"Muhammed Ümmeti‘nin izzeti nerden başladıysa, oraya dönmek lazım. İzzetimiz; Kitabullah ve Sünnet-i Resulullah‘tır. Efendimiz dünyadan ayrılırken buyurdu ki; "Ey Müslümanlar! Ben gidiyorum ama size iki tane meşale (nur) bırakıyorum. Bir tanesi Allah‘ın kitabı (Kur‘an) diğeri benim Sünnetim" Biz bunların ikisine sımsıkı sarılırsak, o zaman izzet buluruz. Allahu Teala buyuruyor ki: "Eleysallahu bi-kafin abdehü" Yani "Allah kuluna kafi değil mi?"
Emin Saraç kimdir?
Tokat‘ın Erbaa kazasında doğdu. Babası Hafız Mustafa Efendi, dedesi; Nakşibendiye‘den Müderris Üzeyir Efendi‘dir. Dedesi, Niksar‘ın Keşfi Camii Medresesi‘nde müderris idi. Hafızlığa o 6 yaşındayken Babası Mustafa Efendi, başlatmış. Emin Saraç‘ın 1‘i kız 2‘si erkek 3 kardeşi de babası tarafından Kur‘ân hafızı yetiştirilmiş. Kardeşi Osman ile el-Ezher Üniversitesi‘ni bitirdi. İstanbul‘a döndü. İmam-Hatip mektebinde hocalık yaptı. Hâlâ Fatih Camii‘nde ders okutuyor.
Emin Saraç Hoca Efendi ile önce ders okuduğu, sonra yıllardır ders okuttuğu Fatih Camii‘nde konuştuk. Söyleşimizi büyük bir zevkle okuyacağınızı umarız:
Muhterem Hocam, tahsilinizi niçin Türkiye değil de Mısır‘ın Ezher Üniversitesi‘nde yaptınız?
Çünkü o zamanlar İslami ilimleri tahsil çok zordu. Milli Şef İsmet İnönü devrinde korkunç bir baskı vardı. Öyle bir devir ki Kur‘ân hadimi olan babam Mustafa Efendi bize Kur‘ân okuttuğu için mahkemeye çağrılmış, Hakim Efendinin, "Sen çocuklara Kur‘ân okutuyormuşsun. Doğru mu?" sorusuna: "Evet, ben çocuklarıma Allah‘ın kelâmı olan Kur‘ân-ı Azimüşşan‘ı okutuyorum." cevabını verdiği için 6 ay hapse mahkum edilmişti.
Babamın çektiği çileler içimi yaktı
Hapis yattı mı?
Altı ay yatmadı, ama bir Müslümana kitabını çocuklarına öğrettiği için ceza verilmesi zulüm olarak yetmez mi? Bırakınız cezayı böyle bir şeyin suç sayılması doğru mu! Bir insanın dininin kaynağı olan kitabı çocuklarına öğrettiği için karakola götürülmesi doğru mu? Babamın çektiği bu çileler benim içimi yaktı, hâlâ yakıyor. 1943 senesinde abimle birlikte Ulum-u Şer‘iyye (Dini ilimleri) tahsili için İstanbul‘a geldik. İstanbul‘da Ali Haydar Hoca Efendi bizi Fatih Camii‘ne gönderdi. Fatih Cami Baş İmamı Kastamonulu Ömer Efendi bizi kabullendi ve bu camii şerifte bizi 3 ay misafir etti. Ondan sonra da bizi Üçbaş Medresesi‘ne yerleştirdi. Sonra ben bir hafta Silistreli Süleyman Hilmi Tunahan Efendi‘den ders okudum. O‘nu da Hadimül Kur‘ân olduğu için daima hayırla yad ederim. Fakat ondan derse devam edemedik.Çünkü o da takibattaydı. Ondan sonra Fatih Kütüphanesi‘ndeki bütün kitapları iki defa hatmetmiş, "Ayaklı Kütüphane" ünvanlı Gümüşhaneli allame Mustafa Efendi‘den derse başladık. Fakat bu esnada Fatih‘in Baş imamı Ömer Efendi‘den de hem talim, hem de Arapça okuyorduk. Hüsrev Efendi‘nin derslerine devam ediyorduk. Kendisi aynı zamanda Fatih camii şerifinde 65 sene hizmet vermiş olan Kayyımbaşı ve allame bir kimse. Üçbaş Medresesi‘nde oturduğu için yatsıdan sonra O‘ndan da mukabele okuyordum. 1950‘ye kadar tahsilimiz böyle devam etti. 1950‘de Mısır‘a gittik, Mısır‘da el-Ezher Üniversitesi‘nin önce lise kısmını, sonra fakülte kısmını (Şeriat Fakültesi) okudum. Yani 1958‘e kadar Mısır‘da el-Ezher‘de okudum. 1958‘de İstanbul‘a geldim. Mısır‘dan geldikten bir hafta sonra İstanbul İmam-Hatip mektebinde 3 sene süren hocalık hayatıma başladım.
el-Ezher‘de tahsil yaparken, hocalarınız arasında Türk alimler de var mıydı?
Olmaz olur mu? Mesela memleketimizin yetiştirdiği ve İslâm dünyasının hâlâ hayatı ve eserleri üzerinde doktora yapmakla meşgul olduğu allame Mustafa Sabri Efendi ve Allame Zahid-i Kevseri gibi Türk zevat ile müşerref olduk. Bir de Yozgatlı Mehmet İhsan Efendi (ki İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreteri Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu‘nun babasıdır) çok mübarek, faziletli bir kimseydi!
Burada hizmet kapısı kapanınca
Onlar niçin oraya gitmişler?
Burada hizmet kapısı kapanınca orada hizmete devam etmişler. Zahid-i Kevseri, ve Mehmet İhsan Efendi‘den bizzat ders okudum. Fakat Mustafa Sabri Efendi‘nin haftada bir huzurunda bulunarak ondan istifade ettim.
Kayınpederimin gözleri yaşarmış
Evliliğiniz o dönemlere mi denk geliyor?
Daha ben Mısır‘da iken Ali Haydar Efendi, sonra kayınpederim olan Ali Yekta Efendi‘ye bendenizden bahsetmiş. Ali Yekta Efendi bunu duyunca gözleri yaşarmış. Ali Haydar Efendi: "Hayırdır, yoksa üzüldün mü?" diye sormuş. Yekta Efendi de "Hüzünden değil, sevinçten ağlıyorum. Ben, ‘Canım gibi sevdiğim kitaplarımı kim okuyacak?‘ diye düşünürken, "Çocuklarımı yetiştiremedim" diye esef ederken, bana Allah kitaplarımı okuyacak bir damat gönderdi. Ona seviniyorum. Bu gözyaşları onun eseridir." Bunları ben daha sonra rahmetli hocam Ali Haydar Efendi‘den dinledim. Askerliği yaptık, 5 ay sonra düğünümüz oldu.
İlim tahsil2 ederken, manevi sıkıntıların yanında maddi sıkıntılar da yaşadınız mı?
Mısır‘da 9 sene memleket hasreti çektik. Ülkemize gelemedik. Abdünnasır büyük ve şiddetli bir ihtilal yapmıştı ki o diktatörlük hâlâ devam ediyor. Mektuplarımız düzenli gelmiyordu. Ailemizin bize para göndermesi imkansızdı. Abdünnasır‘ın ihtilaliyle kraliyet zamanındaki bolluk gitmiş, buhranlar başlamıştı. Maddi sıkıntılar zirvedeydi. Ezher‘in, ecdadımızın bıraktığı evkaftan bize verdiği para kafi gelmediği için çok sıkıntılar çekiyorduk. Hatta o derece sıkıntı çekiyorduk ki, sabah kahvaltı yapacak paramız olmadığından mecburi oruca niyet ederek günlerce oruç tutmak durumunda kaldık. Böyle sıkıntılarımız çok oldu. Ama biz dedik ki "Tahsilimizi ikmal etmeden, icazetimizi (diploma) almadan, buradan yurdumuza dönmek yok."
Diploma aldınız mı?
Evet iki diplomam oldu. Ezher‘in Lise kısmı, Fakülte kısmı ve 2 sene de kadılık ihtisası yaptım, bitirmeden Nasır bizi Mısır‘dan çıkardı.Neyse, dert çok.
Kurtuluşun reçetesi: İslâm‘ı yaşamak
Bu dertlerden kurtulmak için Müslümanların hangi reçeteye uyması lazımdır?
Muhammed Ümmeti‘nin izzeti nerden başladıysa, oraya dönmek lazım. İzzetimiz; Kitabullah ve Sünnet-i Resulullah‘tır. Efendimiz dünyadan ayrılırken buyurdu ki; "Ey Müslümanlar! Ben gidiyorum ama size iki tane meşale (nur) bırakıyorum. Bir tanesi Allah‘ın kitabı (Kur‘an) diğeri benim Sünnetim" Biz bunların ikisine sımsıkı sarılırsak, o zaman izzet buluruz. Allahu Teala buyuruyor ki: "Eleysallahu bi-kafin abdehü" Yani "Allah kuluna kafi değil mi" Bir diğer ayette de şöyle buyuruluyor:"Kul hasbiyallah aleyhi yetevekkelü‘l-mütevekkilun" Yani "De ki Allah bana yeter. Hep O‘na dayanır mütevekkil olanlar." Allah‘a güvenen ve O‘na dayanan fertlere de milletlere de vekil olarak Allah yeter. O insanın da o milletlerin de nusret, izzet ve şerefine Allah kafidir. Biz Allah‘a hakikaten kul olursak; Cenab-ı Allah da bize nusret ve izzetini ihsan edecektir. Kafirlerin kapısında izzet aranmaz. Ramazan-ı Şerif‘de gecelerimizi teravihlerle, teheccüdlerle ve sahurlarla gündüzlerimizi de meleklerin vasfı olan yemeden içmeden uzak kalarak oruçla geçirelim. Bugünlerimizin kadrini bilelim. Hatta o günlerimizde mümkünse işlerimizi biraz azaltıp, ekseriyeti öbür tarafa verelim. İbadetimizi hem mali ve hem de manevi cihetini gözetelim. Mali ciheti fitremiz, sadakamız, zekatımız. Manevi ciheti ise Kur‘an okumak, Kur‘an dinlemek, Müslümanların kurtuluşu için, bütün Müslümanların, milletimizin ve memleketimizin hayrı için dua etmek.





