Bilindiği üzere, Türkiye Kıbrıs sorunu çözülmeden Kıbrıs'ın NATO'ya girmesine haklı olarak karşı çıkmaktadır. AB'nin KKTC'ye ve Türkiye'ye Kıbrıs'ta sakat bir çözümü kabul ettirme telaşında bulunmasının sebeplerinden biri de bu NATO konusudur.
Almanya Başbakanı Sayın Angela D. Merkel'in 11 Ocak 2011 tarihinde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'ne" (GKRY) yaptığı günü birlik ziyaret sırasında Hristofyas'a "bu kadarını da beklemiyordum doğrusu" dedirtecek ölçüde gerçeklerle bağdaşmayan tek yanlı ifadelerle Rum Tarafı'nın Kıbrıs sorununa çözüm bulmayı amaçlayan müzakerelerdeki tutumundan "cesaret ve yaratıcılık" gibi nitelemeler de kullanarak övgüyle söz etmesi; Kıbrıs Türk Tarafı'nın Rumların "adımlarına karşılık veremediğini" öne sürmesi; Türkiye'ye sorununun çözümü yolunda "daha fazla gayret göstermesi" çağrısında bulunması; "Biz Almanlar ve özellikle şahsen ben, bir ülkenin bölünmüşlüğünün ne demek olduğunu iyi biliriz" diyerek Kıbrıs'ın bölünmüş durumunun kabul edilemez olduğunu belirtmesi; bu duruma 1974'de Türkiye'nin sebep olduğunu ima eden sözler söylemesi, gerçekçi ve kalıcı bir çözüme yönelik arayışların iki tarafından biri olan Kıbrıs Türk halkını ve onun siyasî iradesini temsil eden KKTC'nin Lideri ile "Kıbrıs Türk Toplumu'nun Lideri" sıfatıyla da olsa ziyaret vesilesiyle temastan kaçınması, Türkiye'de ve KKTC'de haklı bir tepkiyle karşılanmıştır.
Merkel'in sözlerine ve tutumuna dair haberler, Merkel ile Hristofyas'ı dostane biçimde kucaklaşırken gösteren ve kimyalarının uyuştuğunu ortaya koyan fotoğraflar, bize, soğuk savaş ve Almanya'nın ve Berlin'in bölünmüş döneminde komünist Doğu Almanya'nın liderlerinin Kıbrıs Rum yöneticilerle ve özellikle AKEL'in mensuplarıyla buluşmalarında, Rumlardan yana verdikleri demeçleri ve fotoğraf kareleriyle yansıtılan dostluk manzaralarını hatırlatmıştır.
Bu çağırışımı yapmamıza, sanırım, 1954 Hamburg doğumlu olan Merkel'in sonradan Doğu Almanya'da büyüyüp yetişmiş, eğitim ve öğrenimini tamamlamış ve orada meslek sahibi olmuş olması; Hristofyas'ın ideoloji bakımından komünist kökenli olup, tahsilini Moskova'da yapması ve her iki Lider'in de Rusça bilmeleri etken olmuştur.
Muhtemeldir ki, Sayın Merkel, Kıbrıs konusundaki ilk temel bilgilerini, Doğu Alman Liderlerin 1974'deki gelişmeler hakkında yaptıkları ve Varşova Paktı devletlerine mahsus basmakalıp sözler içeren Rumlardan yana demeçlerini sansürlü Doğu Alman basınından okuyarak edinmiştir. Bu yüzden de kişisel olarak Kıbrıs sorununun 1974'de ortaya çıktığını düşünüyor olması fazla şaşırtıcı değildir. Şaşırtıcı ve hattâ kabul edilmez olan, bu düşüncelerini Almanya gibi büyük bir Devlet'in adına dile getiriyor olmasıdır.
Merkel'in Güney Kıbrıs'ı ziyaretindeki demecine haklı olarak tepki gösteren Başbakan Sayın Erdoğan'ın sözleriyle ilgili olarak bir açıklama yapan Almanya Hükûmet sözcüsü Steffen Seibert, Başbakan Merkel'in Kıbrıs sorunu hakkında "tarih dersi almaya ihtiyacı olmadığını" söylediğini gazetelerde okuduk. Ders almaya ihtiyaç duyup duymama kişisel bir tercihtir; karışılamaz. Bununla beraber, Türkiye'yi doğrudan ilgilendiren bilgilerdeki kasıtlı veya kasıtsız yanlışlıkları ve eksiklikleri düzeltmede Türk vatandaşlarına da düşen görevler olduğunun bilinci içinde, bazı bilgilerimizi, ders verme niyeti taşımadan, paylaşmak istiyoruz.
Alman yönetiminin bilgi eksikliği
Alman Sözcü, Merkel'in "1974 yılında Türk askerlerinin adanın kuzeyini işgal ettiğini bildiğini" belirtmiş ve Kıbrıs sorununun "36,5" yıldır var olduğunu vurgulamıştır. Bu dahi, Merkel'de ve O'nun sözcüsünde, Kıbrıs sorununun tarihçesine ilişkin bir bilgi yetersizliği bulunduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü Kıbrıs sorunu, 1960'dan sonraki aşamasında, Rumların iddia ettiği üzere Temmuz 1974'de değil, Kıbrıslı Rumların Kıbrıslı Türklere saldırmaları üzerine 1963 Noel'inde ortaya çıkmış ve 26 Aralık 1963 tarihinde BM Güvenlik Konseyi'nin gündemine girmiştir. BMGS son raporunda da Kıbrıs konusunun 47 yıldır BM Güvenlik Konseyi'nin gündeminde bulunduğunu hatırlatmıştır.
"İşgal" konusuna gelince: Alman dostlarımızın, Makarios'un BM Güvenlik Konseyi'nde 19 Temmuz 1974 tarihinde yaptığı ve "Yunanistan'ı Ada'yı pervasızca istilâ ve işgal etmekle" suçlayan konuşmasını ve Yunanistan Büyükelçisi'nin de cevaben Makarios'u "Zürih'te ortaya çıkan anayasanın 13 hükmünü tadil etme teşebbüsünde bulunmak suretiyle 1963 Aralık ayında feci çatışmaların ortaya çıkmasına ve böylece Ada'nın yeşil hat boyunca fiilen bölünmesine sebep olmakla" itham eden sözlerini içeren S/PV.1780 sayılı toplantı zabtını tekrar tekrar okumalarını salık veririz.
Yunanistan'ın ENOSIS amacıyla Kıbrıs'ta 15 Temmuz 1974 günü gerçekleştirdiği darbenin sonuçlarını önlemek için Türkiye'nin 1960 Antlaşmalarına uygun olarak Ada'ya yaptığı askerî müdahaleden sonra Avrupa Konseyi Parlâmenterler Meclisi'nin 29 Temmuz 1974 tarihinde kabul ettiği 573 sayılı kararında "Yunan askerleri tarafından Kıbrıs'ta gerçekleştirilen askerî darbeyi kınadığını" ve "Türkiye'nin müdahalesini 1960 Garanti Antlaşması'nın 4. paragrafından kaynaklanan bir hakkın kullanılması" olarak nitelediğini hatırlatmak isteriz.
Kıbrıs'taki bölünmüşlüğün simge kavramı "yeşil hattır". Bu hat 1974'de değil, Rumların Kıbrıslı Türklere saldırmaya başlaması üzerine geçici olarak görevlendirilen Barış Gücü'nün Komutanı İngiliz Generali Young tarafından 1963 Aralık ayında harita üzerinde çizilmiştir. General Young, Lefkoşa'da Türklerin ve Rumların yaşadıkları yerler arasında bir güvenlik şeridi oluşturmak amacıyla bu hattı çizerken yeşil renkli kalem kullandığı için, bu çizgi Kıbrıs'la ilgili terminolojiye "yeşil hat" olarak girmiştir. Lefkoşa 1963 sonunda iki ayrı yönetim halinde ikiye bölünmüştür.
Kıbrıs sorununun evveliyatını bilme açısından Almanya aslında önemli bir avantaja sahiptir. 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Anayasası'na göre Türk, Rum ve tarafsız bir hakimden oluşan bir Yüksek Anayasa Mahkemesi kurulmuştu. Üç üyeli Mahkeme'nin başkanlığına Almanya'nın Heidelberg Üniversitesi'nden değerli Alman hukukçu Prof. Dr. Ernst Forsthoff getirilmişti. Yardımcısı da Alman hukukçu Dr. Christian Heinze idi. Makarios'un Kıbrıslı Türklere tanınan anayasal güvenceleri ortadan kaldırmak için yaptığı Anayasayı tadil teşebbüslerine bu dürüst ve namuslu Alman hukukçular kararlılıkla karşı çıkmışlardı. Yapılmak istenenlerin Anayasa'ya aykırı olduğunu açıklamışlardı. Rumların Forsthoff'u "basit Nazi memuru" olarak nitelemeleri; Heinze'ye karşı alenen iftira kampanyası başlatmaları üzerine Alman hukukçular 1963 yılı içinde görevlerinden istifa etmişlerdi. Bundan sonra da zaten Kıbrıs Cumhuriyeti yıkılmıştı. Dr. Heinze hayattadır. Kıbrıs ile ilgili kaynaklarda bu iki Alman hukukçunun 1960-63 döneminde Kıbrıs'ta yaşananlara dair yaptıkları açıklamalar yer almaktadır.
Almanya'nın yeni tutumunda NATO telaşının rolü
AB'nin lideri konumunda olan ve 1 Ocak 2011 tarihinden itibaren Türkiye'nin yerine BM Güvenlik Konseyi'nin geçici üyesi olarak göreve başlayan Almanya gibi bir devletin Kıbrıs sorununun taraflarından birine husumet ilân edercesine davranmasının Kıbrıs konusuna ilişkin diplomaside etkili rol oynamasını imkânsız kılacağını kestirememiş olması düşünülebilir mi?
Merkel'in ve yanındaki danışmanların 2003-2004 döneminde ve hattâ sonrasında Türkiye'nin Kıbrıs sorununun çözümünü sağlamak üzere Kıbrıs Türk halkına baskılara varan yaklaşımlarla ne kadar gayret gösterdiğini bilmemeleri mümkün müdür?
Annan Plânı'nı Kıbrıslı Türklerin kabul ettiklerini ve Rumların reddettiklerini hatırlamamaları söz konusu olabilir mi?
Yine Merkel'in ve akıl hocalarının "2004'de Rumlar ANNAN Plânı'nı kabul etselerdi, bugün Kıbrıs sorunu çözülmüş olurdu" diye düşünemeyecek kadar hafıza kaybına uğradıklarını ve muhakeme yeteneğinden mahrum olduklarını insanın aklından dahi geçirmesine imkân var mıdır?
Merkel Güney Kıbrıs'ta verdiği demeçlerde Kıbrıs sorununun bir an önce halledilmesinin AB ile NATO arasında sağlam bir ilişki ve işbirliği kurulabilmesi için de gerekli olduğuna işaret etmiştir. Bilindiği üzere, Türkiye Kıbrıs sorunu çözülmeden Kıbrıs'ın NATO'ya girmesine haklı olarak karşı çıkmaktadır. AB'nin KKTC'ye ve Türkiye'ye Kıbrıs'ta sakat bir çözümü kabul ettirme telaşında bulunmasının sebeplerinden biri de bu NATO konusudur. Oysa AB'nin kendisi, Kıbrıs'ta çözüm olmadan Kıbrıslı Rumları üye kabul etmekle esasen onları Kıbrıs'ta status quo'dan rahatsız olmaz duruma getirmişlerdir. Böylece AB - NATO işbirliğinin sağlıklı biçimde oluşmasını engellemişlerdir. Merkel'in Kıbrıs'taki tutumu Rum Tarafı'nı yeniden çözümsüzlüğe azmettirmek suretiyle, AB'nin NATO ile geliştirmek istediği kurumsal işbirliğinin önüne set çekmiş olmuyor mu?


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Kaynak: TUGAY ULUÇEVİK-Eski Bonn ve Berlin Büyükelçisi / Dünya
Etiketler:



