık şiddet olaylarının arkasından önerilen çözümleri ifade etmeye vakit bile kalmıyor. Bir yenisi gündemi işgal ediyor. Ülkenin geleceğini temsil eden gençlerimizin gireceği önemli sınav takvimini barındıran sınav haftasında ardı arkasına korkunç haberler geliyor. Eskiden yılda bir karşımıza çıkan cinnet hadiseleri artık haftada birden çok kez karşımıza çıkıyor. Hem de sınav haftası gibi önemli bir süreçte. Sınav arası cinnet... Fastfood cinnet...
Yeryüzünde kan dökecek ve fesat çıkaracak bir meyli içinde taşıyan insanoğlu şiddeti yanından hiç eksik etmedi. Hz Âdem'in oğlu kabilin ilk vesikasını kaydettiği şiddet insanın yakasını hiçbir zaman bırakmadı. Bırakmayacak da... Şiddet eğilimini insan fıtratının bir parçası olarak kabul etmek kimseyi freudçu yapmaz. Buna karşılık insan davranışlarını şiddet merkezinde yorumlamak sağlıklı bir akım değildir.
Şiddeti insan doğasının bir parçası olarak görmek onu kabul etmek onu önlemeye çalışmanın ilk basamaklarından biri olduğu düşünülebilir. Şiddeti toplumdan çıkarmak mümkün olmayabilir. Belki toplumun en küçük yapıtaşı ailemizden bile çıkarmak çoğu zaman çok zordur.
Yapılabilecek en önemli adım, şiddetini kendi hayatımızdan çıkarmaktır. Bir çiçekle bahar gelmez ama her bahar bir çiçekle gelir düşüncesinden hareketle önce kendi hayatımızdan şiddeti dolayısıyla cinnetin ilk aşamasını çıkarmalıyız. Şiddeti tüm ailemizden bile çıkarmış olsak, bu şiddetle karşılaşmayacağımız anlamına gelmez. Şiddet her zaman kapımızı çalabilir. Evde, okulda, işte, kamu alanlarında, trafikte vs... bireysel olarak yapılacak en önemli adım kendimizi şiddet olayının öznesi olmaktan uzak tutmak. Nesnesi olmamak için ihtiyatlı davranmak.
Bireysel çabalar çok önemli olmakla beraber toplumsal önleyici çalışmalara ağırlık verilmelidir.
Emniyet, adalet ve diyanet; koordineli çalışmalıdır
Emniyet ve adalet teşkilatları varoluş amacına uygun olarak suçun oluşumundan sonra devreye girmektedirler. Bununla birlikte bir takım önleyici çalışmalar yapmaktadırlar. Suç oluşmadan suçsuzluğu, şiddet oluşmadan şiddetsizliği, cinnet oluşmadan cinnetsizliği sağlamaya gayret etmektedirler. Fakat netice itibariyle ya içerik ya da yöntem eksikliği veya hatasından dolayı yetersiz kalmakta istenen neticeye ulaşılamamaktadır. Aynı şekilde paralel olarak eğitim teşkilatlarında da yapılan onca çalışmaya rağmen beklenen sonuçlara ulaşılamamakta gün be gün geri gidilmektedir. Gelen gün gideni aratmaktadır.
Her biri bir bakanlıkça temsil edilen bu teşkilatların daha isabetli çalışmalar yapması en önemli lüzumdur. Bununla birlikte bir teşkilat daha vardır ki yukarıda sayılan birimlerden daha önemli bir yere sahiptir.
Türkiye'de yaygın eğitimde en büyük pay sahibi olan diyanet teşkilatı. Maalesef koordineli çalışması gereken bu teşkilatlar toplumun gerçeğini özünde barındıran bu ana teşkilatı yok sayarak kendilerince yaptıkları çalışmalardan netice alamıyorlar. Belki de bu kucağı diyanet teşkilatları açmalı. Çünkü damlayan gözyaşı hepimizin, akan kan hepimizin, bozulan moral hepimizin, kaybolan gelecek hepimizin.
Önleyici çalışmaların önemi daha da artıyor. Koordinasyon ve işbirliğinin önemi daha da artıyor, şekli kurtaran çalışmalardan ziyade isabetli çabaların önemi daha da artıyor.
İsabet için insan tanımı tekrar gözden geçirilmeli, kâinattaki konumu tekrar hatırlatılmalı, eşrefi mahlûk sırrına mazhar, varoluşunun gayesine müdrik, hayatını anlamlandırmış bir dereceye yükseltilmeli.
Hak ile batılı ayırt edemeyen bir insan...
İnsan olmanın manasını anlamayan, anlayamayan, anlamak istemeyen, iyi ile kötüyü, faydalı ile zararlıyı, güzel ile çirkini, doğru ile yanlışı, adalet ile zulmü ez cümle hak ile batılı ayıramayan bir insan yetiştirmek bu ivmenin artarak devam etmesine ortak olmak demektir. Bu vebali yüklenmek istemeyenler insana verilmiş olan hazineleri hatırlatarak bunun hikmetini sorgulatmalı ve insanımıza kendini tekrar buldurmalıdırlar.
Çok önemli bir diğer ilke ise unutulmamalıdır: Bir seda bırakmaya programlı insan hoş bir seda bırakabileceği bir mecraya yönlendirilemeyince "seda olsun da hoşnutsuz olursa hoşnutsuz bir seda olsun" yanılgısına kapılma tehdidiyle karşılaşabilmektedir.
Tabii ki bunlardan önemlisi bireysel tutumlardır. Bizler değil, şu bu kurum değil, ben. Ben ne kadar hayatımdan çıkarabiliyorum şiddeti buna odaklanmalıyız. Dışarıda bu kıyamet devam edecek. Bu kadar özendirici etken varken (sinema, kültür, müzik vs...) bunu durdurmak çok güç.
Tedbir alınmazsa...
Eğer bireysel ve toplumsal tedbir alınmazsa aklını TESTEREyle sünnet ettirmiş, işe yarar kısmını HOSTELe atmış, diğer tarafını OLDMANa kiralamış, HATTORI HANZO metalini kaleme üstün gören, esfel-i safilinler yakamızı bırakmayacaktır. Dışarıda bu cinnet devam ederken ıslah çalışmaları en önemli önleyici faaliyet olarak ortaya çıkacaktır. Bunun için manevi değerleri kazandırmaya çalışan gençlik teşkilatlarının önemi bir kez daha öne çıkacaktır.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Kaynak: Ömer Akgül / Türkiye
Etiketler:



