Pazartesi günü yazdığım ve orta eğitimin son dönemine seçmeli bir ders olarak Osmanlıcayı koymamız gerektiğini (bir kez daha) öne sürdüğüm yazıya gelen bunca tepkiye sevinmemek elde mi? Efendim, arada, bazı "endişeli modernler" de çıktı. Bin dereden su getirip, mesela, Arapça ve Farsçadan "müteşekkil" (ben olsam "mürekkep" derdim) bu dil öğretilirse, o dillere, bir "altyapı" olarak ihtiyaç duyulacağını, bunun da işleri büsbütün karıştıracağını söylediler. Bunları geçelim...

Kabul ediyorum, Osmanlıca, tıpkı saray musikisi gibi tamamlanmıştır. Bugün o tarzda konuşmak, yazmak manasızlıktır. Ama bir kültürel "kod" olarak bu gerçeği yok saymak da bir o kadar manasızlıktır. Çünkü o kültürün üretiminden değil, ancak "yeniden üretiminden" söz edilebilir. Halit Ziya gibi, Tevfik Fikret gibi yazamayız. (Onlar da zaten özenti, yapmacık ve "olmayan" bir Osmanlıcayla yazıyordu.) Fakat onların yazdıklarını okumak bir zorunluluktur.

Bunu düşünerek okullara gene seçmeli olarak Divan Edebiyatı dersi koymak konusunda ısrarlıyım. Yahya Kemal‘in bile ancak beyitler, müfretler vardır dediği Divan Edebiyatı sadece metin çözümlemesi olarak değil, bir zihniyet, kimlik ve kurum öğesi olarak ele alınır, bir kültürün şifrelerini çözmek sadedinde anlatılırsa bir "işlev" taşır. Yani, Baki‘nin, Nedim‘in şiiri, dönemin bestekârları, müziği ve mimarisiyle birlikte ele alındığında yerine oturur.

Yapmayalım mı? Yaparsak "gerici" mi olacağız?

Daha ileri gideyim, Osmanlıcayı, Divan Edebiyatı‘nı seçmeli dersler olarak koyalım, ama Osmanlı Kültürü diye bir dersi zorunlu ders olarak yerleştirelim. Siyasal, örgütsel yapısından kentsel yaşamına kadar, kültürel bileşenlerine kadar, Osmanlı‘nın her şeyini orada, öğrencilere tanıtalım, kitaplarını yazalım. Bakın bakalım, o şartlarda, Sinan‘ın kubbe mimarisinin anlamını verdikten sonra Divan Edebiyatı için hâlâ "gül, bülbül edebiyatı" diyebilecek miyiz?

Nurullah Ataç, zamanında, Batı uygarlığını "iyice" anlayabilmek için okullara Latince ve antik Yunancanın zorunlu ders olarak koyulmasını önermişti. Söylediği denendi, 1940‘larda bir "klasik lise" uygulamasına gidildiyse de sonradan vazgeçildi. O önerinin bugün, gerekçesi değişik bile olsa, hâlâ geçerli olabilecek bir yanı da bulunabilir. Marjinal de olsa bu öneriyi, kültürel planda kabul ederim. Peki, bunu söylediğimiz bir ortamda Osmanlıcaya mı karşı çıkacağız?

İnsanın da toplumun da kendisinden korkması ancak psikiyatrik bir durumdur.

H. Bülent Kahraman SABAH

Muhabir: Haber Merkezi