İstanbul kendisine bir yıl boyunca verilen "Avrupa Kültür Başkenti" unvanını geride bırakırken neler yaşandı, olanlara bir bakalım istedik. Geleneği, medeniyeti yorumlayan onca proje arasında benim dikkatimi çeken neden Amanda Burrell'in "Beyoğlu Hikayeleri" adlı çalışma oldu? "Bize kırıntıları bıraktılar" diye dert yanan yönetmenlerin ıstırabının sebebi kimler?
Bir gazetede kültür sanat editörü olsaydım ne olurdu? Bu sorunun cevabında en çok zorlanacağım yıl 2010 olurdu. Düşünsenize, yaşadığınız şehir Avrupa Kültür Başkenti olarak seçilmiş. Her köşe başında bir etkinlik hayali kurarsınız. Başka? Sergiler, kitaplar, belgeseller, sinema filmleri; başka?
Neyse ki rahat bir adamım. İzlediğim her filme, takip ettiğim her sergiye, gittiğim konsere kendimce bakabilirim. Yıl bitti neredeyse, beraberinde de kültür başkentliği bitiyor İstanbul'un. Başlangıç günlerini hatırlıyorum da. Bir çok dostum harıl harıl proje hazırlıyordu. Az biraz kültür işlerine yakınlığım olduğu için gözler benim üzerimdeydi. Hiç oralı olmadım. Hatta yüzümdeki muzipçe gülümsemeyi çözemesinler diye çok da uğraşmıştım.
Gün geçmedi ki bir davetiye gelmesin. Kimini yoğun program arasında kurban ettim, kimine de imkanları zorlayarak gittim. Gidemediklerimi arkadaşlarıma sordum, durumu açığa kavuşturacak bilgiler aldım. Başlangıçta düşünülen pek çok şeyin yapılamadığını gördüm. Teoriyle pratik her zaman uyuşmaz, normaldir bu. İstanbul'un kültür başkenti oluşunu Tarkan konseriyle kutladılar. Yağmurlu bir gündü ve etkinliğe yakın bir yerde olmama rağmen gitmedim, içimden gelmedi. Tarkan'ı dinleyeceksem konserine bilet alır, gider izlerdim. Tarkan yetenekli bir sanatçıdır. İstanbul 2010 kapsamında özel bir çalışma yapsaydı, farkını gösterseydi gidebilirdim. Ama bildiğiniz popüler şarkılarıyla Tarkan açılışını yaptı Avrupa kültürü görmüş İstanbul'un. Hayırlı olsun dedik geçtik.
Teoride ve pratikte "Medeniyet"
Nuri Çolakoğlu ile başlamıştı pek çok şey. Beklentimi yerle bir eden de o olmuştu. Ben zaten Çolakoğlu'nun düşünebileceği konseptte programları takip ediyordum. İstanbul benim kültür haritamdı, adım adım biliyordum nerelerde ne etkinlikler gerçekleştirildiğini. Sonra değer verdiğim dostlarımı gördüm ajans bünyesinde. Önemli görevlere getirilmişlerdi. Modern sanatların yanı sıra geleneksel sanatlara özel önem verildiğini gördüm, mutlu oldum.
Sinema ve belgesel konusunda kafam oldukça karışıktı. Durulmaya ihtiyacım vardı. Sinema konusunda söz Yusuf Kaplan'a geçtiğinde, 'işte şimdi farkını gösterecek' dedim. Yusuf Kaplan'ı İngiltere döneminden, müstear isimlerle yazdığı yazılardan beri tanıyordum. TV5'in başına geçtiğinde iddialarını ve çabalarını gördüm. Hiçbir projesi içinde yer almadım ama başarılı olması için dua ettim. Zorlukları görüyordum, sıkıntılar karşısında yalnız kaldığında bile 'ağır yük'ünden şikayetçi olduğunu duymadım. Konuşmalarında sürekli 'medeniyet'e vurgu yapıyordu Yusuf Kaplan. İslam Medeniyeti söz konusu olduğunda neredeyse lal olmuş dillerin açılması için önemli yazılar yazdı, konuşmalar yaptı. Teoride meselenin künhüne vakıf olan Yusuf Kaplan'ı pratikte oldukça üzücü gelişmeler bekliyordu.
Avrupa Kültür Başkenti kapsamında sinema konusunda olan olmuş, ortalık karışmıştı. İşin içinden çakılamayınca Yusuf Kaplan göreve davet edildi. Zaman dar, imkanlar oldukça kısıtlıydı. Şöyle bir beklentim oluşmuştu. Yusuf Kaplan bütün projelerde değil de misalen 10 yönetmen belirleyip 10 konuda sağlam çalışmalar yaptırıp, bir medeniyet perspektifiyle bu çalışmaları sunar, arkasında da durabilirdi. Olmadı. Neredeyse her izlediğimiz belgesel ve filmin önünde arkasında hep 'medeniyet' vurgusu yapıldı. Onca çalışma arasında başımızı yerinden kaldıran nadir çalışmalar olmuştu. Belgeselini izleyiciye sunan sevdiğim insanların ilk cümleleri 'bize kırıntı kaldı' oldu. Pastanın aslan palı dağıtılmış, 'şurasını da şunlara verin' denilmişti. Hatta daha da ötesini gördük. Bizzat Yusuf Kaplan, onayladığı projeleri yerden yere vurdu. Yusuf Kaplan'ı bile heyecanlandırmayan bu çalışmaları kim çektirdi ve nasıl bir 'savrukluk' vardı ki, kimseler hiçbir şeye karışamadı. Neredeyse gala gecesinde yetkililerin görebildiği filmler yapıldı. Yıl bitti, eleştiriler bitmedi. Para bitti hayaller bitmedi.
Amanda'nın gözüyle bizim hikayemiz
Önceki akşam bir farklılık yapıp "Beyoğlu Hikayeleri"ni izlemeye gittim. Ohhh beeeee.
"Tales of Beyoğlu/Beyoğlu Hikayeleri"nden önce uzun uzadıya, paramız yetmedi, zamanımız yoktu, o yüzden kusura bakmayın cümleleri edilmedi. Belgeselin yönetmeni Amanda Burrell kırık döküklüğü çoktan aşmış temiz Türkçeyle bize esprili bir konuşma yaptı. Müsaade ederseniz buradan sonrasında Amanda abla diyeceğim. Yaşı benden küçükse kusuruma bakmasın. Türk konukseverliğimizi gösterelim biraz.
Amanda ablamız 15 yıllık televizyon yapımcısı ve belgeselcilik deneyimi olan bir yapımcı yönetmen. BBC'de yetişmiş, üç yıl çalışmış, şimdilerde bağımsız çalışmalar yapıyor.
Kamerasını almış eline, öyle iddialı cümlelerin içini doldurayım derken işi çorbaya döndüreyim dememiş. Çekmiş besmeleyi (pardon, ama öğrenmiştir, bizden biri çünkü Amanda ablamız) İstanbul'un güzelliklerine İstanbul'un güzel insanlarını bulaştırmış, iyi de etmiş. Resim çalışmalarına iltimas geçmiş, kabul edelim. Ömrünün son demlerine gelmiş yaşlı ressamdan en çarpıcı cümleleri almış, baş tacı etmiş. 'Ben sanatçıyım, en iyisini ben bilirim dememiş ressam dedemiz, biz geldik, çalışmalarımızı yaptık, gidiyoruz, bizim yerimize yeni nesiller gelecek' diyerek İstanbul'la ve kendisiyle barışmış bir insan. 'İstanbul, bozuldu, mahvoldu, nerde eski İstanbul' tekerlemesine ise hiç yüz vermemiş. Biraz torpilli gibi geldi bana. Ait olduğu milletten dolayı olabilir, ama İstanbullu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Tophane baskınında Amanda da vardı
Ressam hanım var bir de. İlk çalışmalarını yaparken çekmiş Amanda onu. Sergi öncesi heyecanlarını farklı zamanlarda görüyoruz. Sonunda ilk sergisini açıyor. İstanbul hayalleri doluşuyor sergiye. Denizin altında hayali varlıklar süzülüyor. İstanbul hayal, hayal İstanbul oluyor. Bir diğer ressamımız bize militarist yüzümüzü gösteriyor. Neredeyse her on yıla bir ihtilal düşen ülkenin geçmişinden bulduğu 'yasak' kartpostalları ayıklıyor. Bir hanımla yan yana duran asker pozuna 'otorite' yeter, demiş, belli sayıdan sonraki kartpostalların üstüne 'iptal' yazılmıştır. Sanatçımızın sergisi yasaklanınca soluğu ABD'de alır. Ama ülkesini çok sevdiği için döner. Beyoğlu'nda bir yer tutar ve sergi için çalışmalara başlar. Bir de ağlayan çocuk resmi vardır unutamadığı. Komünistlikle suçlandığını söyledi o resmin ve o yüzden cüzzamlı olduğunu. Oysa biz Sızıntı dergisiyle birlikte meşhur oldu diye bilirdik. Sonunda sergisini açar ressamımız. Galada da vardı. En kısa zamanda bir sergisine gideceğim.
Amanda ablamız müziği de unutmamış. Bir roman ailesine konuk oluyor. Baba artık felçli. Çok sayıda çocukları var. Minikler de doğuştan sanatçı. Kendi müzik gruplarını kurmuş üç kardeş. Hatta bir ara popstar tarzı bir yarışmada tanınmışlar. Şimdiden dinleyicilerini oluşturmuşlar.
Şimdi bir yabancı, (Aman Amanda abla, bu yabancığını yanlış anlama, sen de bizdensin, lafın gelişi yani) İstanbul'a gelir de Beyoğlu'nda dolaşırken Travestilere eğilmez mi? Amanda da onu yapmış. Gerçi sadece yabancılar değil, bizden de yabancılara film yapan Anadolu yönetmenlerinde de var o merak! Amanda'nın konuştuğu Esmeray, çok ağır şeyler yaşamış. 'Toplumun iki yüzlülüğü' olarak anlattıkları ve anlatmadıkları oldukça hüzünlü.
Amanda'nın belgeselinde her şey iyi, güzel değil. Sancılar da var elbette. Hani bir ara Tophane'de sergi basılması olarak yansıtılan bir olay vardı. İşte o gün Amanda da oradadır. Mahalle neden ayağa kalkmıştır, kim haklı acaba sorularından ziyade 'üzülüyor' Amanda. Ama haksızlık da yapmıyor. Türkiye'de kendi işlerini yapan "İngiltere'de kendimi yabancı hissediyorum, burada da' diyen hanım kızımız ve arkadaşı, 'baskılar bizi yıldıramaz, alırız biramızı içeriz arkadaş' modunda 'mahalle baskısı'na meydan okurken Amanda mahalleliye de uzatmış mikrofonunu. "İki tesettürlü bacımıza laf atıldı. Arkadaşların elinde içkiler, kafa kıyak. Haliyle mahallenin delikanlıları biraz kızdı" Kiraların bir anda fırlaması, orada yansıyan insanların hayatlarına saygı gösterilmesi falan filan gibi sosyolojik cümleler de geçmedi değil belgeselde.
Neyse bir de modacı, genç yaşta kendi markasını oluşturan hanım kızımız var. Mahmutpaşa sokaklarında dolaştık onunla. Daha çok 'kapalılar'ın alışveriş yaptığını söylediği yerlerde. Sonunda kendi elbiselerini tasarladı ve onunla birlikte biz de sevindik.
Siz ne zaman kendiniz olacaksınız
Amanda Tophane'de hafif bir korku anlattıktan sonra şunu fark etti. Bu ülkede birbirinden çok farklı hayat tarzları yan yana yaşayabiliyor. Çok büyük olaylar yaşanmıyor, büyük bir nefret yok toplumda.
Ah be Amanda. Bizi bizden daha iyi tanımışsın. İyi ki gazetelere, televizyonlara bakıp da hüküm vermemişsin. Onca belgesel onca eleştiri, onca serzenişten sonra hiç kasmadan çok güzel bir belgesel ortaya çıkaran Amanda Burrell'i tebrik ediyorum. Anlaşılan o ki, biz medeniyet dediğimiz şeyin sözünü ediyoruz sadece. Ne anlatacağımızı düşünürken belgesel ya da film bitiyor. Oysa hayat capcanlı akıp gidiyor yanı başımızdan. 2010 Avrupa Kültür Başkenti belgeselleri arasında yarışma yapılsaydı birincilik ödülüm Amanda ablamıza olurdu.
Utanacak birileri olacaksa hiç utanmasınlar. Oturup utançlarını belgesel yapsınlar çektikleri ya da çekilen belgesellerden daha iyi olur, kalıbımı basarım. Hatta, sevgili Amanda, kameranı 2010 Ajansı'na çevir. Halkın vergileriyle rahat rahat harcama yaptınız, bu paraları nasıl harcadınız, neler yaptınız diye sor. Sen sorunca anlar onlar. Bize anlatamıyorlar, ya da biz soramıyoruz. Senin Türkçen onları anlamaya yeter. Geleneğini bile oturup doğru dürüst anlatamayan insanların eksiği ne, bunu bize sen söylersin Amanda abla. Yaptıkları belgeselden 'aman kim olduğumuz, kimlerden olduğumuz anlaşılmasın' kompleksiyle iş yapmak zorunda kalan onca yetenekli insanın elini ne bağladı o güzel hatırınla sorar mısın be Amanda.
Bir de şu soruyu soruver hayrına: Siz ne zaman kendiniz olacaksınız?
Oh be. Bir yıldır içimde oluşan sıkıntı bulutları dağılıverdi.
Sen çok yaşa e mi Amanda!


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Kaynak: Yılmaz Mete Er / Türkiye
Etiketler:



