Metin Yüksel ve mücadelesini, doğru anlayabilmek için, öncelikle yaşadığı zamanı, şartları ve Türkiye‘nin genel durumunu, iyi bilmemiz gerekir.  Özellikle de 1970-80 yılları arası Türkiye‘yi ve toplum yapısını, iyi bilmek gerekir.

Ellili yaşların üzerinde ve biraz İslami hassasiyeti olanlara, Müslüman Gençlik veya İslamcı Gençlik denilince, aklınıza ilk gelen nedir, diye sorulduğunda; kanaatime göre, en çok Şehid Metin Yüksel adı çıkacaktır. Metin Yüksel yaşadığı döneme damgasını vuran ender şahsiyetlerden birisidir, diye düşünüyorum. Metin Yüksel ve mücadelesini, doğru anlayabilmek için, öncelikle yaşadığı zamanı, şartları ve Türkiye‘nin genel durumunu, iyi bilmemiz gerekir.  Özellikle de 1970-80 yılları arası Türkiye‘yi ve toplum yapısını, iyi bilmek gerekir. O dönem Türkiye‘sini şöyle özetleyebiliriz:

Anadolu coğrafyasında, hatta binlerce yıldır, barış içerisinde yaşamış kesimler arasına; sol ve sağ ideolojik görüş veya alevi-sünni mezhepler; diye ayrımcılık yaparak, düşmanlık tohumları ekilmiştir.

İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana gibi büyük şehirlerde, eğitim kurumları, özellikle üniversiteler ve liselerde; ideolojik kamplaşmalar zirve yapmıştı.

Gençliği bu şekilde dizayn eden karanlık güçler, halkı ve ülkeyi birbirine düşürmek için; kurtarılmış okullar, iş yerleri ve mahallelerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamışlardır. Büyük şehirlerdeki ideolojik çatışmalar; Anadolu şehirlerinde etnik ve mezhep çatışmasına zemin hazırlayacak şekilde yönlendirilmiştir. Ermeni-Rum-Yahudi dölü şeklinde görüşler pompalanarak; binlerce yıldır bu topraklarda barış içinde yaşamış insanları; doğduğu topraklardan göç etmesine sebep olacak şekilde zihinler, iğdiş edilmiştir. Metin Yüksel, işte böyle bir ortamda, İslamcı Gençliği, Akıncı Gençliği sağ ve sol sapmalardan koruyabilen; Müslümanları ezilmekten, ezdirmekten kurtaracak fikir ve eylem insanlarından birisi olarak ön plana çıkmıştır.

Çoçuk yaşta denilebilecek değil, çocuk yaşta, yani 11-12 yaşlarındayken, mahallesindeki çocuklara İslami eğitim verebilmek için, kitapçıklar hazırlamış. Gelenbevi Ortaokulu 2. Sınıftan terk ederek, İslami mücadelesini, hayatının her saatine hasretmeyi göze almış bir civan. Daha bıyıkları bile terlemeden, İslamcı Gençliğin üniversite teşkilatlanması olan MTTB‘de faaliyetlere başlamış; fakat birkaç ay içerisinde, üniversiteli ağabeylerine ders verebilecek, bir eylem anlayışının öncüsü olacak derecede, bir olgunluğa ulaşan Metin Yüksel...

Metin Yüksel‘in yakın arkadaşlarından birisi olarak; O‘nun davasına sahip çıkmak bizim boynumuzun borcudur.  Bundan dolayı da, şehadetinden sonra, her vesile ile Metin Yüksel‘in misyonunu anlatmak için, elimizden geldiği kadar gayret gösteriyoruz.  Biz, kan davası gütmüyoruz.  Çünkü, bizim kutlu önderimiz Hz. Muhammed (sav) Veda Hutbesi‘nin bir bölümünde "Câhiliyet devrinde güdülen kan davaları da, tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası, Abdülmüttalib‘in torunu (amcalarımdan Hâris‘in oğlu) Rabîa‘nın kan davasıdır." buyurmaktadır. Bundan dolayıdırki biz, kan davası gütmeyi haram biliyoruz. Metin Yüksel‘in hayatını şöyle özetleyebiliriz:

İslâmî mücadeleye ilkokul yıllarında başladı

ŞEHİD METİN YÜKSEL: 17 Temmuz 1958 - 23 Şubat 1979

Metin Yüksel, Bitlis‘in Tatvan İlçesi Norşin Köyü‘nün  Kolongo Yaylası‘nda 17 Temmuz 1958 günü, dünyaya geldi. Doğumunda sağ kulağına Ezan-ı Muhammedi, sol kulağına da Kamet okundu.

Babası, ülkemizin yetiştirdiği büyük âlimlerden birisi olan, Sadreddin Yüksel Hoca‘dır.

Annesi ise, doğunun en tanınmış simalarından, Norşin‘li Şeyh Ma‘sum Efendi‘nin kerimeleri, Sarete Hanım‘dır.

Metin, dokuz yaşındayken, ailesiyle birlikte İstanbul‘a göç ederek, Fatih‘e yerleşti. Hüsanbey Mahallesi‘nde bulunan Akşemseddin İlkokulu‘nda, ilköğretimini tamamlayarak, Sinanağa Mahallesi‘ndeki Gelenbevi Ortaokulu‘na kaydoldu. İlkokul tahsili esnasında babasından, temel İslami dersler aldı ve Kur‘an-ı Kerim‘i öğrendi. Gelenbevi Ortaokulu 2. sınıfa geçtikten sonra, okula devam etmek istemez. Babasının bütün ısrar ve teşvikine rağmen, okulu bırakır.

Metin, İslami mücadeleye ilkokul yıllarında başlar. İlkokul 4-5. sınıflardayken küçük kardeşleri Nedim ve Müfit ile birlikte, tebliğ çalışmalarına başlar. Hatta bu çalışmalarına, bir teşkilat adı vermeyi tasarlar ve İSLAM CEMİYETİ isminde karar kılar.

Ortaokulu terk eden Metin, Türkiye genelindeki İslami hareketlerle tanışmaya başlar. Hatta başka grupların çalışmalarını yakın takibe alır. Metin‘le tanıştığımız ilk günlerde, kendisinin de Müslümanların provake edildiğini, sonradan kavradığını belirttiği ve katıldığı ilk eylem: Taksim Meydanı‘nda, Amerika‘nın 6. Filosu‘nun, İstanbul‘a gelişini protesto eden, sol görüşlü kimselerle, Müslüman halk arasında meydana gelen olaylardır.

Şehid olmadan önce de vurulmuştu

Metin, şehid olmadan önce, bir defa da solcular tarafından, kurşunla vurularak yaralanmıştı. Bu olay, 26 Ekim 1977 tarihinde, Fatih-Çarşamba semtindeki Darüşşafaka Lisesi önünde meydana gelmişti. Metin ile birlikte Ömer, Osman, Muzaffer ismindeki arkadaşları, 8 komünist tarafından, pusuya düşürülürler. Bu pusuda, diğer arkadaşları birer; Metin ise ikisi midesine, birisi diz kapağına olmak üzere, 3 kurşun yarası alır. Vakıf Gureba Hastanesi‘nde yapılan müdahale sonucu, gazilik mertebesine ulaştı. Hastanenin 3. katındaki odasında, 7 gün kadar tedavi edildiği sırada, defalarca ziyaret edip, yanında refakatçi olarak kalmıştım. Doktorların tüm ısrarlarına rağmen, daha fazla kalmadan, bir haftada hastaneden çıktı.

Bu hadise Metin‘i daha da biledi ve çalışmalarını genişletmesine vesile oldu. O, artık Türkiye Müslümanlarının yiğit bir evladından ziyade, bir can simidi olmuştu. Nerede dara düşen bir Müslüman varsa, Metin imdadına yetişmektedir. Bu gün İstanbul‘un bir semtinde, yarın Ankara‘da, diğer bir gün Adıyaman‘da Müslümanların dertlerine derman olmaya çalışırken,  İslamî tebliği de ihmal etmez.

Uluslararası emperyalizmin uzantıları, Metin‘in çalışmalarını engellemeye çalışmakta, fakat bunu bir türlü becerememektedirler. Fatih Camii çevresi ve bölge, o günlerin tabiriyle Müslümanların kurtarılmış bölgesidir.

Özellikle o günün kavmiyetçileri, Fatih bölgesi üzerine, kendilerine göre hesap yapmaktadırlar. Bunu, zaman zaman yaptıkları eylemlerle de, Müslümanlara hissettirirler. Metin, bütün bunlara; elinde onları bölgeden tamamen uzaklaştırıp, bölgeye hiç sokmama gibi bir imkânı olmasına rağmen; bölgede ikamet etmelerine, ses çıkarmamıştır. Bu hakikati, O‘nu şehid edenler ve o günlerde Fatih çevresinde oturan kavmiyetçiler, çok iyi hatırlarlar.

Metin‘in kavmiyetçilere gösterdiği yumuşaklık, İslami hassasiyetinden kaynaklanmaktaydı. Bunun en canlı misali de, Metin‘i vuran iki kişiden biri olan ve o günlerde Fatih İlçesi Sinanağa Mahallesi‘nde bulunan Nevşehir Yurdu‘nun Müdürlüğü‘nü yapan Ali Bilir‘i, bir gece yarısı saat 23.00 - 24.00 sularında Fatih Camii Avlusu‘nda, silahlı olarak yakaladı ve "Cami Avlusu‘nda silahla dolaşmayacaksınız demedik mi? Bir daha, buralarda silahla dolaşırsan, senin için hiç de iyi olmaz" diye, ikaz edip, silahını da geri vererek gönderdiğini, daha bu gün gibi hatırlıyorum.

Doğru bildiği yoldan ayrılmadı

Metin Yüksel, Türkiye İslami hareketine yön verdiği ve güç kattığı gibi, dünyadaki İslami hareketlerin de, Türkiye‘de sözcülüğünü yapmakta ve Türkiye‘de o hareketlerin tanınması için, gayret sarf etmekteydi. 1976 yılında yayın hayatına başlayan ve özellikle Filipin, Eritre, Keşmir, Filistin gibi İslami mücadelenin yoğun olarak yaşandığı bölgelerden, bilgi ve resimlerle yayın yapan GÖLGE Dergisi‘ni; İstanbul‘da insanların yoğun olarak bulunduğu çeşitli semtlerde, caddelerde ve duraklarda tanıtma çalışmaları yapardı. Bu tür çalışmaları zaman zaman Anadolu‘ya geçerek Ankara, Konya, Sivas, Adıyaman vb. şehirlerde de, bu derginin tanıtımını yapardı.

1977 yılının ortalarına gelindiğinde, İran‘da yoğunluk kazanan İslam devrimi gösterilerini yakından takibe aldı. İstanbul‘da üniversitelerde okuyan İran‘lı Müslüman talebelerle tanışıp; İran‘daki devrim hakkında bilgiler ve broşürler temin edip; dönemin gür sesi olan ŞÛRA, daha sonraki yıllarda TEVHİD Gazetelerini bilgilendirdi. Böylece İran İslam İnkılabı‘nın Türkiye‘de doğru anlaşılmasını sağlamış oldu. Hatta bu yüzden, o günlerde, İslami çevrelerin tepkisini çekmişti. İran‘daki halkın çoğunluğunun Şii olmasından dolayı, bu harekete önceleri olumlu bakılmadı. Metin ve arkadaşlarının yaptığı ısrarlı çalışmalar sayesinde ve özellikle de Şura daha sonra da Tevhid Gazetelerinin yayınlarıyla, İslam İnkılabı hareketi ve önderi İmam Humeyni‘nin doğru algılanılmasını sağladı. İşte bu yüzden, bazı çevrelerce ‘5. mezhep oldu, Şii oldu‘ ithamlarına maruz kaldı. Fakat O, bu tür itham ve karalamalara rağmen, doğru bildiği yoldan ayrılmadı. Cihanşümul İslam kardeşliği anlayışıyla ve ümmet bilinciyle, çalışmalarına devam etti.

23 Şubat 1979 gününe gelindiğinde, kavmiyetçiler Fatih Camii avlusunda bir komplo kurarlar. Maksatları Akıncıları-İslamcıları sindirip, bölgeyi hakimiyetleri altına almak. Bunun için de, o günlerde İstanbul‘daki en seçme adamlarını getirip, cami avlusunda ve çevresinde konuşlandırırlar. Cuma namazı çıkışında da, kurdukları pusuyla, rabbimizin bir tecellisi olarak Metin Yüksel‘i şehid ettiler. Kutlu şehidimizin cenaze namazına, yurdun dört bir tarafından katılım olmuştu. Fatih Camii‘ni çevreleyen avlunun her tarafını cemaat kaplamıştı. Şehadetinin 3. gününde kılınan cenaze namazına katılan ve Fatih Haydar semtinde oturan yaşlı bir amcamız, cenaze namazını kılan kalabalığı tarif için, şöyle diyordu: ‘Ben, çocukluğumdan beri Fatih‘te oturuyorum. Fatih Camii‘nde bir çok cenaze namazı kıldım. Rahmetli Fevzi Çakmak‘ın cenazesinde bile, bu kadar büyük bir kalabalık olmamıştı."

Cenaze namazı kılındıktan sonra, tabut omuzlara alındı. Avludan çıkıp merdivenlerden Fevzi Paşa Caddesi‘ne inildi. Malta kavşağına gelindiğinde, asker  ve polis yetkilileri, tabutun cenaze arabasına konulmasını istediler. Metin‘in dostları bunu kabul etmedi ve cenaze omuzlarda taşınarak yola devam edildi. O günlerde İstanbul‘da Sıkıyönetim vardı. Sokaklar ve caddelerin güvenliği, askerler tarafından sağlanıyordu. Fevzi Paşa Caddesi‘nin her iki tarafında, 2-3 m. arayla asker sıralanmıştı. Daha sonra görüldü ki, bu kuşatma, Edirnekapı Şehidliği‘nin oraya kadar sürüyordu.

Polis ve askerler cenazeye müdahale ediyor

Metin‘in tabutu, omuzlarda tekbirler eşliğinde Fevzi Paşa Caddesi‘nden, Edirnekapı‘ya doğru yürüyordu. Yavuz Selim kavşağına gelindiğinde, asker ve polis yetkilileri, tabutun cenaze arabasına konulması hususunda çok ısrarcı oldular. Tartışma sırasında, ufak tefek itişmeler yaşandı. Süleyman Kara, Ömer Yorulmaz ve bizler, cemaatin güvenliğini düşünerek, yetkililerin teklifini kabul etmek zorunda kaldık. Tabutu, cenaze arabasına koyduk. Fakat şoföre çok yavaş gitmesini, biraz da zorlayarak, ikna ettik ve çok yavaş, neredeyse hızlı bir yürüyüş kadar gitmesini ve kalabalığın tekbirlerle cenazeyi takip etmesini sağladık. Bu yavaşlıkta, Edirnekapı‘ya geldik. Edirnekapı‘daki Necatibey Şehidliği denilen mevkideki mezarına, cenazeyi getirdik.

Ben, Burhan Albayrak, Bahattin Bilici, Necmi Şadoğlu ve isimlerini şimdi hatırlayamadığım toplam 7 kişiyle, kabrini, öğleden önce kazıp hazırlamıştık. Öyle sıradan bir kabir kazma olmadı. Arkadaşların hepsine, abdest almalarını tavsiye etmiştim. Bu 7 kişi, sırayla her kazma ve kürek sallamada tekbir getirerek, mezarı hazırladık. Cenaze Yasin ve Kur‘an okumalar eşliğinde defnedildiğinde, akşam namazına on dakika kalmıştı. İkindi namazından sonra, cenaze namazı kılındı ve Fatih Camii‘nden buraya gelinmesi ve defni, nerdeyse iki saatten fazla sürmüştü.

İşte böyle, Kutlu şehidimiz, vurulduğunun 3. gününde, on binlerce insanın katılımıyla eda edilen cenaze namazı sonrası; Metin Yüksel‘in hayatına yaraşır bir miting-yürüyüşle, İstanbul Edirnekapı‘daki  Necatibey Şehidliği‘ne defnedildi.

Bu günkü konumun göre mezarı, Edirnekapı‘dan Demirkapı, Gaziosmanpaşa, Küçükköy, 500 Evler istikametine giderken, Edirnekapı geçit kavşağından hemen sonra, E-5 karayoluna ve Haliç köprüsü istikametine bir sapak vardır. Bu sapağa varmadan önceki, otobüs durağının arkasındaki mezarlıktadır.

Sadreddin Yüksel Hoca‘nın oğlunun cenazesinde yaptığı konuşma

Sadreddin Yüksel Hoca‘mızın, oğlu Metin Yüksel‘in şehadetinde gösterdiği duruş; tıpkı bir sahabî davranışıdır, diyebiliriz. Metin Yüksel‘i vurulduğu cami avlusundan, birkaç arkadaşım ile bir taksiye atıp, Çapa‘daki İstanbul Üniversitesi Hastanesi‘nin ilk yardımına götürdük. Orada taksiden sırtıma alıp, ilkyardım odasındaki yatağa yatırdım. Doktorlar kalp masajı yaptıktan sonra, bana ‘Bu ext olmuş çıkın dışarı‘ dediklerinde, dünyam kararmıştı ve duvarlara vurmaya başlamıştım ve beni arkadaşım Mehmet Şahin teselli ederek, dışarıya çıkarmıştı. Hastane girişinde bulunan bir bölümde bir sandalyede ‘Metinim... Metinim... gittiii.. Metinim...‘ diye feryat ederek, çırpınan Yakup Kaldırım Ağabeyi  ‘Yakup kendine gel..Sakin ol..‘ diyerek, teselli eden Sadreddin Yüksel Hoca‘nın silüeti, bu gün gibi gözümün önünde durmaktadır.

Hoca, bu metanetini hiçbir zaman kaybetmedi. Oğlunun nâşı başında, Fatih Camii avlusunu dolduran on binlerce insana, şu hitabeyi yaptı:

Aziz Müslümanlar!

Şu gayet hazin ve son derece acı münasebette, gerek zamanımızın darlığı ve gerekse içinde bulunduğumuz gayr-i müsait şartları, göz önünde bulundurarak; sadece iki hususa, kısaca temas etmek istiyorum:

Birincisi, dünyadaki umum Müslümanları ilgilendiren ve Kur‘an-ı Azimüşşan‘da da yer alan, bir çağrıdır ki, ben onu tekrarlayacağım. Çağrı şu:

Ey iman edenler! Düşman bir cemaatle karşılaştığınız zaman, sebat gösterin, kaçmayın. Ve Allah‘ı çok anın. Belki felâha kavuşursunuz. Allah‘ın gönderdiği ve Rasûlullah‘ın tebliğ ettiği emir ve yasaklara itaat edin. Kendi aranızda, ihtilafa düşmeyin.. Sonra başarısızlığa uğrar, gücünüz yok olup gidecektir. Sabredin. Çünkü Allah yardımı ile, zaferi ile, sabredenlerle beraberdir. (Enfal: 45-46)

Muhterem Müslümanlar!

Her şeyimizi, hatta imanlı gençlerimizin kıymetli hayatlarını, bu gibi hunharca cinayetlerden korumak için, birleşmemiz şarttır ve elzemdir. Artık her şey ona göre...

Bu ayet-i kerimeye verdiğim kısa meal ile, yetiniyorum.

İkinci hususa gelince: Masum ve haddi zatında cihanşümul İslam davasından başka, hiçbir dâvası ve fikri bulunmayan evlâdım Metin Yüksel‘i öldüren sapık zihniyeti, herhâlde sırası gelmişken aziz Müslümanlara ifşâ etmek, yerinde bir hareket olur. Evet, gerçekten İslam şuuru ile bezenmiş, bu imanlı genci hunharca şehid eden zihniyet, maalesef ve maalesef kavmiyetçilik ve ırkçılık zihniyetidir ki; bu zihniyete sahip olan kimseler, bizzat Hazret-i Fahr-ı risalet tarafından, İslam camiasının dışında gösterilmişlerdir. Efendimiz buyuruyorlar ki: "Halkı kavmiyetçiliğe, ırkçılık fikrine çağıran; bizden değildir. Kavmiyetçilik uğrunda savaşan, bizden değildir. Kavmiyetçilik için ölen de, bizden değildir."  Sünen-i Ebi Davud

Dikkat buyurun, Hazreti Peygamber, böyleleri -ırkçıları- İslam camiasının dışına atıyor. Ve onları, o kudsî camiaya kabul etmiyor. Artık kimin haddine düşmüştür ki, onları mezkûr camianın içine kabûl etsin. Evet, kavmiyetçilik fikri, ırkçılık fikri, nereden gelirse gelsin, kimler tarafından kabul edilirse edilsin, parçalayıcıdır, bölücüdür. Ayrı ayrı ırklara mensub Müslümanları, birbirine düşürmektedir. İslam ise, toplayıcıdır, birleştiricidir.

Bir zaman Medine‘deki Müslümanlar arasında, kavmiyetçilik fikrini uyandıran, bir hadise münasebeti ile Hz. Peygamber, şöyle buyurdu:

"Bırakınız cahiliyet devrinden kalma, şu kavmiyetçilik düşüncesini, bırakınız. Zira o, tefessüh etmiş, kokmuş bir leş gibidir." (Müslim C: 8 Sf: 19)

Hele hele İslamiyet‘i her şeyde ve her işte, ölçü gösteren aşağıdaki hadis-i şerif, ırkçılık damarı ile, kendi ırkına mensûb olan gayr-i müslimleri bile, ırkına mensûb olmayan Müslümanlara, bin defa tercih eden kimselerin, yüzlerine bin defa şamar vurmaktadır. İşte bu gün Hz. Peygamberin şiddetle ve nefretle reddettiği melûn zihniyetin temsilcileri, imanlı evlâtlarımızı öldürmeye başlamışlardır. Mezkûr hadis şöyledir:

"Ben, her takvâ sahibi mü‘minin kardeşiyim. Habeşistan‘lı bir köle olsa bile. Ve mü‘min olmayan, her şakîden de uzağım. Kureyş Kabilesi‘nden bir lider de olsa -akrabam da olsa-

Muhterem cemaat! Bu münasebetle söylediklerim, bundan ibarettir.

Muhabir: Haber Merkezi