Ahnef b. Kays‘a şöyle soruldu:
- İnsanlık nedir?
Şöyle dedi:
- Devletli iken, tevazu sahibi olmak. İntikam almaya güçlü iken, affetmek, minnet etmeden vermektir.
Resûlullah (s.a.v.) şöyle anlattı:
- "Mü ‘minler, sakindirler, yumuşaktırlar. Sakin duran, güçlü bir deve gibidir. Ne yana çekilse, o yana gider. Bir kaya üzerine çökertilmek istenilse, oraya çöker."
Fakih der ki:
- Ey müslümanlar! Öfke anında sabırlı olunuz. Öfke anında, acele etmekten sakınınız. Sabırda üç iyilik, acelede üç kötülük vardır. Öfkeli iken acele edeni şu üç kötülük bekler:
Kendi özünde pişmanlık duyar. Halk arasında rüsvay olur. Allah katında cezaya çarpılır. Öfkeli anında sabırlı olana da şu üç kazanç vardır:
İçinde sürur duyar.
Halk arasında övülür.
Allah katında sevap alır.
Bu mânâda bir şiir:
Acıdır, hilmin tad yönü baştan;
Lâkin sonu tatlı çıkar baldan.
En doğrusunu Allah bilir.
- Şöyle anlatıldı:
- Bir gün İblis, Musa‘ya geldi ve şöyle dedi:
- Sen, Allahu Teâlâ‘nın peygamber olarak seçtiği ve kelâm ettiği bir kimsesin. Ama ben, Allah‘ın yarattıklarından biriyim.
Şimdi, seni öyle yapan yüce Rabbine tevbe etmek istiyorum. Ondan dile, tevbemi kabul buyursun.
Musa (a.s.) bu habere sevindi.
Su istedi, abdest aldı. Allah‘ın dilediği kadar namaz kıldı. Bundan sonra şu duayı yaptı:
- Yâ Rabbi! İblis de senin bir yaratığın. Sâna tevbe ediyor, onun tevbesini kabul buyur.
Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:
- Yâ Mûsâ, tevbe edemez.
Mûsâ (a.s.) şöyle dedi:
- Yâ Rabbi! Kendisi tevbe etmek istiyor. Bunun üzerine Allahu Teâlâ, Mûsâ (a.s.) peygambere şöyle vahyetti:
- Yâ Mûsâ, senin dileğini kabul ediyorum. Ona söyle Adem‘in kabrine secde etsin. Tevbesini kabul edeyim.
Mâsâ (a.s.), sevinçle İblis‘e gitti. Durumu ona bildirdi. İblis, buna karşılık kızdı, köpürdü ve şöyle dedi:
- Ben, onun dirisine secde etmedim; ölüsüne mi secde edeceğim?
Bundan sonra, İblis şöyle dedi:
- Yâ Mûsâ, benim için Rabbine dua ettin. Bende hakkın kaldı. Sana üç tavsiyem olacak. Her üçünde de beni hatırla.
1. Öfkelendiğin zaman bil ki, ben kalbine girerim, oradan kan damarlarına yürürüm.
2. Savaşta düşmanla karşılaştığın zaman, bil ki, ben Ademoğlu düşmanla karşılaştığı zaman gelirim. Ona, karısını, ev halkını, malını, çocuğunu hatırlatırım. Bunu hatırlayınca kaçmak ister.
3. Sakın ha mahremin olmayan bir kadınla yalnız kalmayasın. Bu durumda ben; senden ona, ondan da sana haber getiren elçi oluyorum.
Anlatıldığına göre, Lokman Hekim oğluna şöyle demiştir:
- Oğlum, üç kimse, ancak üç şeyin zuhurunda bilinir:
1. Halîm olan, ancak öfke anında belli olur.
2. Kahraman, ancak harpte belli olur.
3. Kardeşlik, ancak ihtiyaç zamanı anlaşılır.
Anlatıldığına göre tabiinden biri, bir başkasını yüzüne karşı övdü. Buna karşılık övülen şöyle dedi:
- Ey Allah‘ın kulu! Beni övme. Sen, beni öfke zamanı denedin de halim bir kimse mi buldun?
- "Hayır." Cevabını alınca, şöyle dedi:
- Benimle bir yolculuğa çıktın da, güzel ahlâklı biri olarak mı buldun?
- "Hayır" cevabını alınca, tekrar sordu:
- Bana bir emanet bıraktın da emin bir kimse olduğumu mu anladin?
Bu soruya da:
- "Hayır." Cevabını alınca, şöyle dedi:
- Çok yazık! Bir kimse, bu üç denemeden geçmedikçe övülmemelidir.
Üç huy, cennet ehlinin huyudur ve bunlar yalnız kerem sahibi kimselerde bulunur:
1. Zulmedeni affetmek,
2. Mahrum edene vermek,
3. Kötülük edene iyilik etmektir.
Nitekim, bu konuda Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:
- "Affı seç, İyiliği emret, cahillerden yüz çevir." (Âraf sûresi, âyet: 199)
Anlatıldığına göre, bu âyet indiğinde Resûlullah (s.a.v.); Cebrail‘e sordu:
- "Bu âyetin açık anlamı nedir?"
Cebrail şöyle dedi:
- Yüce Rabbime sorayım, söylerim. Gitti, geldi; şöyle dedi:
- Yâ Muhammed (s.a.v.)! Allah‘ın sana emri: Sana gelmeyene gidesin. Seni mahrum edene veresin. Sana zulmedeni bağışlayasın.
İbn Aclan, Saîd Makburî‘den naklen Ebû Hüreyre anlatıyor:
- Biri, Hz. Ebû Bekir‘e sövdü. Resûlullah da orada oturuyordu.
Resûlullah bir şey demedi. Hz. Ebû Bekir de bir şey demedi. Adamın konuşması bitince, Ebû Bekir konuşmaya başladı. Bunun üzerine Resûlullah hemen kalktı.
Peşinden Ebû Bekir yetişti, sordu:
- Yâ Resûlallah! Adam bana sövdü, sustun. Ben konuşunca kalkıp gittin.
Resûlullah (s.a.v.) şöyle anlattı:
- "Sen susarken senin adına bir melek ona karşılık veriyordu.
Konuşmaya başlayınca, melek gitti, şeytan geldi. Şeytanın oturduğu yerde oturmayı iyi bulmadım."
Bundan sonra, Resûlullah (s.a.v.) şöyle anlattı:
- "Üç şey var ki, gerçektir, mutlaka netice verir. Şunlardır:
1. Herhangi bir kul, zulme uğradığı zaman affedip bağışlarsa, (Allah rızası için) Allahu Teâlâ o kimsenin izzetini artırır.
2. Bir kimse, kendisine bir dilencilik kapısı açar, bu dilencilikten maksadı da mal çoğaltmak olursa, Allah ona azlık musibetini verir.
3. Yine bir kimse, Allah için bir yere bir şey verirse, Allah onun malını çoğaltır."
Rahmetlik babam, Kâ‘b Kurezî‘ye istinaden, İbn Abbas (r.a.)‘ın rivayeti ile Resûlullah (s.a.v.)‘ın şöyle buyurduğunu anlattı-
- "Her şeyin bir güzel yanı vardır. Oturmanın da en güzeli kıbleye dönük olanıdır.
Böyle yaparsanız, emin olarak oturursunuz. Namazda uyuklayan kişinin, kitap ve sünnet dışı amel edenin ardında namaz kılmayınız. Namazda da olsanız, yılanı, akrebi öldürünüz.
Duvarları giydirmeyiniz. Bir kimse, müsaadesi olmadan din kardeşinin mektubuna bakarsa, ateşe bakmış gibi olur. Bir kimse, halkın en güçlüsü olmayı dilerse Allah‘a tevekkül eylesin. Bir kimse, halkın en keremlisi olmayı istiyorsa, Allah‘a karşı takva sahibi olsun.
Bir kimse, halkın en zengini olmayı isterse Allah katında bulunanın kendi elinde bulunandan daha güvenilir olduğunu bilsin."
Bundan sonra şöyle buyurdu:
- "Sözüme dikkat ediniz.
Size şerlilerinizi haber vereyim mi?"
- Evet, haber ver yâ Resûlallah dediler.
Resûlullah şöyle buyurdu:
- "Yol arkadaşına vermeksizin yalnız yiyenler ve kölesini dövenlerdir"
Sonra, şöyle buyurdu:
- "Size bundan daha kötüsünü bildireyim mi?"
- Bildir yâ Resûlallah, dediler.
- "İnsanlara buğzeden, insanların da kendisine buğzettiği kimse."
Şöyle buyurdu:
- "Size bundan daha kötüsünü söyleyeyim mi?"
Buyurunca, şöyle dediler:
- Söyle yâ Resûlallah.
Buyurdu:
- "Hatayı kabul etmeyendir. Özür dilemeyendir. Suçu bağışlamayandır."
Tekrar buyurdu:
- "Size bundan daha kötüsünü anlatayım mı?"
- Anlat yâ Resûlallah, dediler. Şöyle anlattı:
- "Kendisinden herhangi bir iyilik beklenmeyen ve kötülüğünden de emin olunamayan kimsedir."
Bundan sonra, Resûlullah (s.a.v.) İsâ (a.s.)‘dan anlattı:
- "Bir gün İsâ, Benî İsrail‘e kalktı, şöyle dedi:
- Ey İsrailoğulları! Kendini bilmezlere hikmet anlatmayınız. O hikmeti yerinde harcamamış, haksızlık etmiş olursunuz.
Sonra, o hikmeti ehlinden gizlemeyiniz ki, onların hakkını yemiş, onlara zulmetmiş olmayasınız."
Bir başka seferinde ise şöyle buyurdu:
- "Siz, zulme uğramış olsanız bile, buna zulümle karşılık vermeyiniz.
Sonra, Rabbinizin katındaki değerinizi yitirirsiniz."
Devam etti:
- "Ey İsrailoğulları! Üç şey var ki, ona dikkat ediniz:
1) Bir şeyin irşat yolu olduğunu anlarsanız, ona uyunuz.
2) Bir şeyin ayıbı belli olursa, ondan kaçınınız.
3) Bir şeyin durumu karışık olursa, onu Allah‘a ve Resulüne havale ediniz."
Bâzı hakîm zâtlar şöyle anlattılar:
- Dünyada zâhitlik dört şey ile olur:
1. Dünya ve âhiret için ne vaat ettiyse, o konuda Allah‘a güvenmektir
2. Halkın onu övmesi de, kötülemesi de, yanında bir olmasıdır.
3. Yaptığı işlerde ihlâs sahibi olmasıdır.
4. Kendisine zulmedeni affetmek, eli altındakilere kızmamak; halîm ve sabırlı olmak...
DOĞRUCA CENNETE GİDERLER
Anlatılır ki, biri Ebû Derda (r.a.)‘ya geldi ve şöyle dedi:
- Bana bâzı kelimeler öğret. Allahu Teâlâ beni onlarla faydalandırsın.
Ebû Derda, şövle dedi:
- Sana öyle şeyler tavsiye edeyim ki, onlarla amel eden kimse, en üstün derecelere erebilir.
Şunlardır:
1 - Hiçbir suretle haram yeme.
2 - Rızkını günlük iste.
3 - Nefsini ölmüş bil.
4 - Bütün mâruzâtını Allah‘a yap. Bir kimse, sana sataşırsa, eza ederse, şöyle de:
- Mâruzâtımı Allah‘a havale ettim.
5 - Bir hatâ işlersen, hemen Allah‘a bağış talebinde bulun.
Anlatılır ki:
- Uhud savaşında Resûlullah‘ın dişi kırılmıştı. Bu durum Resûlullah (s.a.v.)‘ın ashabına ağır geldi.
Şöyle dediler:
- Yâ Resûlallah! Onlara beddua etsen ne olur? Sana yaptıklarını görüyoruz.
Şöyle buyurdu:
- "Ben lânetçi olarak gönderilmedim. Dâvetçi ve rahmet olarak gönderildim. Allah‘ım! Kavmim bilmiyor, onlara hidâyet nasip eyle."
Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
- "Bir kimse, müslümanların ırzlarına dil uzatmazsa, Ah lah Kıyamet Günü, onun hatâlarını bağışlar. Bir kimse, öfkesini tutarsa, Allah Kıyamet Günü, onun azabını hafifletir."
Mücâhid şöyle anlattı:
- Resûlullah (s.a.v.); bir topluluğa uğradı, taş kaldırıyorlardı. Böylece kimin daha kuvvetli olduğu tesbit edilecekti.
Resûlullah (s.a.v.) onlara sordu:
- "Ne yapıyorsunuz?"
- Bu taş kuvvet taşıdır; kimin daha kuvvetli olduğunu deniyoruz.
Şöyle buyurdu:
- "Size bundan daha zorunu bildireyim mi?"
- Biidir yâ Resûlallah, dediler.
Şöyle buyurdu:
- "Kardeşi ile arasında düşmanlık olan biri, onunla konuşursa hem kendi şeytanını hem de kardeşinin şeytanım mağlup eder; en büyük taşı kaldırmış olur."
Bir başka rivayette ise şöyle anlatıldı:
- Resulullah (sav), taş kaldırıp kuvvet denemesi yapan bir topluluğa rastladı.
Onlara sordu:
- "Bu taşı kaldırmaktan daha zorunu bilir misiniz? Bundan daha zorunu size bildireyim mi?"
- Bildir yâ Resülallah, dediler.
Şöyle anlattı:
- "Öfke dolan bir kimse, öfkesini yener, sonra sabır yolunu tutarsa, sizin en ağır taş kaldıranınızdan daha kuvvetlidir."
- Bir kimse kendisine zulmedene beddua ederse, peygamberler arasında Hz. Muhammed (s.a.v.)‘i üzmüş olur. Yine bir kimse kendisine zulmedeni affederse, kâfirlerin ve şeytanların arasında şeytanı üzmüş olur.
Böyle bir işi yaptığı için de Resûlullah (s.a.v.) efendimizi, peygamberler ve sâlih zâtlar arasında sevindirmiş olur.
Resûlullah (s.a.v.)‘ın şöyle buyurduğu anlatıldı:
- "Kıyamet Günü bir münâdi şöyle seslenir:
- Ecri Allah‘ın indinde olanlar nerede? İnsanları hatâları sebebiyle affedenler kalkarlar, doğruca cennete girerler."




