Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi'nin (TASAM) öncülüğünde düzenlenen "3. Uluslararası Balkan Kongresi" çok geniş ve üst düzey bir katılımla Tekirdağ'da gerçekleştirildi. "Bölgesel işbirliğinde sivil toplum örgütlerinin ve düşünce kuruluşlarının rolünün ana tema olarak tartışıldığı kongrenin" katılımcıları arasında KKTC eski Başbakanı Hakkı Atun da yer alıyordu. Aynı zamanda Doğu Akdeniz Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi (DAÜ-SAM) Başkanlığını da yürütmekte olan KKTC eski Başbakanı Hakkı Atun ile Kıbrıs'ta yaşanan son gelişmeleri, Türk dış politikasını ve Batı'nın tutumunu konuştuk:
Ulusal Birlik Partisi'nin (UBP) Genel Başkanı ve Başbakan Derviş Eroğlu'nun ilk turda cumhurbaşkanı seçilmesiyle sonuçlanan seçimde KKTC halkı kime, nasıl bir mesaj verdi?
Cumhurbaşkanlığı seçiminin değerlendirmesini yaparken, genel seçimlerden de bahsetmekte yarar var. Böylece konunun daha iyi anlaşılabileceğini düşünüyorum. Dolayısıyla KKTC halkı ilk mesajı zaten genel seçimlerde vermişti. Hatırlanacak olursa; Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP), istediği halde bazı uygulamaları ve gelişmeleri sağlayamadığı için kendi rızasıyla bir yıl öncesinden erken seçime gitmişti. Ben bunu o zaman politikanın içinden gelen biri olarak değerlendirirken bir nevi havlu atma olarak görmüştüm.
Neden?
Çünkü AB onları bile sükût-i hayâle uğratmıştı. Mesaj AB'ye idi. Nitekim bunun etkileri cumhurbaşkanlığı seçimine de yansıdı. Yani burada gerek hükümetin gerek onun içinden gelen cumhurbaşkanının bütün çabalarına ve esnekliklerine rağmen AB dişe gelir herhangi bir katkıda bulunmamıştır, verilen sözleri tutmamıştır. Bizim halkımız da aydın bir halk olarak bunu yutmamıştır ve önce iktidarı sonra da cumhurbaşkanını değiştirmiştir. Yani mesaj AB'yedir, BM'yedir ve bu konuyla ilgilenen İngiltere, Yunanistan ve Amerika'yadır... Bu süreçte Türkiye hükümeti hiçbir zorluk çıkarmadı. Daha ilk gününde "Annan Planı'na dahi varız" diyen başbakan bu konuda bütün iyi niyetini hiçbir olumsuz söz söylemeden bugüne kadar sürdürmüştür ama AB, Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesimi, Türkiye'nin Avrupa Birliği sürecini adeta istismar ederek, istediklerini kabul ettirmek için bir araç olarak kullanıp Türkiye'ye dayatmaya çalışmıştır. "Beni tanıyacaksın, limanlarını açacaksın" gibi bana göre safsata olan bir iddiayı sürdürmeye devam etmişlerdir. Şimdi o devleti meydana getiren ve onun içinden bizleri yetiştiren Ulusal Birlik Partisi, elbette o devleti koruma sözü veren ve daha net bir politika izleyeceğini söyleyen Eroğlu'nu cumhurbaşkanı yapmıştır. Halk bu mesajı vermeye çalışmıştır. Bence eğilip bükülmekle, sanki zafiyetimiz varmış gibi ve de çözüme mecburmuşuz gibi bir yaklaşım bizi bir sonuca götürememiştir. Şimdi iki devletli yapıya var mısınız? Hâlâ Kıbrıs'ı birleştirmeye varız ama artık elli yıllık bir süreden sonra, her şey yerli yerine oturmuşken, herkes yerini yurdunu belirlemişken, beni elli yıl geriye götürdüğün zaman Kıbrıs'ın altı üstüne gelir. Benim senin bireysel hakkına hürmetim var ama gel gör ki ben güneydeki malıma karşılık kuzeydeki malı kullanma hakkını elde ettim. Anayasamı buna göre yaptım. Geriye dönme aklımızın ucunda yoktur. Artık iki devletli esasına dayalı müşterek bir Kıbrıs'ta müşterek menfaatlerimizi nasıl yürüteceğimizi düşüneceğiz. Bir arada dostça yaşayabiliriz. Verilen mesaj budur.
Eroğlu'nu suçlamak için bir manevra
Sayın Eroğlu seçim öncesi ve sonrası müzakereleri sürdüreceğini defaatle vurgulamasına rağmen, sürekli olarak sanki uzlaşmaz biri gibi gösterilmesini nasıl karşılıyorsunuz?
Bu sanki ileriye dönük bir hazırlık ve masadan kaçma söz konusu olursa, Denktaş döneminde olduğu gibi suçu Türk tarafına atma hazırlığı olarak değerlendirilebilir ancak. Çünkü Eroğlu, seçim öncesinde de bu konuda bize haksızlık yapıldığını söyledi. Talat Rumlar ile görüşmeleri sürdürürken 'biz her şeyi Türkiye ile işbirliği içerisinde yaptık' demişti. Aynı şeyi şimdi Sayın Eroğlu da söylemektedir ve haklıdır da.
Neden?
Çünkü savunulan yalnızca Kıbrıs halkının bağımsızlığı ve eşit egemenlik hakkı değildir. Orada Türkiye'nin Kıbrıs üzerindeki tarihi ve coğrafi bir garantör olarak hakları da savunulmaktadır. Dolayısıyla müzakerecinin son derece önemli bir sorumluluğu vardır. Bu problemin arkasında koca Türk milleti vardır. O yüzden bu meseleyi Türkiye ile birlikte yürütmek durumundayız. Denktaş'a yapıldığı gibi Eroğlu'na da, daha göreve gelmeden aynı şeyin yapılması büyük haksızlıktır. Tamamen olayı saptırmaya yöneliktir. Bunu dış basın da açıkça duyurmaya çalışmıştır son zamanlarda. Ben de dâhil hepimiz aynı damgayı yemişizdir. Size basit bir örnek vereyim. Denktaş'ın 1998'de politikayı bırakmasından sonra Amerikalı herhangi bir yetkiliyle görüşemedik, herhangi bir etkinliğe davet edilmedik. Çünkü sonrakilerin Denktaş'tan farklı bir tavır almayacağını öğrenen batılılar görüşme gereği bile duymuyordu. Şöyle bir durum var: Rumların istediğini siz de uygun görecekseniz ve kabul ettirecekseniz 'iyi politikacı' sayılıyorsunuz. Sayın Talat elinden geleni yapmıştır ama o da yaranamamıştır. Eroğlu'na işte böyle bir haksızlık yapılmaktadır.
Rum yönetiminin son dönemde izlediği politikayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Rum yönetimi değişik bir strateji belirleme hazırlığı içerisinde. Bu strateji tam olarak nedir bugün bilemiyoruz. Ama seçimin hemen arkasından Papandreu, Güney Kıbrıs'a gitmiştir ve artık yeni bir durum vardır ortada. Ulusal konsey üç günden beri toplantı halindedir. Bundan sonra nasıl bir tutum izleyeceklerini tabii ki göreceğiz. Ama Eroğlu müzakere heyetini gözden geçireyim, görüşmelere varım demiştir. Gerek üniversitenin stratejik araştırmalar merkezi olarak, gerekse düşünce kuruluşu olarak çok güçlü bir ekibimiz var. Biz de gerek Talat'a, gerek Eroğlu'na, bu konuda katkı yapma, yardımcı olma, yanlış bir şey varsa onu düzeltme konusundaki gayretlerimize devam edeceğiz.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin KKTC hakkında aldığı kararları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu mahkeme madalyonun diğer yüzünden bakarak, oturmuş yerleşmiş durumu göz önünde bulundurarak ve bunun değişmesinin artık mümkün olmayacağını hesaba katarak o yönde bir iç hukuk durumu oluşturmuştur. Bu iç hukuk durumu, esasında Rumların Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvuru yolunu kapatmamıştır. Ancak sizi, Türkiye'nin bir uzantısı gibi olsa da bir makam olarak tanımaktadır ve 'buradan geçeceksin sonra başka bir kapıya gideceksin' demektedir. Dolayısıyla bu esasında olumlu bir işarettir. Her ne kadar bazı kimseler, bunun bize fazla bir getirisi olmadığını söylemesine rağmen, ben iki kez İskân Bakanlığı yapmış ve bütün bunlardan kendimi soyutlamamış biri olarak esasında bu adamın Türkiye ile birlikte var olan ve bütün partilerin destek vererek geçirdiği yasaya dayalı olarak kurulan bu mülk ve eşdeğer tazmin yasasının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nce dikkate alınmasını olumlu bir gelişme olarak görüyorum. Ve Rumlar bunu tabii ki hiç hoş karşılamamışlardır.
Doğrudan Ticaret Tüzüğü'nün gündeme gelmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu bir göz boyama mıdır, yoksa Talat'a bir destek biçimi midir, yoksa bu kez hakikaten, çoğunluğa dayalı Lisbon Anlaşması'na dayalı samimi olarak bunu geçirip bize bu konudaki izolasyonları hafifletmek veya kaldırmak yönünde bir adım mıdır, bunu göreceğiz. Ama ikisi de Rumları tedirgin etmektedir ve Ulusal Konsey'in gündeminde bunlar da vardır.
Rumlar büyük çelişkiler içerisinde
Rusya'nın tanıma ihtimali konusundaki görüşünüz...
Rusya bilâhare bunu büyükelçileri vasıtasıyla yalanladığı için çok da ciddiye almadık. Kosova ve Abhazya olayı ve Rusya'nın askeri girişimi gündeme gelince artık gerçekçi olarak bu gibi söylentilerin ortaya çıkmasını çok doğal karşılıyorum. Bir devletin başına bir problem gelince nasıl askeri müdahale yapıyorsa, Türkiye de gerek stratejik çıkarları, gerekse garantör devlet hakları açısından askeri müdahale yapmıştır. Türkiye bu konuda kesinlikle suçlanamaz. Hatta şunu söyleyebilirim: Rumların şimdi önümüze koyduğu en önemli politik argüman Rusya'nın garantörlüğünün ortadan kalkmasıdır. Peki eğer Türkiye'ye hâlâ işgalci diyorsan, şimdi de dönüp garantörlük hakkı ortadan kalksın diyorsan, demek ki Türkiye'nin yaptığı müdahale meşru idi. Şimdi sen tekrar korkuyorsun ve elli yıldır Kıbrıs Türküne yaptığın bütün insanlık dışı uygulamaları unutturmaya çalışıyorsun. Rumlar böyle çelişkiler içerisindedirler. Kıbrıs sorunu yalnız onların sorunu değil, bizim de sorunumuzdur. Biz burada dört yüz yıldır yaşayan bir toplumuz ve pek çok açıdan hakkımız var.
Türkiye, sanki gücünün farkına varıyor
Kongre'nin konusuna dönecek olursak; Balkanların geleceğini nasıl görüyorsunuz ve Türkiye'nin Sırp ve Boşnaklar arasındaki arabuluculuk rolüyle ilgili son girişimlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye dışişleri şu anda "komşularımızla sıfır problem" anlayışına sahip bir Davutoğlu dönemi yaşıyor. Bu girişimler bizlere de büyük faydalar sağlayacaktır. Bu açıdan da çok iyi görüyoruz. Bir zamanlar Kamuran İnan'ın "Türkiye kendi gücünün farkında değil. Kendi ayak sesinden korkar" dediğini hatırlıyorum. Şimdiyse Türkiye sanki kendi gücünün farkına varıyor. Türkiye gerek jeo-stratejik konumu, gerekse 75 milyonluk nüfusu ve ekonomik gücüyle hakikaten dikkate alınması gereken bir bölgesel güçtür. Gerek balkanlarda gerek İslâm âleminde Suriye'yle, İran'la, Ortadoğu'da gerçekleştirdiği girişimler elbette Türkiye'nin kendini bölgede hissettirmesi son önemlidir. Türkiye bir NATO üyesi olarak en güçlü orduya sahiptir. Dünya bunu hesaba katmak zorundadır.
Biz daha 1400'lerin başında Avrupa'ya girmeye başlamış bir devletin uzantısıyız. Balkanlarla öyle tarihi ve kültürel bir bağımız var ki, bölgede geçmişte olduğu gibi bugün de aynı söz sahipliğini koruyoruz. Elbette tarafsızlığıyla, gerek bir askeri güç olarak barış gücünde bulunması çok önemli rol üstlenmektedir. Bu konuda samimi olduğunu da göstererek ciddiyetini ortaya koymaktadır. .
Artık bir B planı gündeme gelmiştir
Abhazya'ya karşılık KKTC'nin Rusya tarafından tanınacağı yönünde iddialar ortaya atıldı. Bu iddia Moskova tarafından yalanlandı. Ancak görüştüğüm bazı Abhaz yetkililer ise bunun mümkün olabileceğini söylediler. Sizce ileriye dönük böyle bir şey mümkün olabilir mi?
Biz sivil toplum kuruluşu olarak çalışıyoruz. CTP'den önceki yönetimin konuya en vakıf kişilerinden oluşan bir ekibiz. Aramızda Ergün Olgun, Osman Ertuğ gibi eski müsteşarlar var. Bu isimler, konunun en ince ayrıntısına kadar vakıf bürokratlarımızdır. Bu kişilerle yaptığımız çalışmalarda Rumların niyeti belli olduğuna göre alternatiflerle, bundan sonra tutulabilecek yollar hakkında farklı planlar üretmekteyiz. Dolayısıyla Rum tarafını ilânihaye beklemeyeceğimizi, Türkiye açıkça söylemiştir. Artık AB'yi vesile ederek bizi yola getireceklerini zannediyorlarsa yanılıyorlar. Bundan vazgeçmeliler. Türkiye, "Bize tercih bırakıldığında Kıbrıs'ı seçeriz" demiştir. Artık bir B planı gündeme gelmiştir. Bu yüzden birinci derecede önemli olan tanınmadır.
C Planı da ilhak olabilir
Niçin bugüne kadar tanınma yoluna gidilmedi?
Yine Türkiye ve KKTC bu konuda son derece ılımlı ve iyi niyetli davrandı. Anayasamızda 'KKTC bir bütündür ve ondan herhangi bir feragatte bulunulamaz' denildiği halde, toplumlararası görüşmelere 'aynı konjonktür içerisinde varız' dedik. Hâlâ da bu tavrı sürdürmeye devam ediyoruz. Ancak Rum tarafının niyeti belli olmuştur. Denktaş'ın çözümü engellediği iddiası Talat deneyiminden sonra geçerliliğini yitirmiştir. Şimdi artık bunu bir süre daha bekleyebilir ondan sonra B veya C planları gündeme gelebilir. Ben belki biraz aşırıya kaçıyor olabilirim ki esasında fanatik bir milliyetçi de değilim ama eğer hâlâ bütün bu olanlardan Türkiye'yi sorumlu tutuyor ve işgalcilikle itham ediyorlarsa, İnsan Hakları Mahkemesi'nce tanınan komisyonun da Türkiye'nin bir uzantısı olduğunu düşünüyorlarsa o zaman demek ki Türkiye Kıbrıs üzerindeki haklarında ısrarcı olabilir ve ilhak bile gündeme gelebilir. O zaman, Güney Kıbrıs Yunanistan'a, Kuzey Kıbrıs da Türkiye'ye bağlanabilir. C Planı da ilhak olabilir. Yeter ki Türkiye dünya konjonktüründe bunu göze alabilsin ve dünya kendisini suçlamaya kalkarsa diğer garantör devletlerle bu konuda bir mutabakata varabilsin.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Kaynak: Hüseyin Altınalan / Türkiye
Etiketler:



