Gençlerle ebeveynler arasında görülen çatışmaların büyük bir kısmı iletişim hatalarına bağlı olarak gelişiyor.

Bilindiği üzere iletişim, ilişkilerimizde başlıyor ve ilişkilerimizde bitiyor. İnsan ilişkilerinin temel dinamiği ise, bireylerin birbirlerini anlamaları, olaylara karşılarındaki kişinin gözüyle bakabilmeleri ve empati kurabilmeleriyle mümkündür. Oysa ebeveynler genç çocuklarını hiç dinlemeden ve anlamadan direk eleştirmeyi, yargılamayı ve günah keçisi yapmayı tercih ediyorlar. Kendisinin anlaşılmadığını, eleştirildiğini günah keçisi ilan edildiğini düşünen genç ise, ailenin bu tutumuna bağlı olarak karşı atakla savunmaya geçiyor ve onlardan yavaş yavaş uzaklaşıyor.

Her şeyden önce genç bu dönem, aile bireyleri ve toplum tarafından beğenilmek ve değerli olduğunu hissetmek istemektedir. Onun bu eğilimi, aidiyat ihtiyacını da ortaya çıkardığından gençler çoğu zaman bu yaşlarda uç gruplara kayabiliyorlar, çeşitli suç unsurlarına saplanabiliyorlar.

Aileler çocuklarıyla ilgili çatışmaları iyileştirebilmek ve onları anlayabilmek için, önce onları dinlemeleri ve değerli olduklarını hissettirmeleri gerekir. Bununla beraber aileler çocuklarıyla ilişkilerinde ben dili kullanmalı ve onlara güven vermelidirler. Mesela, baba, akşamları eve geç gelen oğluna "sen zaten hep böylesin, sen hiç laftan anlamazsın, yanlış arkadaş seçiyorsun..." gibi sen dili kullanmak yerine, "dışarıda geç vakte kadar kalman beni endişelendiriyor, başına kötü bir şeylerin gelebileceğinden korkuyorum. Ayrıca, evimizin bazı kuralları var, geç geldiğin için bu kurallar bozuluyor..." gibi açıklamalarda bulunsa gencin düşüncesi değişecektir. Birinci diyalogda genç, beni eleştiriyorlar, bana güvenmiyorlar diye düşünürken ikinci diyalogta "Ailem, başıma bir şeylerin gelebileceğinden korkuyor" diye düşünecek ve aileyle çatışmaya girmeyecektir.

Bezden bebekler

Bir okurumuz, çocukluğunda oynadığı oyunları ve kendi imkanlarıyla yaptığı oyuncakları bizimle paylaşmış. Özellikle oyuncak kısmı dikkatimi çekti ve sizlerle paylaşmak istedim: "Küçükken babam bana çok fazla oyuncak almazdı. Babam bir at bir de bebek almıştı ben sadece bunlarla oynardım. Bir süre sonra annem beni bahçeye bırakmaya başladı. Burada kuzenlerimle birlikte oyuncak yapmayı öğrendim. Evdeki eski kıyafetleri annemden istiyordum ve kuzenlerimle birlikte kumaşları yerdeki çubuklara sarıyor ve kol bacak yapıyordum. Kendi çabalarımla çok şık oyuncaklar yapıyordum. Onlara ağaç yapraklarından, çiçeklerden kolyeler yapar, çamurdan çeşitli kaplar üretirdim. Badem ağacının kırılan dalından bisiklet yapmış arkadaşlarımla birlikte binmiştim. Annem oyuncaklarımı görünce evde ne kadar eski eşya ya da atılacak çamaşır varsa bana vermişti. Ben de bunlardan çeşit çeşit oyuncaklar yapmıştım. İlkokula geldiğimde annemden iğne istedim ve eski kumaşlardan bez bebekler diktim. İçine pamuk doldurduğum bu bebeklerden kuzenlerime de hediye ediyordum. İlkokulu bitirinceye kadar bir çok bebeğim olmuştu. Hepsini kendim yapmıştım. Annem bebeklerim için bir sepet vermişti bütün oyuncaklarımı bu sepetin içinde taşırdım. Şu an otuz iki yaşındayım ve İstanbul‘da yaşıyorum. İki tane de çocuğum var. Küçükken kendi oyuncaklarımı kendim yaptığımdan şimdi ev içinde eskiyen eşyaları değerlendiriyor ve hayal gücümü kullanarak çeşitli eşyalar üretiyorum. Ama çocuklarım hazır oyuncaklarla oynuyorlar ve bunlardan hiç mutlu olamıyorlar. Alınan oyuncaklarla bir süre oynayıp sonra fırlatıp atıyorlar. Çocuklar yeteneklerini değerlendirme şansına sahip olamadıkları gibi doyumsuzluğa da alışıyorlar."

(Nisa Özsoy)

Muhabir: Haber Merkezi