Her insanın içinde, kötülüğe de iyiliğe de eğilim vardır.
Tolstoy, İtiraflarım adlı çalışmasında, sağduyulu olmayı ve iyiyi arama düşüncesini şöyle dile getirir. "... Ruhumun en derinlerinde iyi insan olma arzusu yer etmişti. Ama iyiyi ararken serde gençlik vardı, ihtiraslarım vardı, yalnızdım, yapayalnızdım. En özlediğim arzumu, yani ahlaken iyi olma arzumu kelimelere dökmeye kalkıştığımda küçümseme ve alayla karşılaşıyor, kendimi berbat ihtiraslara terkettikçe de alkışlanıyor ve teşvik ediliyordum..."
Aristoteles, iyilik ve erdem olgusunu, "diyanotik" erdem ve ahlaki erdemler olarak ayrıştırır. Diyanotik erdemler, insanın değer verilen güç şeyleri beceriyle yapmasını sağlayan araçsal erdemlerdir. Güç çeviklik zeka ve her türlü geliştirilmiş beceriyi kapsarken, ahlaki erdemler, insanların başkalarına güvenebilmesini sağlayan erdemlerdir. Aristoteles‘in bu tanımlamasında genel olarak sekiz ahlaki erdemden sözedilir. Bunlar; dürüstlük, cesaret, nezaket, yüce ruhluluk, adalet, ilimlilik (itidal) cömertlik, dostluk gibi evrensel olarak ta kabul edilmiş değerlerdir.
Abraham Maslow, "İnsan tabiatının fıtri olarak güzel ve iyi olana meyilli olduğunu öne sürdü. Kötülüğün bizim gerçek tabiatımızdan bir bozulma ile ortaya çıktığını belirtti" Olmak Cesareti, Kemal Sayar, Karakalem, s, 61)
İnsanın fıtratında iyiliğe eğilim var, ancak bu eğilimi geliştirmek ve hayata taşımak kişinin yaşamını kontrol etmesiyle mümkündür. İyiliği ortaya çıkarmanın ilk şartı ise başkalarına faydalı olmaktır. Yani, kişinin sahip olduğu şeylerden başkalarına vermesi ve yardımcı olması insanlığının bir parçasıdır. Faydacı zihniyetlere göre ise veren kişi övülmez aksine kaybeden kimse olarak lanse edilir. Oysa, veren kişi, bu davranışının karşılığını ya o anda ya da hayatının herhangi bir döneminde almaktadır ve kazancı, elde ettiği şey, kalıcı olmaktadır.
Parasının bir miktarını bir yoksula infak eden kişiye salt faydacı bir gözlükle bakarsanız, aptalca davranan, parasını çarçur eden biri olarak düşünürsünüz. Bunun Allah‘ın rızasına uygun bir davranış olduğuna inandığınızda ise manevi bir yatırım yaptığınızı kabul edersiniz. Zira kişi bir yandan bu örnek yaklaşımıyla sorumluluğunu yerine getirmiş, diğer yandan da karşı tarafın ihtiyacını karşılamıştır. Bununla beraber infak etmek, toplumda zengin kimselere karşı oluşabilecek düşmanca tutum ve tavırlara karşı iyileştirici bir güce sahip olacaktır.
Resulü Ekrem müminin manevi kazancını şu hadisiyle dile getirir: "Kullarım sabaha erdiği hiçbir gün olmadı ki, o günde iki melek nazil olmasın. O iki melekten biri:
- Yarabbi! Malını infak eden (yani fakirlere ve düşkünlere) tasadduk eden kimseye onun yerini tutacağı bedelini ver demekle dua eder. Diğer melekte:
- Yarabbi malını imsak edene (yani bahillik ederek malının) telefini ver demekle dua eder buyurmuştur"
Alışverişlerimiz geri dönüyor
İyilik etmek ve sahip olduğu şeylerden insanlara vermek kişiye çok şeyler kazandırıyor, onu eğitiyor ve ruhsal bir olgunluğa doğru taşıyor. Maddi olarak verdiklerimizin yanında manevi olarak verdiklerimiz de bize geri dönüyor.
Hastaları aracılığıyla mesleki tecrübelerini geliştiren bir doktor, aslında hastasından çok şey almıştır, almanın da ötesinde öğrenmiş, verdiğinin karşılığı olarak kendini geliştirmiştir.
Aynı şekilde, komşu komşudan, öğretmen öğrenciden, anne evlattan, amir işçiden çok şeyler almış, bu sayede bilgi deneyim ve tecrübelerini geliştirmiş ve verdiğinden fazlasını elde etmiştir. Buradan yola çıkarak hayatın bir anlamlar dizesi olduğunu ve bu anlamlar dizesinin de verme üzerine kurulduğunu söyleyebiliriz. Gördüğümüz ve işittiğimiz her şeyin, aynı ortamda yaşadığımız insanların ve hatta varlık aleminin bir bütün olarak kendi içinde anlamsal bir bütünlüğü vardır. Varlık aleminin bu anlamsal bütünlüğü hayatın içindeki o gizemli alışverişten kaynaklanır. Zira varolan her şey ve her canlı hem kendisine hem ötekilere hem de hayatın kendisine bir şeyler vermiştir, vermeye devam etmektedir.
Peki verenin elde ettiği kazanç neden dile getirilmez?
Neden veren hep kaybeden olarak algılanır?
Çünkü, insan yaşamı, vahiyle şekillenmediğinde, sinsice uyuyan zaafları ortaya çıkıyor onu bencil bir dünyaya doğru sürüklüyor ve orada tutsaklaştırıyor. Yani insan asli değerlerinden soyutlandığında hayata tamamen maddiyat eksenli bakarak, sırf kazanmaya, başkaları üzerinde tahakküm kurmaya ve bu tahakkümünü pekiştirmeye yöneliyor. Kişi, böyle bir zihniyetle hareket ettiğinde sürekli almayı seviyor, vermeyi daima kayıp olarak görüyor. Bu bağlamda insan vermekten çok almaya yöneliyor, vermenin getirdiği kazancın büyük bir kısmı maddi dünyaya ait olmadığından onu ne görebiliyor ne de anlayabiliyor.
O yıl hiç hasta olmadım
Danışmanlık yaptığım dönemde, işyerime sık sık gelen ve elemanlara yiyecekler taşıyan Şule Hanım, cömertliğiyle bilinen biriydi. Yaptığı hayır hasenat onun yaşamıyla bütünleşmişti. Herkes bilirdi ki, o neyi varsa etrafındaki insanlarla paylaşır, ekmeğinin yarısını böler de yoksul komşusuna verirdi. Şule, cömertliği dedesinden öğrendiğini söylerdi. Anlattığına göre dede, aile içinde cömertliğin insanların ihtiyacını gidermenin güzelliklerinden bahseder ve onlara güzel ahlaklı olmanın önemini vurgularmış...
Şule kendisine cömert ve iyiliksever olmayı öğreten dedesine her zaman dua eder ve bu davranışının ona çok şeyler kazandırdığını belirtirdi. Yıllar önce yaşadığı bir anısı şöyle anlatmıştı: Kocasının memur maaşıyla zor kanaat geçinmenin mümkün olmadığını görünce kendisi de el işleri yaparak, temizlik işlerine giderek üç çocuğunun okul masraflarını karşılamaya başlamış. Kocası, Şule‘nin bu maddi katkılarından sonra biraz rahatlamış ve artık çocukların masraflarını eşine bırakmış...
Fakat o kış, apartmanın kullanılmayan bodrum katına yoksul bir aile taşınmış. Daha önce sadece fazla eşyaların bırakıldığı bodrum kat ev sahibinin gözünde o kadar büyümüş ki, adam " üst katın yarısı kadar kira vereceksiniz" diye tutturmuş. Adamcağız, verem geçirmiş, işportacılık yapıyor, kadın üç çocuğunun bakımıyla ancak başa çıkabiliyormuş... Kirayı vermekte zorlanmaya başlamışlar. Şule, komşunun bu düşmüşlüğünü görünce ev sahibiyle görüşmüş fakat adamı ikna edememiş. O gece sabaha kadar düşünmüş ama komşuya yardımcı olacak, onun sorununa çözüm getirecek hiçbir şey aklına gelmemiş. O gün, temizlik işlerinden ve ördüğü dantellerden elde ettiği parayı altı ay boyunca kira olarak komşuya vermeye karar vermiş.
Altı ay, boyunca, komşunun kocası daha iyi bir işe girinceye kadar, kazandığı üç beş kuruş parayı yoksul komşusuna kira bedeli olarak vermiş.
Bunu anlatırken, bir yandan "sakın kimselere söylemeyin, riya olur" diyor, diğer yandan, o dönem yaşadığı o yoğun duyguyu şöyle anlatıyordu: "Yoksuldum ama müslüman ne olursa olsun, muhtaç birini gördüğünde elindekini paylaşmalıydı. Rabbimizin "Onlar yoklukta da varlıkta da infak ederler" ayetini hatırladım. Ben de öyle yapmaya karar verdim, İnanır mısınız o dönem, Allah bana bir güç verdi, büyük bir şevkle çalıştım, hiç grip olmadım, kendimi halsiz hissetmedim, depresyona girmedim, bir başkası için iyilik yapmaya çalıştığınızda Allah size büyük bir güç ve enerji veriyor"




