Kırım, bir zamanlar Deşti Kıpçak denilen Büyük Tataristan‘ın parçasıydı. Ve yine bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu‘nun sınırları içerisindeydi. Daha sonra süper güçlerin, devlerin mücadelelerine sahne oldu.
Bin bir oyun ve savaşların ardından Rus İmparatorluğu‘nun hâkimiyetine girdi. Böylece acı ve zulüm dolu yıllar başladı... Tarih, 1944 yılının 17 Mayıs‘ı 18 Mayıs‘a bağlayan geceyi gösterdiğinde, Kırım Tatarlarının kapısına dayanan Sovyet askerleri onları silahlarıyla ata yurdundaki son uykularından uyandırıyordu. "Bu öyle bir uyanış ki, bir süre sonra çoğu için ebedi bir uykuya dönüşecekti. 15-20 dakika içerisinde ne olduğu anlamadan kamyonlara doldurulan bu insanlar, en yakın tren istasyonlarında kendilerini bekleyen hayvan vagonlarına yüklenecek ve buralardan da silahların gölgesinde Sibirya‘ya, Orta Asya‘nın bozkırlarına, Özbekistan çöllerine, Urallar‘a sürülecekti.
Büyük çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan 112 bin 78 Kırımlı Tatar aile, nereye götürüldüklerinden bile habersiz, haftalarca sürecek bir ölüm-kalım yolculuğuna çıkarılacak, bunlardan 195 bin 471 kişi bu ölüm yolunda açlık, susuzluk ve salgın hastalıklardan dolayı hayatını kaybedecekti.
Gerek Sovyet Rusya ve gerekse dünya basınında yer almış belgelere göre; bu insanların toplam sayıları 423 bin 100‘dü. Bunların 200 bini sadece çocuktu ve bu sayı kadınlarla beraber toplamda yüzde 89,5 gibi bir rakamı ifade ediyordu. Bu da o dönemdeki toplam Kırım Tatar Türkü nüfusunun ortalama yüzde 46,3‘üydü.
Sağ kalanlar kurtulduklarına sevinemediler
Bu sürgünden sağ kalanlar da kurtulduklarına hiçbir zaman sevinemeyeceklerdi. Çünkü birçoğu sadece birkaç yıl fazla yaşayabilme şansını bulabilecekti. Bu esir Tatarlar, tam 1944 yılından 1956 yılına kadar, yerleşim birimlerinden çok uzak yerlere kurulan "Toplama Kamplarında" esir hayatı yaşamaya mahkûm edileceklerdi.
Bu kamplarda birbirlerinden koparılacaklar, işkence görecekler, öldürülecekler, sakat kalacaklardı. Direnenler ise ağır hapis cezaları ile cezalandırılacaklardı. Özbekistan‘da 1966 yılında sürgün sonrası sağ kalan Kırım Türkleri konusunda yapılan bir araştırmada, bu insanların yüzde 46,2‘sinin kötü yaşam koşullarından dolayı bir veya iki yıl içerisinde hayatlarını kaybetmiş oldukları ortaya çıkacaktı. Bu işkence Stalin‘in ölümüne kadar sürecekti. Onun ölümüyle Kırım Tatar Türkleri "Toplama Kampları"ndan çıkma imkânını bulacaklar; ancak ne var ki, hiçbir zaman anavatanları Kırım‘a dönme ve yerleşme iznine kavuşamayacaklardı.
Bu sürgünde hep Kırım Tatarlarının "Nazi işgal kuvvetleri ile işbirliği yaptıkları" iddiasında bulunan Sovyet Rusya, savaş sonrası Sovyet Rus ordusundan terhis edilen Kırım Tatarı subay ve askerlerini bile anavatanlarına sokmayacaktı. Onlar da ya Orta Asya‘ya gönderilecekler veya sürgün edilmiş ailelerini bulabilmek için dört bir tarafa dağılacaklardı.
Evet, bu sürgün uygulamaya konulurken Sovyet ordusunun çeşitli kademelerinde görev yapan tam 53 bin Kırım Tatar Türkü bulunmaktaydı. Bunlardan 12 bini de Kırım‘da Nazilere karşı savaşarak kan dökmüştü. Savaş bittiğinde ise tam 30 bin Kırım Tatarının Sovyet Rusya için hayatını feda ettiği ortaya çıkacaktı ve Moskova bu insanların kendileri için hayatını feda ettiğini görmezlikten gelecekti. Görülüyor ki, sürgünün gerekçesi sadece uydurma bir senaryodan ibaretti. Yani, bu gayet bilinçli, önceden planlanmış ve Kırım Tatarlarını top yekûn ortadan kaldırmaya yönelik bir "soykırım" hareketiydi. Yani, 18.yy sonlarından itibaren Kırım‘da uygulamaya koyduğu soykırım ve sürgün politikalarının bir ileriki aşamasıydı. 1967 yılında iş işten geçtikten sonra ise, Sovyet hükümeti Kırım Tatarlarına yaptığı bu haksızlığı kabul etmek zorunda kalacaktı. 5 Eylül 1967 tarihinde Sovyet hükümeti aldığı bir kararla, Kırım Türklerinin vatanlarından haksız yere sürüldüklerini dünya kamuoyuna duyuracaktı.
"Vatanın ve hakların iadesi" konusunda, Sovyet hükümetine karşı Kırım Tatarlarının verdiği mücadelesinin bir zaferi olan 5 Eylül 1967 tarihli bu karar, binlerce Kırımlı aile için umut olacaktı. Ancak, rejim baskıları yüzünden sadece 200 kadar aile Kırım‘a geri dönmeyi başarabilecekti. Bu baskılar Gorbaçov‘un 1987‘de başlattığı "Glasnost ve Perestroika" dönemine kadar sürecekti. Gorbaçov‘dan sonra Kırım‘a dönüş hızlandırılacak, Sovyetler Birliği‘nin dağıldığı 1991 yılından itibaren de en yüksek seviyelere ulaşacaktı. 1994 yılında artık Kırım‘a yerleşmek için gelenlerin sayısı 260 bini bulacaktı..."
Tatar kardeşlerimizin Kırım‘dan Özbekistan‘a, Özbekistan‘dan Kırım‘a savruluşları, acıları böyle özetleniyordu...
Acı ve vahşet dolu hikâyeler
Sovyet diktatörü Stalin‘in emriyle bir gece yerlerinden yurtlarından sökülen, eşya gibi vagonlara doldurulup, hiç bilmedikleri diyarlara sürgüne yollanan, ağır işkencelere, zulümlere, soykırımlara maruz kalan kardeşlerimizin diyarı Kırım‘da bulunduğum süre içerisinde geçmişe ait korkunç hikâyeler duydum. Yarım asır önce yaşanan trajediydi, dinlediklerim.
Kanla karılan toprağın, kanlı toprakla karılan Kırım Tatarlarının yaşadığı hikâyelerdi onlar...
Acı ve vahşet dolu hikâyeler...
Yaşlısıyla genciyle acıyı yaşamış, sürülmüş, katledilmiş, yalnız bırakılmış, tecrit edilmiş ama yine de dik duranların hikâyeleri...
Hikâyede, vagonlar, dipçikler, hastalıklar, soğuk, açlık, sefalet ve ölüler geçiyordu, öksüz kalan çocuklar yüzüyordu içinde...
Anlatılanları duydukça tüylerim diken diken oluyor, içimi hüzün kaplıyordu. Yardım götüren İHH ekibiyle birlikte gün boyu yaşadığımız curcunaya rağmen derinlerde bir yerlerde keder yüklü bir acının boğazıma düğümlenmesini, gözlerimi yakmasını engelleyemiyordum.
Dinledikçe de; ne bizlerin ne de tüm insanlığın bu topraklarda yaşanan göçlerin, savaşların ve trajedinin boyutunu tam olarak bilmediğini, dahası Kırım‘ın ülkemizde tam olarak bilinmediğini, bu toprakların yeterli biçimde tanınmadığı gibi, tanıma gayretinde de bulunulmadığını fark ediyordum.
...Ve bu toprakların ölmüş ölmüş ama yeniden yeşillere bürünüp dirilmiş olduğunun da bilinmediğini öğreniyordum.
"Kırım‘dan söz açıldığında herkes ağlaşırdı"
Akmescid‘de bulunan Camii Kebir‘in avlusunda banka oturmuş sohbet eden iki yaşlı dedenin yanına yaklaşıyorum. Rıfat Harbaba ve Seyid Bekir adlı dedelerle kısa kısa bir tanışmanın ardından sohbete başlıyoruz. Onlar da Özbekistan‘a sürgüne gönderilmişler. Onların da sürgün hikâyesi tıpa tıp bir birine benziyordu: Acı, çile, vagon, sürgün, ölüm ve sefalet... Kırım‘a dönüşlerinin nasıl olduğunu soruyorum: Derin bir iç geçiriyorlar. "Özbekistan çöllerinde yaşamak bize çok ağır geliyordu. Kırım‘ın taşına toprağına, bağına, bahçesine, suyuna hasrettik. Vatan hasretiyle yanıp tutuşuyorduk. Her günümüz Kırım türküleriyle, manileriyle, geçiyordu. Kırım‘dan söz açıldığında hasretle anar, yaşlı genç demeden herkes ağlaşırdı. Kırım‘a dönmek için büyük mücadeleler verdik. Geri döndüğümüzde kendi evimize gittik, bir de ne görelim; doğduğumuz büyüdüğümüz evde başkaları yaşıyordu. O evin ve arazilerin bizim olduğunu söylesek de dinletemedik. Sonra bir yere ev yaptık..." Gece bir hayli ilerlemişti...
"Türkiye‘de bizden söz ediliyor mu?"
Günbatımıyla yeşilin, kırmızının, kahverenginin enfes tonları muhteşem bir görüntü ortaya çıkarmıştı.
Kırım Hanlığının başkenti olmuş Bahçesaray‘da "Hansaray, Gözyaşı Çeşmesi, Gaspıralı Müzesi ve Zincirli Medrese"yi gezmiştik.
Kayaların arasından yüzünü son kez gösteren güneş etkisini kaybetmek üzereydi.
Trajedisi, modern dünyanın tanık olduğu en büyük trajedilerden biri olan Tatarların toplu sürgününü yaşamış bir dede ile sohbet etmek üzere Akmescit yolu üzerinde Bahçesaray‘a bağlı Tavbadrak Köyü‘nde bir eve misafir olduk.
Bu ev, Kırım‘da beni hiç yalnız bırakmayan güzel insan Haydar‘ın dedesi ve teyzesinin birlikte yaşadığı evdi.
Odadan içeri girdiğimde yaşlı ve yorgun gözlerle Ukraynaca mı yoksa Rusça mı olduğunu anlamadığım Kiril alfabesiyle yayımlanmış gazete okuyan 80 yaşındaki dedeyi görüyorum.
İçeri girdiğimizi fark edince ayağa kalkmak için hamle yapıyor.
Daha doğrulmamışken, çektiği korkunç eziyetlerin izlerini taşıyan elini öpüyor, yanına oturuyorum.
Haydar, daha önce geleceğimizi söylemiş olacak ki beni karşısında görünce hiç şaşırmıyor.
Sımsıcak bir şekilde "Hoş geldiniz!" diyor. Ve eliyle işaret ederek yanına oturmamı istiyor.
Sohbete başlar başlamaz duyduğum ilk soru karşısında ne diyeceğimi bilemiyorum.
Hiç beklemediğim bir soruydu bu. Adeta bir tokat gibi yüzüme çarpmıştı.
"Türk kardeşlerimizin bizlerden haberi var mı?" çok anlamlı bir soruydu, bu.
Ne diyeceğimi şaşırdım.
Soruyu duymazlıktan gelmeye çalıştım, zira verecek cevap bulamamıştım.
Bu kez farklı bir tonda tekrarladı "Türkiye‘de bizlerden söz ediliyor mu hiç?"
Yine cevap vermek istemedim.
"Türkiye‘de bizlerden söz ediliyor mu?"
Nasıl bir cevap verilebilir ki böyle bir soruya...
Ne diyebilirdim ki?
"Elbette" demeyi düşündüm fakat devamında "Öyleyse niçin" diye başlayan bir soruya muhatap olmaktan endişe ettim. Dedenin sitemini sözlerle ifade etmesine gerek yoktu zaten.
Bakışlarıyla "Neden sahipsiz bıraktınız bizi?" der gibiydi. Belki de ben suçluluk duygusuyla böyle yorumluyordum. Sitem yüklü olsa da olmasa da bu çok yakıcı bir gerçeği ortaya koyuyordu:
Kardeşliğin, dostluğun sıcaklığını hissettirememişiz, onlara... Köklerimiz, dinimiz bir olan aynı dili konuştuğumuz, benzer hisler taşıdığımız, benzer davranışlar sergilediğimiz kardeşlerimiz yanı başımızda, Karadeniz‘in karşı kıyısında yaşıyorlar ama sanki Okyanus ötesindeymiş gibi uzak durmuşuz, onlara... Sıkıntılarına, problemlerine karşı kayıtsız kalmışız ... Yalnız bırakmışız onları...
Dahası "Kırım Türkleriyle dayanışmalıyız " diyen sivil toplum kuruluşlarının çığlıklarını da duyan olmamış. Herkes gibi biz de sorunlarıyla baş başa bırakmışız...
Doğru dürüst bilgi sahibi bile değiliz onlar hakkında. Öğrenmek için herhangi bir çaba da göstermiyoruz...
Hayır, böyle olmamalı!
Bu gerçekleri düşünerek cevap veremedim.
Nuri dede, daha fazla ısrar etmedi.
Ben de bakışlarımı kaçırarak konuyu dağıtmak için sorusuna cevap vermek yerine kendisine yeni bir soru yönelttim:
"Sürgün gecesini anlatır mısınız?"
Bizi karşılarken yüzünde beliren kocaman tebessüm kayboldu. Gözleri durgunlaştı. Suratı asılır gibi oldu. Sorumu hemen cevaplamadı.
Çok kısa bir süre düşündükten sonra, başını kaldırdı, "korkunç bir geceydi" dedi.
Adeta birkaç saniye içerisinde, yaşadıkları kabus dolu günler film şeridi gibi gözünün önünden geçti.
Alnı kırıştı. Söze nereden başlayacağını bilemiyor gibiydi.
Acıyla, "Almanlara yardım yaptığımızı iddia ederek Kırım halkının tümünü topluca sürdüler.. Büyük küçük, yaşlı, genç, kadın, çocuk demeden Tatar adı taşıyan herkesi sürdüler" dedi.
Hatırladıkça hüzünlendiği belliydi.
Gözlerindeki acı belirginleşti, " 1944 yılıydı... Yetişkin olan, çocukluktan çıkmış bütün Tatar erkekleri, cephede savaşıyorlardı. Annemin üç çocuğu vardı. En büyüğü bendim. 1941 yılında 15 yaşlarında bir çocuktum. Sovyet ordusu, Kırım‘ı ele geçirdikten yanlış hatırlamıyorsam yaklaşık bir ay sonraydı. Dışarıda bir takım gürültüler oluyordu, evde hiç kimse uyumuyordu. Herkes çok tedirgindi. Çok geçmeden büyük bir gürültüyle kapı vuruldu. Üç silahlı asker kapımıza dayanmıştı. "Size 15 dakika müsaade. Hazırlanıp kapının önünde bekleyin." diye bağırdılar. Yanımıza doğru dürüst bir şey alamadan vaktiniz doldu diye itekleyerek bizleri evden çıkardılar"
Nuri dedenin yaşadıklarını hayal ettim. Korkunç bir şeydi, anlattıkları. Bir an empati yaptım. Kendimi onun yerine koydum. Evde otururken kapıyı çalan askerlerin yaşadığım evi terk etmemi istemesini düşündüm. Hayali bile korkunçtu...
18 gün boyunca aç susuz seyahat ettik
Yutkunarak anlatmaya devam etti, "Tüm köy halkını köy meydanında topladılar. Hava aydınlanmıştı...Bir yere gidemiyorduk. Akşama doğru arabalara bizi bindirerek tren istasyonuna götürdüler. Tren bize yaklaşık 10 km uzaklıkta Bahçesaray‘a yakın bir yerdeydi. Orada bizleri vagonlara bindirdiler. 18 gün boyunca aç susuz tıka basa insan dolu vagonlar içerisinde seyahat ettik. Vagonda ayak basmaya yer yoktu. Balık istifi olmuştuk adeta Bir vagona 50-60 aileyi tıkıştırmışlardı. Annem ve 3 çocuk bilinmeze doğru yol alıyorduk."
Yanlış mı anladım acaba diye sordum:
"Yolculuğunuz 18 gün sürdü öyle mi? "
Büyük çileler yaşamış olan yorgun başını sallayarak " evet" dedi, "18 gün..."
"Babanız yok muydu?"
"Babam savaştaydı. Asker olarak Ermenistan‘da görev yapıyordu."
Kafasını kaldırarak yüzüme baktı. "Hepimiz bindikten sonra askerler vagonun kapısını kapattılar. Vagonlarda hastalar da vardı, yaşlılar da. İçeride karanlıktan birbirimizi dahi tanıyamıyorduk. Vagonun içi o kadar doluydu ki kimse oturamıyordu. Tuvalet ihtiyacımızı insanların üstüne basa basa vagonun bir köşesine girip yapıyorduk. Artık hiç kimse kimseden utanmıyordu."
Duraksadı, "Yağmur yağdığında vagonun üstünden sular içeri doldu. Sular içerisinde kaldık."
Sanki rüyada konuşur gibiydi, sesi derinden geliyordu,
"Bizi vagonlardan indirdikleri yer, Taşkent‘e yakın bir yerdi. Şaşkındık. Ne yapacağımızı bilemiyorduk. Trende bulunan herkesi mi oraya indirdiler yoksa birkaç vagonu mu indirdiler orasını bilemiyorum. Su yoktu... Var olan sular da çamurlu ve pis sulardı. Hava çok sıcaktı... Yanımıza aldığımız erzaklar da yağmurdan ıslanarak çürümüştü. Gittiğimiz yerlerde, toprak kazılarak yapılmış çukurdan zemlenka adı verilen evcikler vardı. Daha önce o evciklerde hapis yatan mahkûmlar kalıyormuş. Taşkent‘e gittiğimizde çok hastalandım. O evciklerin birisi de sağlık ocağıydı. Bir ay kadar orada yattım. Kötü şartlar ve pislik dolayısıyla tifo hastalığı yayıldı. Temizlik yapacak su yoktu. Sadece 5 dakika dışarı çıkıyordum. Hastalık dolayısıyla çok zayıflamıştım. Öyle ki zor ayakta duruyordum. Duvarlara tutuna tutuna yürüyordum. Her gün 18-20 kişi hayatını kaybediyordu. Ölüleri yıkayacak, gömecek adamlar yoktu. Çünkü o sırada savaş tüm hızıyla sürüyordu."
"Bizi oraya öldürmek için götürdükleri belliydi"
Sesi titremeye başladı. Üzgün gözlerle süzdü beni. "Kırım‘dan sürgün edildikten 1 yıl sonra savaş bitmişti. Gittiğimiz yerde ne ekmek vardı ne de başka bir yiyecek. Olanlar bizim için çok pahalıydı. Zaten paramız yoktu. Çalışanlara da para verilmiyordu. Sadece ekmek veriyorlardı. Bazıları sadece karın tokluğuna çalışıyorlardı. Bazı kimseler nehir üzerinde elektrik üreten barajda çalışmış olabilir, bilemiyorum. Biz orada çalışamadık.. Barajın kazılması işleri vardı. Araba ve diğer teknolojik gereçler yoktu. İnsanlar kazdıkları toprakları zor şartlarda taşıyorlardı. Ben çalışamıyordum. Çoğu insan da çalışamıyordu. Çünkü herkes hastaydı. Aslında hiç kimsenin ayakta duracak hali yoktu. Sonbahar gelince kolhozlara dağıtıldık. Birkaç aileyi bir arada dağıtmaya başladılar. Bazıları üç aile bazıları 2 aile şeklinde dağıtıldı. Biz iki aile bir odanın içinde birlikte yaşamak zorunda kaldık. Onlar 5 kişi biz ise 4 kişiydik. Havalar soğumuştu. Odun yoktu, su yoktu. Yaşamı sürdürecek hiçbir ortam yoktu. Bizi oraya öldürmek için götürdükleri belliydi."
"Orada size nasıl davranıyorlardı?"
Gözleri mi nemlenmişti, bana mı öyle gelmişti anlayamadım. Bakışlarını kaçırıp anlatmaya devam etti. "Ben kolhozda çalışmaya başladım. 15 yaşındaydım. Çocuk yaşta ve de sağlıksız bir bünyeye sahip olduğum için oradaki şartlar bana çok ağır geliyordu. Oradan kurtulabilmek için Özbek okuluna kaydoldum. Birinci sınıfa giderken annem vefat etti. 2 kardeşim yetimhaneye alındı. O vakitler bizim serbest dolaşma hakkımız yoktu. Bir yere gitmek istediğimiz zaman, izin almamız gerekiyordu. Hiçbir hakkımız yoktu...
Daha sonra bizi Taşkent‘e götürdüler. Orada 3 yıl çalıştım. İşletmede bulunan yatakhanede kalıyordum. Köye gittiğimi duyduklarında beni hapse attılar. İzinsiz dolaştığım gerekçesiyle beni hapse tıktılar. 1956 yılına kadar bu durum böyle devam etti. İzin almaksızın bir yere gidemiyorduk. Bu kuralı çiğnemenin cezası 20 yıl hapisti. 56‘dan sonra bu kanunu iptal ettiler... İşte bu şartlar altında yaşamak zorunda kaldık."
"Özbekistan‘da ne kadar kaldınız?"
Yorgun gözleri mahzunlaşmıştı. "Daha sonra okumaya gittim. Teknik okula kaydoldum. 3 yıl okuduktan sonra devam mecburiyeti olmayan açık öğretimde gaz sistemleri bölümünde okudum. Mezun olduktan sonra Taşkent Gaz İdaresi‘nde çalıştım. Tam 32 yıl boyunca orada çalıştım."
"Kırım‘a dönüşünüz nasıl oldu?"
Az önce anlattıklarının etkisiyle dalgındı "Bu süreçte de çok sıkıntılar yaşadık. Toprak verilmedi. Büyük zahmetlerle inşa ettiğimiz evleri yok pahasına sattık, ana vatanımıza dönebilmek için. Eşim orada vefat etti."
İçim burkuldu. Suratında ağır, yorgun ifade vardı "Bunun üzerine ben de geri döndüm. Kırım‘da devlet bize toprak vermediği için çocuklarım ve torunlarım zorla aldıkları bu topraklar üzerine ev inşa ettiler. Ben de onların yanına döndüm. Çocuklarım şimdi küçük de olsa birer ev sahibiler... Bana da toprak verilmesi için 3 yıl önce dilekçe yazdım. Ancak bu talebime henüz cevap verilmedi. Bizi, toprak verilmesiyle alakalı bir kanun olmadığını söyleyerek sürekli olarak oyalıyorlar. Ancak şu anda bizim önceden Kırım‘da terk etmek zorunda kaldığımız evlerimizde, arazilerimizde Ruslar yaşıyorlar."
"Bizim evimizde şimdi 2 Rus ailesi oturuyor"
"Nerede yaşıyordunuz?"
Sustu, gözleri dolmuştu. Başını öne eğip bir süre öylece kaldı. Sonra burnunu çekerek başını kaldırdı. "Bahçesaray‘dan Sivastopol‘e giderken, 12 km sonra Yalta yolunun kenarında... O evde şu anda 2 Rus ailesi oturuyor... Ne evi ne de arazileri geri vermiyorlar. Ukrayna hükümeti bizim hakkımızın geri verilmesini sağlamıyor. İnsanların mecburiyet dolayısıyla aldıkları bazı hazine arazilerini polis zoruyla tekrar geri alıyorlar. Öte yandan böyle bir durumda hapse atıyorlar. Bizim haklarımızı koruyan kollayan kanun yok. Yasalar aleyhimize... Suçlu olmasan bile suçluymuş gibi ceza veriyorlar. Orada evlendim. 7 çocuğum vardı. 5 oğlum, 2 kızım. Hepsi burada şimdi. İhtiyarlayınca onların yanında yaşıyorum."
"Türkiye denildiğinde ne hissediyorsunuz?"
Gözleri acıyla kısıldı. Sanki gözyaşlarını içine akıtıyordu. "Sovyet döneminde Türkiye‘den söz etmek mümkün değildi. Hiçbir zaman mevzu bahis olmuyordu. İsminden bile söz edilmiyordu. Sürgün edildiğimizden Türkiye‘nin haberi olmuştur. O zaman savaş dönemiydi. Çok kötü bir dönemdi. Bundan dolayı olsa gerek Türkiye‘den bir yardım göremedik. İnşallah, Türkiye‘de bizim hakkımızda güzel şeyler söyleniyordur. "
Kederli olan oda iyice duygusallaştı...
Kırım‘da çok şey anlatan fotoğraf karesi
Dil Tarih Fakültesi Dekanı Doç. Dr. Refik Kurtseitov ile söyleşi yapmak üzere gittiğimiz Kırım Tatar Pedagoji Üniversitesi‘nin koridorlarında Ayşe Bariyeva‘ya rastlıyoruz.
Refik hocayı bekletmemek için başörtüsü dikkatimi çeken Ayşe ile konuşamıyorum.
Fakat onu bu kez Bahçesaray‘a bağlı Tavbadrak Köyü‘nde görüyorum.
Sürgünü konuşmak için gittiğim Nuri dedenin yaşadığı evde Ayşe‘yi görünce şaşırıyorum. Ayşe, Nuri dedenin torunuymuş.
Nuri dede ile sohbetin ardından Ayşe‘ye başörtülü olarak derslere girebiliyor musun?
"Evet"
"Okulunuzun hemen hepsi açık öğrencilerden oluşuyor. Başörtülü olman dolayısıyla herhangi bir baskı oluyor mu, arkadaşların ya da hocaların tarafından?"
"Hayır" dedi ve ekledi " Arkadaşlarımla aramda hiçbir sorun yok"
Bu sırada salona orta yaşlarda bir bayan giriyor, "annem" diye tanıştırıyor.
Anne Zareyama Bariyeva‘ya "Kızınızın başörtülü olmasından rahatsız oluyor musunuz?" şeklindeki soruma, "asla" diyerek karşılık veriyor.
Kimse kimsenin örtüsüne karışmıyor...
Ne okulda, ne evde ne de sokakta...
Birkaç kare fotoğraf aldıktan sonra İHH‘nın gıda dağıtımına yetişmek için acele ediyoruz.





