Rumeli coğrafyasını gezerken, Osmanlı akıncılarının nal seslerinin, dervişlerin zikirlerinin kulaklarınızda yankılanmaması mümkün değil. Her 3-5 kilometrede bir minare görünce insanın yüreği coşuyor. Hele bunlardan bir kısmının yeni yapıldığını görünce daha da bir sevinç doluyorsunuz. Müslümanlarla konuştukça, onların gayretini, Osmanlı torunu diye bizim için koşuşturmalarını gördükçe yüreklerimiz daha bir coşuyor.
Ramazan ayının başında 12 gün içinde tüm balkanları şehir şehir gezdik. Görülen o ki Avrupa coğrafyasında bağımsız 3 İslam ülkesi (Bosna Hersek, Arnavutluk ve Kosova), büyük oranda Müslüman nüfusun yaşadığı 2 İslam ülkesi (Makedonya ve Karadağ ) olmak üzere Balkanlarda 5 İslam ülkesi var. Sırbistan'da da Sancak bölgesi müslüman. Yeniden bir İslami uyanış var.
Bu yeniden İslamlaşma son yüzyılda Osmanlı'nın zorla parçalanarak, tahakküm ve zulüm altında tutulan Balkan müslümanların haykırışıdır.
Balkan savaşlarıyla yaklaşık 100 yıl önce kaybettiğimiz bu topraklarda İslam kökünden kazınmak istenmiş ama Osmanlı yadigarı camiler, köprüler, hamamlar, hayratlar, tekkelerin bir kısmı ayakta kalmış. Müslümanlarında her ne kadar büyük kısmı Türkiye'ye ve batıya göç etmiş olmasına rağmen, büyük baskılara maruz kalmalarına, komünizmin silindiri üzerlerinden geçmiş olmasına rağmen dini ve milli kimliklerini muhafaza etmişler son 20 yıl içerisinde de birkaç defa istiklal mücadelesi vermek zorunda kalmışlar. Hâlâ da masa başında mücadele devam ediyor. Hâlâ kimlik mücadeleleri devam ediyor. Misyonerler dinlerinden, milli duruşlarından uzaklaştırmak için fitne, fesat, satın alma işlemlerine devam ediyor.
Osmanlı'nın vakıf mirası yok edilmiş
Osmanlı her gittiği yere medeniyet, insanlık ve hizmet götürmüş. O medeniyet hizmetlerinin devamı içinde, onun finansmanını da sağlamış. Bu finansmanı daha çok vakfiyeler tarzında, daimi düzenli gelir getirecek mülkler şeklinde yapmış. Camilerin, medreselerin, tekkelerin vakıfları kurulmuş. Bu vakıflara mallar verilmiş. Dükkanlar, tarlalar, zeytinlikler. Bu vakıfların gelirleriyle zamanında camilerin, medreselerin, tekkelerin hizmetlerini gören imam, hizmetli, bekçi gibi çalışanların maaşları ödenmiş, geçimlerini sağlanmış.
Bu vakıfların bir kısmına Osmanlı çekilince komünist hükümetlerce, şimdi de İslami milli kimliklerin uyanmasını engellemek için hali hazır hükümetlerce el konulmuş, kamulaştırılmış. Bu kamulaştırmaların yol, su gibi kamunun menfaatine yönelik bir amacı da yok. Tüm balkan coğrafyasında bu hayır işleriyle ilgilenenlerin en büyük sıkıntıları bu. Hizmet etmek istiyorlar ama yeterli maddi kaynak yok. Türkiye'den, diğer İslam ülkelerinden destek bekliyorlar. Var olan hizmetlerin devamı, tamir, bakım ve yeni hizmetler için finansman gerekiyor.
Türkiye'den çok da kaynak gitmiş. Cemaatler, tarikatlar, siyasiler yardım etmişler. İslam ülkelerinden hükümetler yardım etmiş. Bunlar bir kıyam sağlamış. Ama yeniden dirilişin devamı gerekiyor.
İslam ülkelerinin özellikle de Türkiye Müslümanlarının oraları ziyaret etmesi oradaki müslümanlara destek olması kaynaşması gerekiyor. Yanlışların düzeltilmesi, doğruların desteklenmesi gerekiyor.
Balkanların İslamlaşmasında manevi önderlerin katkısı
Balkanlar kısa zaman önce çok hareketli bir tarih dönemecinden geçti. Yugoslavya'nın dağılmasıyla bağımsızlığını ilan eden birçok küçük devlete bölündü. Sırbistan, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Makedonya, Arnavutluk, Kosova ve Karadağ! Ancak Balkanlar tarih boyunca, çok hareketli olmuştur. Bunun sebebini anlamak da zor değil. Olağanüstü güzel tabiat zenginlikleri, büyük nehirleri, tertemiz havası ve verimli toprakları elbette birçok siyasi gücün hedefi haline getiriyor bu toprakları. Bunun yanında etnik ve dini yapısı kırılgan bir hale getiriyor bu coğrafyayı. Küçücük bir alanda, Sırp, Hırvat, Boşnak, Türk, Arnavut, Karadağlı, Çingene, Macar, Bulgar, Yunan birçok farklı dilden ve dinden insan birlikte yaşıyor. Yakın zamanlarda yaşanan bağımsızlık savaşları onları şu an için birbirine yakınlaştırsa da iç ve dış etkilerle çatışma ortamı hemen hazır hale gelebilir.
Balkanların en sükûnetli devri, Osmanlı'nın bu coğrafyaya hâkim olduğu zamanlarda olmuştur. Osmanlı'nın adalet ve hoşgörü çerçevesindeki yönetimi, gönüllere taht kurmuş, bölgenin yerel halkları seve seve İslam'ı din olarak benimsemişlerdir. Türkler ise bölgeye çoğunlukla Osmanlı hakimiyeti döneminde göç ederek gelmişler, İslam'ın yayılmasında ciddi rol oynamışlardır.
Bu bölgenin İslamlaşmasında manevi önderlerin katkısı da büyük olmuştur. Gönülleri fethetme yolunu seçen tasavvufi yol, bugün de Balkanlarda etkisini ciddi şekilde korumaktadır. Mostar'da Sarı Saltuk Tekkesi, Ohri, Tiran ve Üsküp gibi şehirlerde varlığını koruyan, Halveti tekkeleri, daha kuzeyde Bektaşi tekkeleri güzel örneklerdir. İlay-ı Kelimetullah bu coğrafyanın her taşına, her tozuna, toprağına sinmiştir.Bugün, Balkanlar dediğimiz bölge her ne kadar Avrupa kıtasında yer alsa da doğuludur, Müslüman'dır, Türk'tür.
Bir zamanlar atalarımız oralara gitmiş, sonra terk etmiş değildir. Onların ruhu, amacı gayesi olan İlay-ı Kelimetullah bu coğrafyanın her taşına, her tozuna, toprağına sinmiştir. Şehit kanlarıyla sulanan bu topraklarda hâlâ atalarımızın nal seslerini duymak mümkündür.
Niş, Osmanlı'nın fetih yolu
Tarihe bir yolculuk yapıp, hâlâ alimlerimizin koltuklarının altında kitap, arkalarında talebeleri ile Başçarşı'da, Taşköprü'de gezinişlerini seyre dalmak, hafızların şehrin içinde yaptıkları geçit törenini izlemek, hattatın sergisini gezmek mümkündür. Bosna'nın Travnik, Saraybosna kentlerinde bunu yaşadık.
Kosova ovasının ortasında, Piriştine şehrinin kıyısında, Sultan Murat Hüdavendigar'ın, Saraybosna'da Aliya İzzet Begoviç'in türbelerini ziyaret ederken bunu yaşadık. Üstelik ayrı bir anıta sahip değiller, silah arkadaşlarıyla aynı toprağı paylaşıyorlar.
Anadolu geleneklerini, misafirperverliğini, içilen Türk kahvesiyle daha da bir lezzetle tadıyorsunuz.
Tarihe bir yolculuk yapıp, hâlâ alimlerimizin koltuklarının altında kitap, arkalarında talebeleri ile Başçarşı'da, Taşköprü'de gezinişlerini seyre dalmak, hafızların şehrin içinde yaptıkları geçit törenini izlemek, hattatın sergisini gezmek mümkündür. Bosna'nın Travnik, Saraybosna kentlerinde bunu yaşadık.
Hâlâ, bu coğrafyada, ezan seslerini Türkiye'de olamadığı kadar manasını hissederek dinlemek, cemaatle namaz kılabilmek, namaz sonrası, devletten maaş almadıkları ve vakıf mallarına da el konulduğu için maddi imkanları kısıtlı olmasına rağmen, misafire yemek veya çay ikram eden cami imamıyla sohbet etmek mümkündür.
Karadağ'ın Ulçin kentinde, şehrin Başimamı Rıfat Hoca, bir köy imamı olan İrfan Hoca ve vaize Süheyla Hoca ile İngilizce ile de olsa sohbet ederken, Arnavutluk'ta gönül lisanı ile anlaşabildiğimiz Ramiz hoca ile yemek yerken, Üsküp'te, Baş Çarşı Camii'nin imamı Süleyman Hoca ile çay içerken bunu yaşadık.
Bir evin camında asılı Türk bayrağını görüp de bu vefaya hayran olamamak mümkün değildir!
Balkanların her şehrinde, Osmanlı'nın evlatları olan din kardeşlerimizi ziyaret ve tanışma için çıktık bu yolculuğa dediğimizde, sözlerimizin sadece o bir tek kelimesini anlamış dahi olsa, gözleri dolan insanları, henüz hayatta olan şehit annelerini, sıcak samimi cana yakın, kıpır kıpır enerji dolu, sevgi ve bağlılık dolu Balkanlar insanını tanımak mümkündür.
Capcanlı Anadolu geleneklerini, misafirperverliğini, içilen Türk kahvesini, cami merkezli yapılaşmış Türk-Müslüman motifleriyle yoğrulmuş, kiliselerin de bu yapıya saygı gösterip mahallenin kenarına yapıldığı, köyleri ve şehirleri görmek mümkündür. Artık bizim masallarımızda yer alan, yedi gün süren, peri kızı gibi gelin olunan, eğlencenin de, dini manevi ölçülerin de hakkının verildiği Balkan düğününü görünce, tarihin sayfalarında mı yoksa hayal dünyasında mı gezindiğimizi anlayamadık.
"Akmam da akmam" diyen Tuna Nehri
Bir camide veya herhangi bir evin camında asılı Türk bayrağını görüp de bu vefaya hayran olamamak mümkün değildir! İşte o an omuzlarınıza sorumluluğun yüklendiği andır! Bizi unutmayan, kopup ayrılmayan, atalarımızın ruhu benliklerine, genlerine işlenmiş bu güzel insanları biz nasıl unutmuşuz, nasıl ihmal etmişiz. Semalarında dalgalan bayrak ne olursa olsun, ben sizin bıraktığınız yerde sizi bekliyorum, sizinle görüşmek tanışmak istiyorum, birbirimizi unutmayalım istiyorum diyor Balkan şehirleri, köyleri ve insanları.
Artık Müslümanların tek tük yaşadığı, Sultan Süleyman'ın ordu karargâhı olan tarihi Niş kentinde kaleyi gezerken, yeniçerilerin ayak seslerini duyar gibiydik. Belgrad şehrini ortadan ikiye bölen, "akmam da akmam" diyen Tuna nehri, duvağına bürünmüş bir gelin gibi süzülürken, "sizi çok özledim nerelerdesiniz" der gibi davetkâr ve hüzünlü idi. Akşamın güneş batma vakti istemeden gizli bir damla gözyaşıyla ayrıldık Tuna'dan...
Üsküp'te Yahya Kemal'i, Arnavut dostlarla Mehmet Akif'i andık. Manastır'da Mustafa Kemal'in okuduğu askeri liseyi, kapıları kapalı, pencereleri kırık iki tarihi camiyi hüzünle bıraktık geride. Köprülü'de, Köprülü Mehmet Paşayı yad ettik. Üsküp'te Sultan II. Murat'ın yaptırdığı camiyi de bakımsız kalışına eseflenerek gezdik. Ve daha niceleri...
Büyük bir şehir. Şehre tepeden bakan Aleksandr otelinde kaldık. Yürüyerek bizim İstiklal Caddesi benzeri bir yoldan Niş Kalesi'ne vardık. Kale halen sağlam ve bakımlı. Niş ırmağının kenarında düz ovanın ortasında 10-15 m'lik dolgu bir yükseltinin etrafını çevreleyen 600-700 m çapında bir kale hâlâ içinde eski silah fabrikaları, cami kalesi mevcut.
YARIN: İZZETBEGOVİÇ'İN HEDİYESİ..



Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Kaynak: Kasım Sezen / Türkiye
Etiketler:



