"Suikast istihbaratı tarafıma iletilseydi gereğini yapardım." Demiş ve eklemiş emekli Trabzon valisi: "Hrant bugün yaşıyor olabilirdi."
Sen ne diyorsun, ey sayın vali! Demeden bir hatırlatma yapalım ve bir de anı anlatalım.
12 Eylül'den sonra kurtarıcı olarak gelen Demirel, neden ihtilale karşı tedbir almadınız, sorusunu cevaplıyor bir tv kanalında. Kendinden en emin tavrında ve gerdanını kırdıra kırdıra...
"Bize bilgi vermesi gerekenler, bilgi vermediler. Binaenaleyh Kenya'daki olayları rapor eden MİT, Konya'dan habersiz kıldı bizi."
Bu ülkenin gazetecilerinin kapasitesi sorularına aldıkları her cevabı yeterli bulmaya ayarlı olduğundan, Demirel'e şöyle bir soru yöneltilmedi bir daha.
"Size bilgi vermesi gerekenlerin bunu yapmaması kimin sorunu? Siz, hiç fark etmediniz mi? Veya ne yaptınız, o görevi yerine getirmeyenleri?"
Böyle karşı bir soru ne Demirel'e soruldu bu ülkede, ne de bugün vicdanını rahatlatmaya çalışan sayın eski Trabzon valisine.
Bir anı dedik. Hem de aktualiteye uygun.
Milli Güvenlik derslerinden sadece biri önemli olmuştur benim hayatımda. Şehrimizin karakolunun yakıldığı o olaydan sonraki ilk dersimizdir bu.
Sevilen bir taksi şoförüne karakolda yapılan eziyet kulaktan kulağa yayılıp insanları karakolun önüne topladığı o akşam vakti ben de geçtim oradan.
Bekleyenlerin aksine diğer insanlar, yani esnaf takımı hızla uzaklaşmayı tercih ediyordu oradan.
Gece, uzaklardan seyrettiğimiz alevlerden kalan karakolun küllerine bende baktım. Sabahın erken bir saatinde. Vurulan birkaç kişi ve arka pencereden kaçan görevlilerden kalanlar yanmış her şeydi. Polis otomobili, motosikleti, odalar dolusu dosyalar vesaire...
O günlerin popüler bakanlarından olan içişleri bakanı, o şehrin çocuğu idi. Ertesi günlerde geldi, sakinleştirdi ve gitti. Hiçbir gazete, nerede bu devlet veya böylede olur mu, gibi bir başlık atmamıştı. Sıradan bir haber muamelesi yani.
Milli Güvenlik hocamız, Askerlik şube başkanı kalem kadar ince bir albaydı. Söyledikleri şaşırtmıştı bizi. Karakol yangınını ben ertesi günü mesaime gittiğinde öğrendim. Halbuki bana daha akşamdan haber verselerdi, gider o insanları yatıştırırdım, o olayda olmazdı.
Şaşkınlığımızın sebebi, ilçedeki yüksek rütbeli bir subayın haberdar edilmemesini bugün anlamak kolay. İlgi bağı yok denir, geçilir. Lakin sayın eski valinin pozisyonu başka.
Suikast ihbarı tarafıma verilseydi... Vermiyorlarsa al. O şehirde daha önce benzer bir olay olmuş. Neden sana bilgi vermesi gerekenleri yakın takibe/teste tabi tutmadın? At sahibine göre kişnermiş, demişler atalarımız.
Bunun hesabını sormadan görevden alındım, diyor sayın vali. Kime, ne hesabı soracaktınız? Olan, eksik mi olmuştu? "Yargılanan kişilere verilecek cezalarla sınırlı kalacak ve olayın perde arkası aydınlatılamadan sırları ile tarihe gömülecektir."
Netice hakkında da böyle diyor sayın emekli vali. Acaba neden şimdi konuştu, diye bir soru geliyordu aklıma. Vali konuşursa endişesi ve umudu taşıyanlardan hangilerinin tatminine yönelik olacaktı söyledikleri?
Son cümlesinden ben şunu anladım: Olayın perde arkasının şehrinin valisi, perde arkasını o kadar iyi biliyor olmalı ki, aydınlatılamayacağına kesin kanaat sahibi olsun.
Sonra öğrendim hesabı.
Noel baba'lar ne koyacak? Ne alacaklar!
Sayfamıza gelen binlerce ihbar mektubundan biridir bu tablo.
Noel Baba'ların yalnızca Kültür Bakanlığı ile ilişkilenen hallerini yeterli bulmayan okuyucularımız, Hükümet-Noel Baba yardımlaşmasının da kayıtlara geçtiğini bildirmişlerdir. Diğer iki kişiden birileri de görsünler istedik. Malümudur herkesin: Bir koyup üç alma günlerinden geldik, şimdiki zamanlara...
Gardiyan okuyan
"Evren'i Mamak'a atsınlar, bedava gardiyanlık yapayım." demiş Yaşar Okuyan bey. T.Özal'ın milletvekillerindendir sayın Okuyan. ANAP hükümetlerinde bakanlık, T.Özal Çankaya'da Evren'i kucaklarken alkış yapmıştır kendileri.
Neden o günlerde konuşmamış böyle? ANAP'lılığından mı?
K.Evren'e anlatmışlar durumu; Gardiyanını beğendin mi? Gülmüş ünlü ihtilalci. Ben onu demiş Turgut'umun yanında daha ilk gördüğümde anlamıştım ve ona da demiştim; iyi bir gardiyan olacağını. Beni yalancı çıkarmayacak.
Yavrum mesut ve the şapgalı baba
Mahkemenin yolları taştan
- ALO! The şapgalı Baba nerdesin? Postacı yola çıkmış yahu.
- Hangi postacı, kimin yoluna çıkmış? Binaenaleyh kime selam verecek? Postacının gelmesi fevkalade merak konusudur yavrum Mesut.
- Sen merak etme the şapgalı Baba. Mahkeme celbi taşıyormuş yahu.
- Hem mahkeme celbi diyorsun, hem merak etme diyorsun yavrum Mesut. Binaenaleyh örgüt yokmu imiş.
- Postacı size gitmiyor the şapgalı Baba. Biraz sakin ol yahu.
- Bana gelmiyorsa sana mı geliyor? Bianenaleyh yediğin yumruğun mahkemesi bitmedi mi? Sana fevkalade üzülüyorum yavrum Mesut.
- İhtilalci amcaya gidiyor the şapgalı Baba. Adamı yargılayacaklarmış yahu.
- Kim, kimi, nerde yargılayacakmış Yavrum Mesut. Binaenaleyh yargılamasınlar da beslesinler mi?
- Benim beslediklerim ne olacak diyor, the Şapgalı Baba. Ben onları çok besledim yahu.
- Kim, nerede beslemiş? Binaenaleyh şimdi de besleme mi olduk? Zincirbozan'da yediğimiz zincir tatlısı mı idi Yavrum Mesut. Sen fevkalade bir yumruk yemiştin.
- Beni bırak the Şapgalı Baba. Seni de şahit olarak çağıracaklarmış yahu.
- Kimin şahidi olacağım Yavrum Mesut? Binaenaleyh hangi bozacının şahide ihtiyacı varmış! Şıracılık fevkalade zor bir iştir. Şekeri var, suyu var, ayarı var...
- Sen de az olgunlaşmasını beklemedin the Şapgalı Baba. Balans ayarlamak kolay mı yahu.
- Ben hangi sokakta topal karınca var bilirim Yavrum Mesut. Binaenaleyh hangi tankın hangi şehirde yürüdüğünü bilmek fevkalade basiret ister, feraset ister, cesaret ister.
- Yani sende olmayan bu şeyleri mi isteyecek mahkeme heyeti yahu.
- Kim, benden ne isteyecek Yavrum Mesut. Kendim için istiyorsam namerdim. Binaenaleyh herkes kendi işine baksın.
- Senin de icabına bakacaklarmış the şapgalı Baba. Sıra ona gelecek diyorlar yahu.
- Ne sırası yavrum Mesut? Binaenaleyh hazırol sırası mı? Yaklaş yavrum Mesut, bir kol boyu yaklaş. Nizamiyeye kadar intizam içinde olmak fevkalade iyidir, hoştur, güzeldir.
- Sen iyi halden yırtmak istiyorsun the Şapgalı Baba. Daha duruşma yapılmadı yahu.
- İyi ya. Vaktimiz var demektir. Duruşumuzu fevkalade düzeltelim yavrum Mesut. Binaenaleyh sen de yüzüne bir çeki düzen ver, nakil filan yaptır.
- Benimle uğraşma the şapgalı Baba. Ben seni korumaya çalışıyorum yahu.
- Sen önce kendini yumruklardan koru yavrum Mesut. Binaenaleyh bir yarasa kadar canın var. Halini fevkalade kötü görüyorum yavrum Mesut.
- Yüzümün saygısından beni postacı tanımaz the Şapgalı Baba. Kapı çalıyor, git aç yahu. Hem de postacı çalıyor, ikinci kez çalıyor yahu...
- Dur gitme Yavrum Mesut. Binaenaleyh üzerinde davetiye yazıyor. Davet edilmek fevkalade iyidir Yavrum Mesut. Dur gitme!
Millet ne zaman, ne demişki?
Yıl 1963. Aylardan Mayıs.
"Halk Partililer fosur fosur cigara içiyorlar koridorlarda. Orada, burada AP'lilerle tartışmalar patlıyor... Bir tanesinin yanından geçerken şunu işittim:
- CHP üç beş subay bulmuş, bize gözdağı vermek istiyor..
Siz de bulun üstadım, bulabilirseniz, mademki o kadar kolay bulunabiliyormuş..."
Halk partili kalemşorların Meclis kulisinden böyle döktürüverdikleri o yıllarda İnönü Başbakandır.
Basın toplantılarını kendi malikanelerinde gazetecilerle sohbet formatında sürdürürken, İstanbul Taşlık'taki daha bir özel olmuştur.
İnönü kendinden şikayetçidir.. Doktor zoruyla bıraktığı sigaraya duyduğu özlemdir, son toplantının konusu.
Yeniden başlamak istiyorum, diyor.
Başlayın paşam başlayın, diye tezahüratta bulunan konuk gazetecilere rağmen tereddüt içinde..
Bu yaştan sonra olur mu?
İnönü'nün sıkıntısının kaynağı, bu endişe sorusundan da anlaşılacağı gibi milletin tepkisidir.
Aaa! İnönü'ne bulun.
Bu yaştan sonra sigaraya başlamış yine.
Duyulmak istenilmeyen kınanma cümlesidir bu.
O gün orada konuk olarak bulunan ve ikramdan nasiplenen gazetecilerden biri acaba şöyle demiş midir, diyebilmiş midir?
"Efendimiz ey İnönü!
Bu yaş dediğniz o yaşta,
İhtilal yaptırttınız!
Başbakan olmak için Başbakan astırttınız!
Kendinizi tekrar başbakan olmak zevkinden mahrum etmediniz de, tekrar sigara içmek zevkinden mi mahrum edeceksiniz?"
O gün orada, İnönü'nün Taşlık'taki malikanesinde konuk olarak bulunan ve ikramdan nasiplenen gazetecilerden hiç biri ne böyle diyebilmişlerdir ne de böyle diyemediklerini itiraf edebilmişlerdir, yıllar sonra dahi...
Onun içindir ki benim ülkem hep ihtilaller ülkesi olmuş, onun içindirki benim ülkemin gazetecileri her ihtilalden sonra nasiplenmek rahatsızlığına tutulduklarından, millete iftira atan gerekçe (!) haberler uydurmuşlardır.
İhtilalciler yargılanacak da bu ülkede, yardımcısı gazeteciler yargılanmayacak mı? Amme vicdanında, hiç değilse...
Ne oldu da/kim ekti o kini?
"Ermeni soykırımı diye bahsedilen şey hakkında derin bilgim yoktur.
Ama yazılıp çizilenlerden anlaşıldığı kadarıyla Mason Locası başkanlığı da yapan Talat Paşa yurdu terk etmeye karar verince Almanya'yı tercih eder ve Berlin'de Sogomon isimli bir Ermeni tarafından kurşunlanarak öldürülür. Katilin tutukluluk süresi bir buçuk saat sürer ve serbest bırakılır. İki tarafa da destek verenler, olaylarla ortaya çıkıverir. 844 yıl aramızda güven içinde yaşayan bu insanlarımıza ne oldu da bir anda karşı karşıya geliverdiler?" (Mahmut Toptaş 26 Ocak 2012
Mason locasına girmekten güçtü Cercle d'Orient'a girmek. Sınıftı oranın azası: Eski sadrazam Talat Paşa piket'ini orada oynarmış. Eski Maliye Nazırı Cavit bey randevularını orada verirmiş. Osmanlı mebusu orada idi., Osmanlı ayanı orada...Bir de Frenk kibarları!
Cercle d'Orient'ın zengin hatıralarla dolu, tarihleşmiş bir hayatı vardır. Birinci Dünya Savaşındayız. Talat Paşa kulüpte. Belki konuşuyor, belki kahve içiyor, belki piket oynuyor. Yakın dostu, arkadaşı, ayan azasından Zührap efendi, yüzü balmumulaşmış, sesi diken diken, kulağına eğiliyor:
- Talat, iki sivil polis gelmiş beni götürmeğe...
Ermeni tehciri başlamıştır o günlerde. Gidecek ve belki de gelmeyecek...
Talat Paşa, kendisiyle beraber koridora yürüyor ve merdiven başında, bu komiteci Başbakan:
- Gel Zührap, diyor, seni son defa öpeyim! (Y.Z. Ortaş 28 Aralık 1966)
"Ne oldu da" sorusuna doğru cevaba eriştiğimiz gün, ne Hırant ölecek, ne de Hırant olmaya yönelecek insanlar. Ne de yapılmayan bir soykırımla sorgulanacak benim ülkem.
Nasihat - Nasihalt
Kendi yapmaz küçüğe yapma der,
Böyle öğüde "nasihat" denir.
Kendi yapar küçüğe yapma der,
Böyle öğüde "nasihalt" denir...
Kaplumbağa
Bağda beleş var deseniz;
Bizim toplum bağa gider...
Şurda bir iş var deseniz;
Sanki kaplumbağa gider...
EKREM ŞAMA
Milli Görüş'ün Tescilli Mizah Sayfasıdır


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Kaynak: Necati Tuncer / Türkiye
Etiketler:



