Mutluluğu ya, çevremizdeki insanlarda ya da sahip olduğumuz maddiyatta ararız.
Dışarıdan esen bir rüzgar sanırız mutluluğu. O yüzden idealize ettiğimiz insanların peşinde koşar ve onların bizi onaylamasını, iyi şeyler söylemesini bekleriz. Kendimiz olmayı unutur ve kendimizden kaçarız. Oysa ne peşinde koştuğumuz insanlar ne de hayatımızı tükettiğimiz araçlar bize istediğimizi veremez ve aradığımız huzura bir türlü ulaşamayız. Peki ne yapmalıyız? Her şeyden önce varlığımızın ve varoluşsal gerçeğimizin farkına varmalıyız. Bu da, ancak kişinin kendisinin farkına varması, iyi kötü yönleriyle kendini bilmesi kötü taraflarını iyileştirmeye çalışması ve kendisiyle barışık olmasıyla mümkündür. Yani kişi kendisini olumlu ve olumsuz taraflarıyla tanımalı ve bu konuda farkındalık kazanmalıdır. Çünkü kendilerine ilişkin farkındalığı olmayanlar, kendilerini kusursuz, yeterli, güçlü görürler ve hatalarını düzeltme şansları olmaz. Oysa kişi kendini tanıdığında, güçlü ve güçsüz taraflarını bilir ve hayatta mutlu olmayı başarır. Bunun için özdenetim şart. Bu konuda kişi olumlu ve olumsuz taraflarını liste yapabilir ve olumsuz taraflarını iyileştirmek için çaba gösterebilir.
Özdenetim kişinin kendini tanımasını ve kontrol etmesini sağlar. Çünkü insanda kötülük yapmaya müsait genetik bir yapı var. Bu nedenle insanın duygularını kontrol etmesi ve bu konuda hak hukuk sınırlarını dikkate alması gerekir. Duyguların kontrolünde denge esastır. Fazla bastırılmış duygular depresyona sebebiyet verirken kontrolden çıkan duygular da, kişinin çevresiyle ilişkilerini bozabilir. İnsanın her zaman mutlu olması beklenemez ancak kişinin kendine güvenmesi, kendisiyle barışık olması önemlidir.
Neye inanıyorsak onu yaşarız
Bir okurumuz, hayatıyla ilgili yaptığı değişimleri anlatırken şöyle bir anekdot aktarmış: Bir Cumartesi akşamı pikniğe gitmeye karar verdik. Eşim alış veriş yaptı ben de evde piknik için yiyecekler hazırladım. Hepimiz çok heyecanlıydık hiçbir şeyi eksik bırakmamaya özen gösteriyorduk. O akşam erkenden yattık. Sabah eşim beni namaza kaldırdı ve "hanım ne yazık ki pikniğe gidemeyeceğiz, yağmur yağıyor" dedi. Eşimin şaka yaptığını düşündüm ve pencereyi açtım. Gerçekten yağmur yağıyordu. Üzüldüm, namazdan sonra bir süre camda bekledim, eşime "biraz daha bekleyelim belki güneş açar" dedim ama hava gittikçe soğuyordu. O an ikimizin de morali bozuldu. Eşim eyvah ayda yılda bir pikniğe çıkacaktık onda da hava bozdu" dedi. Ben de aynı şekilde düşünüyordum. Evde negatif bir hava esti. O an o ortamdan kurtulmak istedim. Sonra birkaç ay önce bir televizyon programında dinlediğim uzmanın konuşmaları aklıma geldi. Sonra "piknik yapamadık eyvah ne olacak" diye düşünmek yerine o gün evde güzel bir gün geçirebiliriz dedim. Sonra yiyecekleri salondaki büyükçe masaya hazırladım, çocukları kaldırmak için odalarına geçtim. "Çocuklar bugün pikniği iptal etmek zorunda kaldık çünkü yağmur yağıyor, ama bunun yerine evimizde çok güzel bir gün geçirebiliriz" dedim. Önce itiraz ettiler sonra ikna oldular. Birlikte kahvaltı yaptık, öğleye kadar sohbet ettik. O gün bütün aile bir aradaydık ve çok güzel bir gün geçirdik." Anekdotta da olduğu gibi olaylara nasıl bir anlam verirsek duygu ve düşüncelerimiz de bu minvalde şekil alır.
Çocuğun anneye ihtiyacı var
Yapılan araştırmalar özellikle ilk beş yılda anne babadan yeterince ilgi ve sevgi alan çocukların ruh sağlığı bakımından daha kuvvetli olduklarını ve bu çocukların yaşadıkları stresi daha rahat atlattıklarını göstermiştir. Konuyla ilgili yapılan çalışmalar, yaşanan tecrübeler ve ortaya çıkan sonuçlar çocuğun temel besisinin sevgi olduğu yönündedir. Yani anne baba bir yerde çocuğu hoşgörü, ilgi, disiplin ve sabırla biçimlendirirken aslında yoğun bir sevgi aktarımında bulunmaktalar ve bu aktarım bir ömür devam etmekte.
Günümüz dünyasında, değişen ekonomik dengeler ve modern algının zihinsel şemalarımıza etkileri kadınların da iş hayatında yer almaları çocuklarla ilgili sorunları tetiklemiştir. Özellikle çalışan annelerin çocuklarına yeterince vakit ayıramamaları sık sık gündeme geliyor ve bu çocukların sorunları üzerinde çeşitli çözümler üretiliyor. Ancak bütün bu düşünceler diğer taraftan da çalışan kadınları yönlendiriyor ve onlara sanki çalıştıkları sürece çocuklarına hiç vakit ayıramayacaklarmış ve onlara sevgi ve ilgilerini gösteremeyecekmiş gibi bir düşünce empoze ediyor. Bunun neticesinde zamanla bizler de aynı düşüncelere kapılarak yaşadığımız hayat şartlarının getirdiği sorunları bahane ediyor, annenin bu kısıtlı imkanlar dahilinde dahi çocuğuna verebilecek sevgi ve ilgisinin olabileceğini dile getirmekten ziyade sürekli dramatik senaryolar üretiyor ve çalışan annenin çocuğunu ihmal ettiğini vurguluyoruz. Oysa bunun yerine çalışan kadının da çocuğuna pekala vakit ayırabileceği ve onunla geçirdiği sürecin içini doldurabileceğini vurguladığınızda annelerin bakış açılarının da değişebileceğini düşünüyorum.
Anne evde çocuk yalnız
Çalışan anneler ağır iş temposuna bağlı olarak ve vaktin sınırlı olması nedeniyle çocuklarının yanında bulunamıyorlar, peki vaktin tamamını evinde geçiren anneler çocuklarıyla yeterince ilgilenebiliyor mı? Sanmıyorum ve bu konuda annelerin pratize edebilirliği olan eğitim çalışmalarına katılmaları ve çocuklarıyla ilişkilerini gözden geçirmeleri gerektiğini düşünüyorum... Ama her nedense, çalışan annelerin sorunları dile getirilirken vaktin tamamını evinde geçirdiği halde çocuğuyla hiç ilgilenemeyen ve ona vakit ayırmayan annelerin bu ihmalleri her zaman göz ardı ediliyor. Bunun nedeni ise, ilgi ve sevgi kavramının zihinlerimizde tam yerine oturmamış olması ve bu çarpık sevgi algısının hayatımızı işgal etmesidir. Oysa, anne çalışmıyorsa ve çocuk bütün gün annenin ayakları altında dolaşıyorsa bu bir ilgi göstergesi değildir. Yaşadığımız sosyo ekonomik şartlar, kadına bakışın değişmesi, statü kavramının yeniden tanımlanması, modern kültürün getirdiği hayat şartları kadınların da çalışmasını gerekli kılabiliyor. Bu anlamda çalışan anneler vaktim yok, çocuğumla ilgileneniyorum mazeretlerinin arkasına saklanmamalıdır. Bununla beraber dışarıda çalışmayan ve vaktin tamamını evinde geçiren anne de nasıl olsa evde bütün gün yanındayım özel olarak ilgilenmem gerekmez türünden düşüncelere kapılmamalıdır. Kim ne derse desin kardeşim, çocukla ne kadar çok vakit geçirdiğinizden ziyade geçirdiğiniz vaktin ne kadar nitelikli olduğu önemlidir. Bunun için, çocuğunuzla birlikte geçirdiğiniz vakitlerde, onunla konuşmalı, duygularını aktarmasına fırsat tanımalı, iyi bir dinleyici olmalı, düşüncelerini ifade etmesi için teşvik etmeli, onu ödüllendirmeli ve değerli olduğunu hissettirmelisiniz. Eğer çocuğunuzla ilişkilerinizde bu kıstasları dikkate almıyor sadece onun yanında bulunuyorsanız bütün gün yanında olsanız da, çalışsanız da değişen bir şey yok. Çünkü çocuk her iki durumda da ilgi ve sevgiden yoksun... Sevgi siz annelerin gönül pınarlarından çağıldıyor... Hiç bitmeden, her yeni sorun karşısında her yeni duruma denk gelecek şekilde üretiliyor. Çalışsanız da çalışmasanız da, bu donanıma sahipsiniz ve ürettiğiniz bu sevgi unsurunu çocuğunuza aktarmadığızda ise bu özel duygularınızın körelmesine neden olabiliyorsunuz. Öyleyse çocukla ilişkilerinizi yeniden gözden geçirerek, onunla geçirdiğiniz sürenin içini neyle doldurduğunuzu gözden geçirin. Bunu anlamak için çocuğunuzun gözlerine bakmanız yeterli. Lütfen çocuklarınızı gözlerine bakın ve sizinle geçirdiği süre içinde gözbebeklerini kapsayan bir ışık görüyorsanız anlayın ki onunla hoşça vakit geçirdiniz ve sevginizi aktardınız. Eğer sönük ve memnuniyetsizlik görüyorsanız, siz bedenen onun yanındaydınız ama ruh ve duygu dünyanızla çok uzaklara gidiyordunuz. Çünkü çocuk bütün hal ve davranışlarıyla "ANNE BENİMLE İLGİLEN" der ve siz bunu onun gözlerinden okursunuz.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




