"Yapacak başka bir şeyleri yoktu. Ellerinden bir şey gelmiyordu. İnsanlar çektiğimiz sıkıntıları duysunlar istiyorduk. Kimse bizi duymak istemiyordu. Onlar da son çare olarak harekete geçmeyi seçtiler"
"Bizler, küçük yaşlarımızdan itibaren daima bu ülkede ayrımcılığa tabi tutulduğumuzu hissettik. İlkokulda da, lisede de, yabancı kökenli olduğumuz için, pek çok imkândan istifade edemiyorduk"
Onlar en yetkin ağızlardan "toprağın cürufu, kirli tabaka, pislikler" şeklinde nitelendirilen, kendilerini kovalayan polislerce "sizleri de trafoda kızartalım mı?" diye aşağılanan, tehditler yağdırılan insanlar...
Oysaki onlar, ataları Kuzey Afrika kıyılarını İngiltere ile yarışarak kolonileştiren, yıllarca sömürge olarak kullanan güçler tarafından 20. yüzyıl ortalarından itibaren kendi zengin ve müreffeh halkının yapmak istemediği işleri yaptırmak ve ucuz işgücü için zorunlu göçe tabi tutulan Mağriplilerdi.
Bir kısmı da mesela Türkler, daha iyi şartlarda yaşam hayaliyle gitmişti bu kıtaya. Sadece ekonomik bakımdan değil, özgürlükler açısından da özlem duyuyorlardı. Fakat insanlık için talihsiz senaryonun uygulandığı 11 Eylül saldırıları sonrasında yaşanan gelişmeler ve kamplaşma, bütün hayallerini alt üst etti. Onları cezbeden kıtanın çehresi değişti. Avrupa‘da yaşam, "beyaz Avrupalı-Hıristiyanların" dışındakiler için dayanılmaz bir hal aldı.
"Terörle mücadele" adı altında çıkarılan yasalar çerçevesinde uluslar arası hukuk normları ayaklar altına alınınca baskılarla karşı karşıya kalmaya, karanlık güçlerin arkasında yer aldığı şiddet olayları bahane edilerek taciz edilmeye başlandılar. Ve hala da taciz edilmeye devam ediliyorlar.
İş bulamıyor, horlanıyor, aşağılanıyor, kutsal değerleri saldırıya uğruyor, sindirilmeye çalışılıyorlar...
"ONLAR, KÖLE OLARAK KALMASI GEREKTİĞİ DÜŞÜNÜLEN YARATIKLARDI" Beyaz Avrupalı için...
Beyaz Avrupalı‘nın dünyanın geri kalan kısmını nasıl gördüğünü Varoluşçu ünlü düşünür Sartre şu şekilde özetliyor:
"Dünyanın her tarafından gelen insanları Londra‘da, Paris‘te, Amsterdam‘da eğitiyor, ağızlarına büyük lokmalar gibi sözler koyuyorduk, onlar da bunları birer gerçek olarak seslendiriyorlardı. Her biri, bizim birer mikrofonumuz gibiydi. Biz ne dersek, onların ülkelerinde de aynı şeyler yankılanıyordu. Bu çağ, bizim altın çağımızdı." Sartre devamında şöyle diyordu: Çok uzun olmayan bir zaman önce yeryüzünde iki milyar insan vardı, bunların beş yüz milyonu insandı, bir milyar beşyüz bini de yerliydi. Sözü birinciler söylüyor, ötekiler de öğrenince taklit ediyorlardı. Bu iki kesim arasında küçük devletlerin kralları, feodaller, baştan aşağı uyduruk bir burjuvazi aracılık işlevi görüyordu. Sömürgelerdeki gerçek çıplaktı: Metropoller onun giysili olmasını istiyorlardı, yerlinin onları sevmiş olması gerekiyordu. Onlar bir tür anneleriymisçesine... Avrupalı elit bir yerli elit oluşturmaya girişti, ergenlik çağındaki gençler seçiliyordu, bunların alınlarına kızgın demir ile Batı kültürünün ilkelerinin damgası basılıyordu, ağızlarına ses çıkarmayı engellemeyen tıkaçlar, dişlere yapışan ve dili hamur çiğnemiş gibi yapışkan kılan büyük sözcükler tıkılıyordu." Gücün yanında yer almak akıllılık, karşısında yer almak ahmaklık olduğundan beri her şey değişti. Ama değişmeyen ve asla değişmeyecek olan bir şey var: "Özgürlüğümüz, zihinsel özgürlüğümüz ve özgünlüğümüz satılık değildir.
Avrupa içerisinde ve dışarıda gelişen yine Avrupalıların deyimiyle Üçüncü Dünya ülkesi insanlarının ayaklanmalarını da Avrupalı‘nın bu "efendilik" psikolojisine karşı geliştirilmiş bir tepki olarak da algılayabiliriz.
Mağribli gençlerle sohbet
Konuştuğum, görüştüğüm yabancıların tümü ayrımcılıktan, artan ırkçılıktan şikayetçi oldular. Tabii burada şunu ilave etmek gerekiyor; yabancılar derken Müslüman kimliği taşıyanları kastediyorum. Çünkü Fransız basını, hiçbir zaman Cezayirliler kadar bir nüfusa sahip İspanyalılardan problem üreten kesim olarak söz etmedi. Dolayısıyla, burada yabancılar olarak sadece Fransa‘da yaşayan Türkler ve Arap asıllı Müslüman azınlığın yaşadığı problemleri ele alacağız.
Bunun için de öncelikli olarak, azınlıkları başkaldırıya, isyana sürükleyen sebepleri konuşmak üzere banliyölere, varoşlara giderek Mağribli ve Türk gençlerle konuştum.
"Yabancıların isyan yolunu niçin seçtiklerini, başka metotlarla duydukları rahatsızlıkları Fransız toplumuna sesinizi duyurmak için bu olaylar son çare miydi?" şeklindeki soruma, kendilerinin araba yakma gibi eylemlere bulaşmadıklarını ancak bunu yapanlarında yapacak başka bir şeyleri olmadığını söyleyerek: "Ellerinden bir şey gelmiyordu. İnsanlar çektiğimiz sıkıntıları duysunlar istediler. Kimse bizi duymak istemiyordu. Onlar da son çare olarak eyleme geçmeyi seçtiler" dediler.
Konuştuğum gençlerden biri, "Fransa‘da yabancı asıllı olmamız nedeniyle iş bulma imkânımız çok zor. Mesela biz, Fas kökenli olduğumuz için, Fransızlarla eşit imkânlara sahip değiliz. Fransızlar, her zaman için bize göre daha avantajlı oluyorlar" ifadesini kullandı.
Fransa‘yı aşıp diğer Avrupa ülkelerine de sıçrayan ateşe neden olan ayrımcılığı hangi dönemlerde hissetmeye başladığını sorduğumda, "Bizler, küçük yaşlarımızdan itibaren daima bu ülkede ayrımcılığa tabi tutulduğumuzu hissettik. İlkokulda da, lisede de, yabancı kökenli olduğumuz için, pek çok imkândan faydalanamıyorduk. Ayrıca, yabancılar tümü aynı okullara giderlerken, Fransız çocukları ülkenin en güzel okullarına gidebiliyorlar. Kendi gençlerinin, gelecekte daha güzel yerlere gelebilmeleri için en iyi şekilde eğitilmesini sağlıyorlar. Fakat bizleri ise daha alt seviyedeki okullara yönlendiriyorlar" diyorlardı. Konuştuğum gençlerin hepsi bu söylenenleri ya sözle ya başlarını sallayarak ya da jest ve mimikleriyle onaylıyorlardı.
Şerafettin Kuşluoğlu:
Ayrımcılık çok net bir şekilde var
Fransa‘da yabancılara karşı ayrımcılık çok net bir şekilde var. Küçük yaşlarda da ayrımcılıkla karşı karşıya kaldık. Öğretmenler bile, yabancı öğrencileri ikinci plana atarlardı. Mesela, ortaokul bittiğinde öğretmenler, öğrencileri yönlendiriyor, gelecek için önemli tavsiyelerde bulunuyorlardı. Ben çok başarılı bir öğrenciydim. Ama okul bittiğinde hiçbir öğretmen bana destek vermedi; doğru bir şekilde yönlendirmediler, beni. Benim kadar iyi çalışmayan Fransız öğrencilerle ise daha çok ilgilenirlerdi.
Öte yandan şöyle bir nokta daha var: Buradaki yabancı öğrencilerin velileri genellikle Fransızca bilmiyorlar ve çocuklarıyla ilgilenmiyorlar. Dolayısıyla çocuklar öğretmenlerine mecbur kalıyorlar.
Bir diğer problem ise; iki ayrı insan işe başvurduğunda, eğitim ve tecrübe olarak eşit olsalar bile, öncelik her zaman için Fransızlarda oluyor. Bu sorunun gerçek yüzünü çok net bir şekilde ortaya koyan bir örnek var. Bir arkadaşımız bir iş yerine kendi ismiyle başvurmuş ve çabucak ret cevabı almıştı. Bir süre sonra aynı CV‘siyle, ama farklı bir isimle aynı iş yerine başvurunca görüşmeye çağrıldı. Ayrımcılık bu kadar net bir şekilde yaşanıyor maalesef. Bunu herkes biliyor, ama kimse bir şey yapmıyor, yapmak da istemiyor.
İsyan her an yeniden patlak verebilir
"Fransa‘da olayların yatıştığını görüyoruz. Yani, şu anda isyan bitmiş gibi görünüyor. Gerçekten bitti mi, yoksa geçici olarak rafa mı kaldırıldı?" diye sorduğumuzda; "Bu isyan her an yeniden cereyan edecek türden isyandır. En ufak bir itici güç, bu olayların yeniden meydana gelmesine sebep olacaktır. Daha önce kendiliğinden patlak veren olaylar şu anda bitti, ama insanların yeniden isyan etmesi mümkündür. Örneğin, 1993‘te bu mahallede çok daha büyük olaylar yaşanmıştı, polisler ve göstericiler yaralanmıştı. Yani sorunlar devam ettikçe böyle bir ihtimal her zaman için mevcut"
İçişleri Bakanı Nicholas Sarkozy‘nin açıklamalarına tepki gösteren gençlerden biri: "Sarkozy‘nin buradaki insanları düşündüğü yok. Ona göre banliyödeki insanların hepsinin atılması gerekiyor. Sarkozy, bu insanların hepsi araba yakan, çevreye zarar veren, yani tabiri caizse birer ‘bela‘ olarak görüyor. Hatta bir konuşmasında, "Bizim bu insanları bölgeden temizlememiz lazım," diyerek çok sakıncalı bir söz söylemişti. Bu açıklama, Fransa çapında tüm yabancıları ve özellikle bu gençleri çok rahatsız etti. Eğer Sarkozy iktidara gelirse, şu andaki ayrımcılıklar had safhayı ulaşır" dedi.
Yabancılara farklı davranıyorlar
11 Eylül saldırılarından ardından Fransızların kendilerine karşı tutumlarında görünürde bir değişimin olmadığını ancak medyanın propagandalarının etkisiyle bakışlarındaki değişimi net bir tavırla belli etmekten çekindiklerini söyleyen Mağribli gençlerden biri "Yani kendi aralarında bu konuları konuşuyorlar, ama yabancıların yanında fikirlerini gizlemeyi tercih ediyorlar. Mesela, bir iş için başvurmuştum. İşveren hiçbir tecrübesi olmayan eleman da alacağını söylüyordu. Eğitimli, diplomalı ve tecrübeli olmama rağmen, beni işe almadılar. Çünkü bu şirket hiçbir şekilde yabancı çalıştırmak istemeyen bir şirketti" diyerek yaşadığı tatsız bir anısını anlattı.
Kendini Fransa‘ya ait hissedip hissetmedikleri yolundaki soruma, "Hayır... Çünkü ben kendi yerimi kendi çabalarımla almaz, bütün imkânlarımı sağlamazsam beni dışlarlar. Bunu bildiğim için kendimi Fransa‘ya ait hissetmiyorum. Bazı şirketler, ayrımcılık yaptıklarını gizleyebilmek için, çok sayıda yabancı işçiler alınıyor. Örneğin bir süre önce, bir şirket, işe Arap bir eleman aldı ve bunu kamuoyuna duyurdu,. Bu da, daha önce yabancı işçi almıyor olduklarının bir göstergesiydi. Amaçları, ayrımcılık yapıldığı imajının ortadan kaldırılmasını sağlamaktır" cevabını verdi.
Bütün şiddet olaylarını yabancıların üzerine yıktılar
Medyanın tutumuna da tepki gösteren Mağribli gençler, "isyan çıkaranların büyük çoğunluğu Fransızdı, ama bu gerçek; medyada yer almadı. Gerçekleşen bütün şiddet olaylarını yabancıların üzerine yıktılar. Ayrıca iş güvenliği yasası da sadece -banliyödeki Fransız asıllı olmayanların ve yabancıların aleyhinde çıkarıldı. Bu kanunla, artık bir işveren, istediği zaman herhangi bir sebebi olmaksızın, yabancı bir işçiyi işten atabilir. Fransızlar da buna tepki gösterdi, çünkü bundan kendileri de zarar görebilirler "dedi.
İsimlerini değiştirenler var
"Etnik, dini ve kültürel olarak en çok hangi konuda dışlandığınızı hissediyorsunuz?" şeklindeki soruma, "Fransa‘da daha çok etnik bir ayrımcılık yaşanıyor. Mesela bir iş başvurusu yaptığınızda, sizin adınızı duymaları bile işe alınmamanız ya da ayrımcılık yapmaları için yeterli bir sebep. İsminizden yabancı olduğunuzu anlar anlamaz daha başlangıçta problem çıkıyor. Bu nedenle de, bazı yabancılar iş başvurularında isimlerini farklı yazıyorlar" diyerek cevap verdiler.
İş başvurusu konusunda ayrıca banliyölerde yaşamalarının da kendileri için bir engel teşkil ettiğini belirterek "Banliyölerde oturan insanların iş bulmaları çok zor. Adı çıkmış mahallelerde oturduğunuzu öğrendiklerinde de sorun yaşıyorsunuz. Burada yaşayan insanlara hep önyargıyla bakıyor ve işçi seçiminde tercih etmiyorlar" dediler.
Bu ayrımcılığın nedeninin temelde ülkedeki aydınların ve politikacıların yaklaşımından kaynaklandığını medyanın da ateşe körükle gittiğini, yabancıları problem olarak gösteren yayınlar yaptığına dikkat çekerek, "Devlet adamları, aydınlar ve medya karalayıcı tutum sergilediği için, halk da bu tavırdan etkileniyor ve aynı şekilde davranıyor. Ayrıca meydana gelen olayların medyada büyük bir ilgi görmesi ve sürekli yayınlanması bizi rahatsız etti.
Çünkü bizleri sadece sorun çıkaran insanlar olarak göstermeye çalışıyorlar. Medya sadece, banliyölerde meydana gelen olayları gösteriyor. Fakat bizlere yapılan haksızlıkları kasıtlı olarak göstermiyorlar. Dolayısıyla isyancıların yüzde doksanının yabancı olması sebebiyle bu olaylara halk tepki gösterdi. Bu gelişmelerin ardından da Fransızlar, yabancıları sorun çıkaran insanlar olarak görmeye başladılar. Bu da tabii ki bizleri rahatsız ediyor.



