"Sınır ticaretini dedelerimizden bu yana yapıyoruz. Bölgede hiçbir gelir kaynağı yok. Bir bidon benzin, bir kutu çay.."
back 1 / 4 next Albumünden Göster
Sağ kalan "Encü"lerimizden biri böyle özetliyor kendilerini. Anlaşılan o ki hiçbir gizlilik, hiçbir bilinmezlik yok "Encü" hayatlarında.
Bilmesi gerekenler, neden bilmiyorlar?
Başbakan diyorki: MİT'in son anda vermiş olduğu herhangi bir bilgi yoktur. MİT diyor ki: Son verdiğimiz bilgiler 9-10 gün öncesine aittir. Acılarımızı ortadan kaldırır mı bunlar? Ya da şöyle soralım sorumuzu: Hiç kimse sorumlu/mesul olmasa, ihmalkarlık dahi tesbit edilmese hiçbir kurum ve kişi için, 35 "Encü"müzün acısı çıkıp gider mi yüreklerimizden?
Olayı bir de şöyle okuyalım:
"Encü"ler evlerinden ve köylerinden katırları ile ayrıldıklarında, haberi olması gerekenler haberli olmalıydılar. Kadroya alınmış bir "Encü" pekala yapabilir bunu. Konunun güvenlik olduğuna ve ulaşacaklarının kendilerinden olduğuna inandırıldıklarında... Veya bizim bilmediğimiz/aklımızın ermediği başka metodlarla... Yani haberli olmamak mazeret olmamalıdır.
"Encü"ler Irak'a vardılar; çay, sigara ve mazota ulaştılar, geri dönüyorlar. Raporlar gidip gelmeli ilgililer arasında. Canlar emniyette olmalı. Kaçak malzemeler ve kaçakcılık fiili sorgulanmalı en fazla.
Ya gelenler, bizim "Encü"lerimiz değil de evlerini terketmek zorunda kalan ve bize sığınmak isteyecek on kadar Iraklı aile olsaydı çoluklu, çcuklu. Yükleyebildikleri eşyaları, yatakları, yorganları hayvanlarında yüklü... Gelseler bize doğru..
Akibetleri "Encü"ler gibi olmak mıdır?
Komünist Rusya'nın bu ülkeyi rahatsız ettiği yıllarda bir İçişleri Bakanı'nın (Dr. F.Sükan) aynen şöyle dediğini yazmıştı gazeteler: "Biz komünistlerin nefes alışlarını dahi takip ediyoruz!"
Bu beyanattan bir takip korkusu çıktığı birilerine, doğrudur. Hatta onlar nefes alışları üzerinden sağlıklarının dahi kontrol altında olmasına sevinmiş olabilirler. Lakin hedefi şu idi bu beyanatın: İstihbaratımızdan hiç kimsenin en ufak bir şüphesi olmasın. Bu ülkede yıllarca bu beyanatın güveni yaşandı, durdu.
Bir merakım da şu: Bu yıl mevsimin başında iki Batı vilayetimiz arasındaki karayoluna düşen 10 santimlik kar yüzünden yolda kalan araç sahipleri cep telefonları ile ulaştıkları her radyo istasyonunda bağırıyorlardı: Nerede bu devlet? (Devlet, tekerlerine takma zahmetinde bulunmadıkları zincirleri hava yolu ile mi ulaştıracaktı onlara?)
Başlarına mermiler yağarken "Encü"lerin, seslerini duyurabilecekleri bir araçları ve onları duyabilecek hiç istasyonumuz yok mu idi? Sorusunu çağrıştırdı bu olay.
Olsa idi;
Ben inanıyorum ki 35 "Encü"nün ağzından duyacağımız " vatan sağolsun!" haykırışları daha bir yakardı yüreğimizi. (Duymadık ama, kulaklarımızda çınlamasına da engel olamıyoruz "Encü"lerimizin o seslerine.)
Cumhurbaşkanlığı özel ödülleri verildi ve konuşuldu geçtiğmiz günlerde. Yoğunluk daha çok Sezai Karakoç'un ödül almaya gitmemesi üzerine idi.
Sayın cumhurbaşkanımız övgü dolu sözlerle anlatıyor üstad Sezai Karakoç'u. Fikirlerimizin, ideallerimizin oluşmasında büyük emeği var, diyor. Bu fakir dahi tanık oludğundan Sayın Gül'ün o yıllarına, dedikleri doğrudur deriz.
Lakin önemli olan o yıllar değil, şu anda yaşanan yıllardır. Neden mi?
Bir okuma da bu konu için yapalım.
Habere doğru insandan ulaştığımızda (Ali Haydar Haksal yazısı) duyduklarımız şudur: Doğan Medya hep orada, kendi ödüllülerini (D.Hızlan) desteklemek için. Geçmişten beri kendilerini o mekanın (Çankaya'nın) sahibi olarak görenler (kimlerse artık) de oldukça fark ediliyorlar.
Ne kaldı geriye?
İlk defa orada olmak heyecanını yaşayan ve tedirgin olan birkaç kişi. Gitse idi üstad Sezai Karakoç da ilk defa gitmiş ve sayın Gül ile ilk defa görüşmüş olacaktı.
Halbuki biz de duyarız, Köşk'e sohbet/görüşmek için yakınların/yakınlık duyulanların gidebildiğini/davet edildiğini...
Dahası Sayın Gül'ün her İstanbul'a gelişte kaldığı köşklerde de görüşmeler yapabildiğinin kanıtı çok resimler gördük gazetelere servis edilen.
Sezai Karakoç olmak kolay değil, diyelim ve yine Sayın Gül'ün geleceği üzerine sürdürelim okumamızı. Demeçleri, röportajları yayınlandı Sayın Gül'ün. İnecek mi, dönecek mi konuları üstüne. Belirsizlik var diye haber yaptı oralara yakın gazeteler. Hatta Koru'yucu yazarları savundular bütün ihtimalleri. Öyle de olabilir, böyle de.. Ah, Tayyip bey bir tüyo verseydi..
Halbuki olanca açıklığıyla anlattı Sayın Gül geleceğini. Daha önce nasıl davrandı isem, tavır koydu isem, bundan sonra da böyledir, dedi.
Olaylara, ortama, kişilere ve her şeye bakarım mümkün olduğunca... Sonra? Sonra dikkatimi kazananlar çeker... (Dahası daha sonraya efendim. Sizler benim okumalarımı okudunuz şimdi!)
Menderes'ler alacaklıdır
"Kimdi Menderes'in oğlu?.. Tecrübelerin çarkında bilenmiş bir aydın zeka mıydı? Bir inanış uğruna çileler çekmiş bir idealist miydi?.. Yoook, baba gücüyle büyük bir elçilikte görev almış pısırık bir hariciye katibiydi.. Ama ihtilalin ipe çektiği bir Başbakan'ın oğluydu!"
Basın tarihindeki en büyük İnönü tetikçilerinden birine ait bu satırlarda anlatılan Menderes'in büyük oğlu Yüksel Menderes'tir.
İhtilalden sonra kurulan YTP'den (Yeni Türkiye Partisi) milletvekili adayı yapılmak istenildiğinde kusulur bu irin tortusu, solculuk namına.
YTP'nin Genel Başkanına tehditvari yaltaklanılır önce. Ey Alican, umudumuzdun, hayalimizdin, Yeni Türkiye'nin bayrağını burca dikecektin. Neden çağırıyorsun Menderes'in oğlunu?
Menderes'i astırmışlar, kurtulduklarını sanmışlar. Oğul Menderes'in adını duyarak yaptıklarını hatırlamak istememeleri gayet normal. Demek yetmez! Hakaretlerinin bir hedefi olmalıdır.
Tecrübelerin çarkında bilenmiş aydın zeka...
Bir inanış uğruna çileler çeken idealist...
Kim bunlar?
İnönü ve oğulları ve damadı ve onun milletvekilleri ve tabi senatörlük kapan ihtilalciler filan..
İhtilal olsun diye az mı uğraştılar. Zeka yok ama, kurnazlık çok; hemde kuyrukları değmiyor tilkilerin birbirine. İhtilalcilik idealizm sayılmaz mı?
Menderes'in oğluna yapıştırılmak istenen "pısırıklık"ne ola ki?
Gözden ırak bir yerde sadece devlet memuru olarak bulunmak mı? Dolmabahçe Sarayı da tahsis edilmemiş talebe olduklarında.. İhalecilik desen hiç anlamazlar.Kambur Rıza'nın sanatını bilmezler.
Neden "pısırık"?
İsmet Paşa'nın yakasına yapışmadığından mı? Nasıl olur da ihtilal yaptırırsın? Nasıl astırırsın babamı? Ne hakkın var buna?
Belki de..
Yani diyorlar ki: İhtilalin astığı bir Başbakan'ın oğlu milletvekili olamaz. (Demirel de yıllar sonra bir başka oğulun Meclis Başkanı olmasını engellemişti.) YTP'nin de, diğer partilerin de kimi milletvekili yapacağına biz karar veririz.
"Akademik yapısı, Parisli Fransızcası, her gün ışıltısı artan ingilizcesi ve baba mirası pırıl pırıl zekasıyla Turhan Feyizoğlu..."
Bu satırlarda aynı kalemşörun aynı yazısından. Siyasi edebiyatta bir yalakalık şahikasıdır bu köle pazarı tellalı ağzı.
Övülecek adam, ihtilalcilik meziyetiyle donanmış olmalı.
Akademik yapısı derseniz, ihtilal kışkırtıcılığına ayarlı. Fransızca derseniz Cannes'ten değil, tam göbekten Paris'ten. İngilizce derseniz ışıl ışıl. This is a "halter". Yani idam ilmeği. Zeka derseniz, babasından kalmış. O kullanmamış buna vermiş. ( 12 Eylül'de az mı kıvranmıştı Feyizoğlu başbakan olmak için..)
Bir İnönü tetikçisi kalemşörün 1963 yılında yazdığı bu baş yazıyı neden mi çıkardık arşivimizden?
Bu ülkede Menderes çocuklarına karşı tavır koyanların çıkış noktalarını belgelemek için..
Onları "Mezara kadar" rahat bırakmayanların birincileri "Bir Menderes asmak yetmez sendromu" ile kudururken, onbirincileri de "Burda biz varız kompleksi"ile soyunma anlaşmaları yapıyorlardı.
Farkımız bizim
Milli Gazete okurlarına, Milli Görüş sevdalılarına gönülleri ve akılları zorlayan, sorgulayan bir soru; Milli Gazeteyi okumak, okutmak, hediye etmek, sahip çıkmak, sevmek, sevdirmek .. .., seviyoruz, özlüyoruz, yolundayız dediğimiz Hoca'mızın penceresinden bakmak ve bu pencereden bakmaya davet etmek bize ne/ler kazandırır? Cevap verebilecek var mı? Gönlüme zor gelen bu soru.. Acaba sizin cebinize mi zor geliyor?"
Gazetesini çok seven ve bize de bir teşekkür gönderen ey "reyann"!
Müsaade et, bir mesel anlatayım sana. Molla Cami'nin Baharistan'ından..
Güvercin ailesinin iki yavrusu vardır. Anne-baba alın terlerini biriktirdikleri kursaklarından (ciğerlerinden) akıtarak beslerler onları.
Ne bakarsın çöplükteki, mezbelelerdeki civcivlere. Anneleri eşeler, onlar yerler. Baba dersen, nerde? Efe.. Ey "reyann"! selam ve dua..
Her eve bir çağdaş kavga
- Bugün okula hem geç kaldın, hem de çalışmamışsın dersine.
Öğretmen, sorduğu soruların hiç birine cevap vermeyen öğrencisine böyle çıkışıyordu. Sümüğünü çeke çeke cevap verdi çocuk.
- Dersimeçalışamadım öğretmenim. Çünkü evde kavga vardı.
- Ne kavgası? Annen,baban geçinme güçlüğü mü çekiyorlar?
- Hayır, onlar değildi.
- Ninenle deden mi? Hala yaşıyorlar ve sizde kalıyorlarsa..
- Dedem ölmüş, ninem de huzur evinde kalıyor.
- Kardeşlerin mi? İlla üç çocuk diye tuttururlarsa..
- Benim kardeşim yok öğretmenim.
- Peki komşularınız mı?
- Üst kattaki komşularımız sağır, dilsiz. Alt kattaki yatalak amcaya da yaşlı bir kadın bakıyor.
- O zaman kim kavga etti sizin evde?
- Annemin seyrettiği dizide kavga oldu öğretmenim. Bir kuzeyden vuruyorlardı, bir güneyden haykırma, yumruk, sopa..
Meseleyi anlamıştı öğretmen. Lakin söyleyeceği Hiçbir şey yok. Reyting raporlarında tavana vurduğu söylenen bir diziyi seyretmeyin demek haddine mi?
Ertesi gün boy boy resimleri basılırdı, o tv kanalının patronuna ait gazetelerde; çağdaş diziye karşı çıkan öğretmen, çocukları başka kanallarda yayınlanan irtica programlarına yönlendiriyor, haberlerinin yanında.
- O kavga arkadaşlarının evlerinde de var evladım. Ama onlar geç kalmadılar.
- Annem uyku ilacı aldı. Sabahleyin uyanamadı. Sadece yatıştırıcı alsa, uyanabilirdi.
- Annen depresyonda mı?
- Hayır! Evde, yatakta uyuyor.
- Baban ne diyor bu durumda?
- Panik atak yapma diyor.
Nefesi kesilmişti öğretmenin. Çağdaş yaşamın bedeli diye düşündü. Kuruyan ağzını tükürüğü ile ıslata, ıslata yürüdü gitti, teneffüse doğru. Sınıfının kuzey-güney ekseninde ikiye ayrıldığını daha farketmemişti.
Bir reklâma reddiye
Çocuk TV'DE diziyi seyrediyordu. Bir sahnede üzerine çay dökülünce bir figuranın, hemen bağırdı: "Reklam girecekler! Hemde ilk reklam bir deterjan reklamı."
Dediği oldu çocuğun.
Ne fikir ama..
Ey kadınlar, bu deterjanlar ne işe yarar diye düşünme.Bak işte, böyle olduğunda..
Vay be! Kim kimi ne sanıyor, ne yerine koyuyor?
Daha iyi yıkar, daha beyaz yıkar dedikleri her yenisine verdik onca parayı. Sormadık hiç. Biz sizin yeni olmayan o eski üretimlerinizi de almıştık. Onlar için bir geri ödeme söz konusu mu? Neden ama? Mademki bu yeniler daha iyi. Eskileri niçin sattınız bize, yıllarca?
ANAP demek
T.ÖZAL'IN bu ülkeye kazandırdığı ve sonra Demirel'in dahi paylaşamadığı kaçak politikacı B.Dalan'ın mal varlığına el koymuş 13. Ağır Ceza Mahkemesi.
Bir zamanlar Ankara Belediye Başkanlığı da yapmış olan CHP'li Ali Dinçer'in Topkapı'daki bir tekstil firmasında sıradan bir mühendis olarak çalışıyordu. T.Özal ona İstanbul'u teslim etti. Dediği Dalan'ın o mal varlıklarına nasıl sahip olduğu araştırılırsa, ANAP'ın ve T.Özal'ın tarihi çıkar ortaya.
On derste zengin olma sanatı: Dalan öyle yaptı. Sen de yap!
Yavrum mesut ve the şapgalı baba
Kırmızı başlıklı baba
- ALO! The şapgalı Baba ne yapıyorsun yahu?
- Yapılacak iş vardı da yapmadık mı yavrum Mesut? 9.Senfoni dinleyerek yeni yıla girmeye çalışıyorum.
- Boşuna zahmet ediyor olmayasın the şapgalı Baba? Seni almazlar yahu?
- Kim, beni nereye almıyor yavrum Mesut? Yaş sınırı mı koymuşlar. Binaenaleyh gökkubbeyi başlarına yıkarım. Herkesten önce girmezsem namerdim.
- Dur, kızma the şapgalı Baba. Ben de seni yeni yıla sokmak istiyordum yahu.
- Beni nerede, nasıl yeni yıla sokacaksın yavrum Mesut? Binaenaleyh 28 Şubat'a soktun, tankların nizamiyesine soktun.. Fevkalade ıssız bir sokağa soktun
- Şapganı alıp gitsen daha mı iyi the şapgalı Baba? Hele bir yeni yıla girelim yahu.
- Nasıl gireceğiz, nerde gireceğiz? Binaenaleyh kapıdan mı gireceğiz, bacadan mı gireceğiz? Yeni yıla girmek ve 9. senfoni dinlemek, işte çağdaş Türkiye demektir, - Ben de onu diyorum the şapgalı Baba. Sen işi Keşan müftüsünden mi öğrendin yahu.
- Keşan'ın müftüsü de mi meşhur oldu? Binaenaleyh Milli Eğitim Müdürü, Mal müdürü, nüfus müdürü, turizm müdürü nereye gitmişler? Memleketin tankları nerde yavrum Mesut?
- Ben de sana onu anlatmaya çalışıyorum the şapgalı Baba. Böylece hem sen yeni yıla girmiş olursun, hem noelcilik kazanır yahu.
- Benim Keşan'ım kazansın, benim noelim kazansın, benim yeni yılım kazansın. Binaenaleyh çabuk girelim Yavrum Mesut. Nizamiyesi ne taraftaydı?
- Dur, acele etme the şapgalı Baba. Önce kırmızı urbalarını giydirelim.
- Çizme de giyecek miyim yavrum Mesut. Binaenaleyh İsmet Paşa'nınkini çıkarmamıştım. Kırbacı da buralarda olacak. Fevkalade şaklatırım.
- Alo, sen noel baba olacaksın the şapgalı Baba. İhtilalcilik oynamıyoruz yahu.
- Kırmızı başlıklı baba mı olacağım yavrum Mesut. Binaenaleyh bir şey olmadan burda oturmaktan fevkalade sıkıldım. Ne olacaksak olalım. Kurtları bekletmek fevkalade hatadır, yanlıştır, günahtır.
- Kim korkar hain kurttan the şapgalı Baba. Noel sakalıda çok yakıştı yahu.
- Ormana gitmeyecek miyiz yavrum Mesut. Binaenaleyh kırmızı başlıklı kızın ninesine yemek götürmek fevkalade tarihi bir görevdir. Yanımıza da bol bol kibrit alalım. Üşürsek yakarız yavrum Mesut.
- Aynı şeyleri düşünüyoruz the şapgalı Baba. Ormanları ben yaktırdım yahu.
- Şimdi biz itfaiyeci mi olduk. Binaenaleyh yangın mı söndüreceğiz?
- Heyecanlanma the şapgalı Baba. Ormanlar yandı, bitti, kül oldu, inek dağa kaçtı yahu. Şu çuvalı sırtına koyduk mu..
- Yeni yıl çuvala mı girdi yavrum Mesut? Binaenaleyh sen çuvala girersen, ben çuvala girersem, yeni yıla girmek fevkalade zordur, güçtür, imkansızdır.
- Çuvala ben gireceğim the şapgalı Baba. Ben senin oyuncağın oldum yahu.
- Bir sana mı kaldım Yavrum Mesut. Binaenaleyh senin nereni oynayacağım?
- Senin işin bacakla değil, baca ile the şapgalı Baba. Şu bacadan girsene yahu.
- Sen çuvala girdin. Ben bacadan gireceğim. Binaenaleyh Keşan müftüsüne fevkalade ayıp olacak. Bu bacanın kapısı nerde? Sakalımı bıraksana yavrum Mesut.
- Sakalını bana kaptırdığını ancak mı anladın the şapgalı Baba. Yeni yıla Silivri'de girelim mi yahu? Kemal'ini bekletmek fevkalade yazıktır, hatadır, günahtır...
- Nerde istesem orda girerim yavrum Mesut.Binaenaleyh kendim için girersem namerdim. Gel buraya, sakalımı ver. Fevkalade ifşa oldum. Keşan ne yana düşer Yavrum Mesut?
Toplum Adayı
Sevecen, babacan, sempatik, candan,
Elinde kocaman bir bal tası var;
Haketmiş bir toplum adayı olur.
Gördük ki seçilmiş, iş başı yapmış
Elinde kocaman bir baltası var;
Haketmiş bir topluma dayı olur.
EKREM ŞAMA
Milli Görüş'ün Tescilli Mizah Sayfasıdır


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Kaynak: NECATİ TUNCER / Türkiye
Etiketler:




