İslam Ülkeleri Sivil Toplum Kuruluşları Birliği ( İDSB), Rotterdam İslam Üniversitesi konferans salonunda, Hollanda'da faaliyet gösteren sivil toplum kuruluş temsilcileriyle bir araya geldi.
İDSB Yönetim Kurulu Başkanı Necmi Sadıkoğlu, İslam dünyasının pek çok yerinden gelen temsilcilere ve Hollandalı katılımcılara yaptığı konuşmada özetle şunları söyledi: "Bugün dünyanın en problemli sahaları Müslümanların yaşadığı coğrafyalardır. Ancak bu problemlerin çoğu dış kaynaklıdır. Buna tüm dünya kamuoyu olarak dur demeliyiz! Irak işgal edildikten sonra yüzbinlerce sivil öldürüldü. Milyonlarca insan evsiz kaldı. Bölgede istikrar kayboldu, kaos hakim oldu. Demokrasi savaşla, işgalle hiçbir ülkeye ihraç edilemez. İnsan hakları, insanı hiçe sayarak hâkim kılınamaz. Irak'taki işgal bölgeyi istikrarsızlığa mahkûm ettiği gibi mezhepler, etnik kökenler arasındaki düşmanlıkları da beslemiş tedavi edilmeyecek yaralar açılmasına sebep olmuştur. Kardeşin kardeşe düşman edildiği bir coğrafyanın ne İslam dünyasına ne de insanlığa hiçbir faydası ve getirisi vardır. Bizler Irak'taki işgalin bir an önce bitmesini, farklı mezhep ve etnik kökenden olan kardeşlerimizin birlik içerisinde hareket etmelerini ve Irak'ın toprak bütünlüğünün muhafaza edilmesini arzu ediyoruz. Irak ve Afganistan'da yapıldığı gibi aslı olmayan iddialarla hiçbir ülkeye müdahale edilmesini istemiyoruz. Hukuku sadece ulusal çerçevede değil, uluslararası sahada da hâkim kılmak zorundayız. Bunun için aynı duyarlılıklara sahip bütün NGO'ların tüm dünyada ortak hareket etmesi gerekir. Bugün, uluslararası hukukun, insan hakkının ayaklar altına alındığı bir diğer coğrafya Filistin'dir. İsrail, 100'den fazla Birleşmiş Milletler kararına rağmen işgal ettiği topraklardan çekilmediği, mültecilerin ana vatanlarına dönmelerine izin vermediği gibi, Ortadoğu Barış Süreci'nde karar verilen Filistin devletinin kurulmasına da izin vermemektedir. Ayrıca, demokratik seçimlere saygı göstermeyip, Parlamento Başkanı dahil 40'dan fazla Filistinli milletvekilini tutuklamıştır. 11 bin Filistinli hala hukuksuz bir şekilde İsrail hapishanelerinde bulunmaktadır. Binlerce masum sivil yargısız infazların kurbanı olmuştur. İsrail, Filistinlileri soyutlamak için 8 metre yüksekliğinde, 700 km uzunluğunda bir duvar inşa etmektedir. Bu utanç duvarının uzunluğu Berlin duvarının 10 katından fazla, yüksekliği 2 metre daha yüksek. Duvarın üstü elektrikli tel örgülerle kaplıdır. Bu duvarın inşası için 300 bin insan evsiz bırakılmıştır. Üç semavi din için de mukaddes kabul edilen Kudüs bugün demografik yapısı değiştirilmiş, tarihi dokusu da tehlike altında olan, barış değil korkunun hüküm sürdüğü bir şehir haline gelmiştir. Tüm dünyanın bu hukuksuzluğa karşı sesini yükseltmesi gerekir."
STK temsilcileri, İslam coğrafyasında yaşanan problemleri ele aldı
Müslümanların sorunları masaya yatırıldı
İDSB Yönetim Kurulu Başkanı Nemci Sadıkoğlu'nun ilk gün yaptığı duygu ve anlam yüklü konuşmasının ardından ertesi gün Birlik Konseyi Toplantısı'nda İslam dünyasından gelen temsilcilere ayrı ayrı söz verdi. Herkes dünya Müslümanlarının içinde bulunduğu sıkıntılı durumu ortaya koyuyordu. Filistin, Keşmir, Endonezya, Malezya, Kuveyt temsilcileri yaşanan dramdan söz ediyor, zaman zaman da özeleştiri yapıyordu.
Duyduğumuz ve izlediğimiz dramatik sahneler dolayısıyla gözlerimizin nemlendiği bir toplantıydı, bu... Bazan da tüylerimiz diken diken oluyordu...
Zira İslam dünyasının kanayan yaralarından söz ediliyordu. Irak'tan, Afganistan'dan Filistin, Keşmir, Çeçenistan, Moro, Tayland ve eski adı Burma olan Mynamar'daki Müslümanların yaşadığı zulümler anlatılıyordu. (Ancak Darfur genişçe konuşulamadı. Çünkü bu ülke temsilcilerine ya vize verilmedi ya da toplantıya yetişemeyecek bir şekilde vize verildi)
Önce Malezya temsilcisi, Ahmed Azam Abdurrahman konuşmaya başladı. Komşu ülkelerde yaşayan Müslümanların sorunlarından söz ediyor, nasıl bir çaresizlik içerisinde bulunduklarına dikkat çekiyordu. Filipin askeri cuntasının inim inim inlettiği Moro Müslümanları'na ve Tayvan'da baskılara maruz kalan Müslümanlara karşı olan ilgisizliğe, duyarsızlığa sitem ediyordu. Endonezya temsilcisi de benzer şeylerden söz ediyordu.
ABD'de yaşayan Keşmirli Prof. Gulam Nabi, Hindistan ve Pakistan'ın barış adına attığı adımlardan övgüyle söz ediyordu. Ama diyerek " Keşmir zirvesi düzenlenmesine rağmen masada bir tane bile Keşmirli yetkilinin bulunmaması çok büyük bir eksiklik. Böyle bir durumda kapsamlı ve kalıcı barışın zor olduğunu" da ekliyordu.
"Bana dünyayı versen Hayfa'yı unutmam"
Sıra Filistin temsilcisine geldiğinde ise herkes pür dikkat kesilmişti. Filistin Dayanışma Derneği Başkanı Dr. Amir Al Shawa, şu anda hasta yatağında ölümle pençeleştiği söylenen eli kanlı İsrail eski Başbakanı Arile Şaron'un katliam emrini verdiği Lübnan'daki Sabra ve Şatilla kamplarındaki izlenimlerini bir sinevizyon gösterisiyle anlatmaya başladı.
Konuştukça sesi titriyor, gözyaşları içerisinde yaşanan vahşetin izlerinden söz ediyordu. Saadet Partisi tarafından düzenlenen İsrail'e lanet mitinglerinde Arapça şiir okuyan küçük kızın babası Dr. Amir Al Shawa, "bu çocuklar var ya" diyordu, resimdeki Filistinli çocukları göstererek, " şaşırtıcı derecede onurlu yavrular bunlar. Vatansız ve yoksul olmalarına rağmen izzetlerinden hiçbir şey kaybetmemişler. Kendilerine para teklif ettiğimde, kabul etmediler."
Israr ettiğimde de, hep bir ağızdan "Bu parayı bize niçin veriyorsun?" diye sordular. Karşılıksız olduğu gerekçesiyle de verdiğimiz parayı kabul etmediler...
"Bütün bunları, duygusal bir konuşma olsun diye anlatmıyorum, Filistin'deki onura ve gurura dikkat çekmek için anlatıyorum" diyen Dr. Amir, bir sonraki karede yer alan çocuğu işaret etti.
Adı Ömer...11 Yaşında... Lübnan'da doğmuş, Hayfalı bir çocuk...
Onunla arasında geçen bir diyaloğu şöyle anlattı:
"1000 dolar vereyim, Hayfa'yı unut " dedim.
"Asla" dedi.
"10 bin dolar" teklif ettim
Yine "olmaz" dedi ve kararlı bir sesle: "Bana 100 bin değil, 1 milyon dolar değil dünyayı versen kesinlikle Hayfa'yı unutmam" dedi.
İşte, Dr. Amir'in anlattığı bu duygu ve bu düşünceydi "Siyonist çevreleri korku ve endişeye sevk eden, hayallerini tüketen, umutlarını yitirten, hırçınlaştıran..."
Gözlerimiz yaşlanmıştı...
"Kafkasya, İslam dünyasından yeterli ilgiyi görmüyor"
"Etkili ve trajik konuşmanın hüznü üzerimize çöktü" diyerek başladı konuşmaya Kafkas Vakfı Temsilcisi Rahmi Deniz Özbay, "Ancak, biz bu görüntülerden çok daha kötüsünü Çeçenistan'da gördük, yaşadık ve hala da yaşıyoruz."
Kısa, öz ve etkileyici konuşmasıyla Çeçenistan'da yaşanan vahşete dikkat çeken Rahmi Özbay, "Kafkasya stratejik açıdan İslam dünyasının en önemli bölgelerinden biri. Tarih boyunca Rusya sınırında, İslam dünyasının kuzey sınırlarını koruyan Kafkasya, İslam dünyasından yeterli ilgiyi görememektedir. İslam dünyası, başta ambargo altındaki Abhazya ve savaşın sürdüğü Çeçenya olmak üzere Kafkas cumhuriyetlerle ilişkiler kurmalıdır" dedi. Rahmi Özbay, Kafkasya'nın ancak 1992-1993'teki Abhaz-Gürcü savaşı ile 1994'te başlayıp 1996'da barış anlaşmasıyla sona eren ancak 1999'da yeniden başlayan Rus-Çeçen savaşıyla dünya gündemine girebildiğine dikkat çeken Özbay, herkesi Rusların işlediği soykırıma dur demek için adım atmaya çağırdı...
"....Bu sabah uyandım. Amsterdam'daki yüzler değişmiş... Bakkalın, ev doktorumun, kondüktörün, köpek gezdiren komşumun yüzleri eskisinden farklı. Hepsinin değil. Tamamen değil. Bazılarının ki çok belirgindi. Hayır delirmedim. Farklı diyorsam bir bildiğim var. Gidip başka semtlerdeki yüzlere de baktım. Değişmeyenler azınlıkta desem yeridir. Çeşitli değişim aşamasında olanlar kaplamış sokakları. Ciddi bir salgın var. Kimse beni ciddiye almayacak biliyorum, ama uzaydan bir müdahale söz konusu olmalı. NEP galaksisinden. Sonunda geldiler işte. Başka bir izahı mümkün mü?
İşgal var. Yüzlerimiz elden gidiyor. Bir sabah uyanınca tanıdığım, bildiğim herkesin tamamen farklı birilerine dönüşeceğini keşfetmekten korkuyorum" diyerek anlatıyor Sadık Yemni, Hollanda'daki keskin değişimi "Muhabbet Evi" adlı romanında...
Theo van Gogh'un öldürülmesiyle yükselmeye başlayan yabancı karşıtlığından yola çıkarak, Avrupa gerçeğine içeriden bakan Usta yazar Sadık Yemni, "Muhabbet Evi" romanında , "Yabancılaşmaktan, duyarsızlaşmaktan, vicdansız, duyarsız tüketim canavarı çocuklar yetiştirmekten, antidepresansız yaşayamamaktan korkuyorum. En çok da gereksiz yere benden korkan yerlilerden korkuyorum. Çünkü burada yaşıyorum" diyor. Ve yabancıları içine almakta zorlanan Avrupa ile Avrupalı olmak ya da olmamak çizgisinde sıkışmış yabancılar arasındaki gerilimi ve Hıristiyan dünya ile Müslüman dünya arasındaki yabancılığa dikkat çekiyordu...
Ana tema olarak bu konuları ele alması başına iş açıyordu....
Hatırlarsanız Hollanda'da, gerek politikacılar gerekse yetkililerce yabancılara karşı ağır açıklamalarda bulunulmuştu. Ancak, bu sözlerin ötesinde daha da ileri gidilmiş, "Göçmenlere yönelik politikaları sert bulan, yumuşatılması yönünde açıklamalar yapan aydınlar tehdit edilmişti. Bazılarına mermili mektuplar gönderilerek gözdağı verilmişti.
Biz de bu tehditlerden nasibini almış usta kalem Sadık Yemni ile Hollanda'daki değişimi konuştuk:
Hollanda özgür, ama giderek polis devleti olma yolunda
Gerek romanlarınızda gerekse beyanatlarınızda, Hollanda'da yaşayan yabancıların "artık kendilerini eskisi kadar özgür hissedemediklerini" belirtiyorsunuz. Neden?
Çoğu insan, çeşitli çevrelerin baskısını üzerinde hissettiği için bildiklerini söylemekte tereddüt ediyor. Hollanda halkı, kendi ulusunu kollayan bir halk. Bizlere göre daha milliyetçi davranıyorlar. Keşke bu huy, bu özellik bizlere de sirayet etse. Türkiye'de milliyetçilik maalesef çok zayıf... Elbette, herkesin kendi menfaati vardır, ama ülkenin genel menfaatlerini korumak zorundasınız. İşte bu anlayış, Hollanda'da çok güçlü.
Peki, Hollanda insan hakları konusunda şu anda ne durumda?
Hollanda, aslında refah seviyesi çok yüksek, pek çok standardı yakalamış, insan haklarının korunduğu bir yer, özellikle de kendi insanlarına karşı... Ama bunun yanında birtakım aksaklıklar da var elbette. Son zamanlarda politik bakışta bir değişikliğe gidileceği gibi bir görünüm var. 'İçeride ne olursa olsun, dışarıya yansımasın' görüşü hâkim. 2002 yılına kadar Hollanda'yı dışarıdan tanıyanların sayısı çok azdı. Bizler bu ülkede yaşamamıza rağmen Hollanda'yı hala tam olarak tanıyamadık.
Hollanda'nın görünen yüzüyle gerçek yüzü aynı değil
Yani, dışa kapalı oldukları söylenebilir mi?
Evet, biraz dışarı kapalı oldukları söylenebilir. Ancak özel bir girişimde bulunmak, araştırmak ve ilgilenmek isterseniz, Hollanda toplumunu tanıma imkânı bulursunuz. Tabii tüm gerçekleri dışarıya birebir yansıtmıyorlar. Ancak bunu olumsuz anlamda algılamamak lazım fakat gerçek bu... Hollanda'nın görünen yüzüyle gerçek yüzü aynı değil. Bildiğiniz gibi 2002 yılında burada politik bir cinayet işlendi. Bu ülkeyi çok çalkaladı. Tüm dünyanın dikkati Hollanda üzerine çekildi. Dolayısıyla bu ülkeyle ilgili daha çok araştırma yapılmaya başlandı. Küreselleşmenin etkileri hızlanmaya başladıkça, Hollanda da dünyaya açılmaya başladı ister istemez. Bütün bunlara bu açıdan baktığınızda, 2002'den sonra buradaki gelişmeler daha fazla dikkat çekmeye başladı. Hollanda'daki yabancıların uyumu meselesi sosyal bir sarsıntı meydana getirmeye başladığında, diğer ülkelerin dikkatlerinin de buraya yönelmesine yol açtı.
Hollanda'da yaşanan bu sert dönüşümde hangi faktörler etkili oldu?
Birbirine bağlı olayların gerçekleşmesi, Irak işgali ve diğer gelişmeler bazı dengeleri değiştirdi ve karmaşık bir yapı oluşturdu. Geçmişe göre daha liberal görünen ülkede, ekonomik sorunlar çıktı. Bazı aşırı sağcılar prim yaptı, bu arada. Mesela 'Müslümanlar burada kalmak istiyorsa, Kuran'ın yarısını yırtıp atmalılar' gibi kabul edilemeyecek sözler sarf ediyordu bazı politikacılar. Bunları söyleyerek prim yapıyor, mecliste sandalye sayısını artırabiliyorsanız, o ülkede ciddi bir sorun var demektir. Ama tabii ki bunların yanında, sağduyulu çoğunluğun duygularını yansıtan siyasetçiler de mevcut. Yabancı karşıtlığıyla bir yere varılamayacağını anlayan insanlar da çok.
- Yabancılar, özellikle de Türkler bu duruma karşı nasıl bir tavır koymalılar?
- Buradaki Türk kuruluşları, kendi vizyonlarının yettiği kadar tepki veriyorlar. Ne yapmalılar sorusuna gelince, bunun cevabı biraz zor tabii ki. Belirli politik alanlar var. Görüşlerinizi bu alanlarda ifade ediyorsunuz. Yanlışlara karşı tepkinizi dile getiriyorsunuz. Bunlar yapılıyor. Tabii ki biraz manipüle de ediliyor. Bu da bir yere kadar normal aslında... Ama birlikte daha iyi bir geleceğe doğru baktığımızda, birlik olunursa çok daha faydalı işler yapılır. Aydınlara düşen görev, tahrik edici açıklamalar, girişimler yapmamaktır. Bu gibi davranışlar iki tarafa da zarar vermekten başka bir işe yaramaz.
Hollanda'da yaşayan Türk aydınlar nasıl bir tepki gösteriyorlar?
1980'lerden itibaren buraya göç edenlerin çoğu siyasi nedenler yüzünden gelmişlerdi. Bunların en azından onda birlik kısmından benim beklentilerim vardı. Hollandalı politikacılarla, yazarlarla ve halkla daha sıkı ilişkiler içerisine girmelerini ümit ederdim, ama öyle olmadı. Buraya gelen Türkler kendi içlerine kapandılar, asosyal oldular. Aydınlarımızın ortaya koydukları herhangi bir araştırma eseri yok. Arkalarında kalıcı eserler bırakmalıydılar. Teorik olarak bilgi noksanlığımız olduğu için de aydınlar arası yeterince bir kaynaşma olmadı. Buradaki aydınlarımızın çok azı müstesna, bu ülke hakkında yeterli bilgileri de yok. Dolayısıyla yeterli bilginiz olmadığı takdirde, gelişmelerin asıl mahiyetini anlayamazsınız. Sizin hakkınızda ne gibi şeylerin olup bittiğini, nasıl planların döndüğünü bilemezsiniz.
Hollanda 'özgür' imajına zarar veriyor
- Bu durumda, Hollanda gerçekten özgür bir ülke mi?
- Dünya geneli göz önünde bulundurulduğunda bence özgür bir ülke. Ama giderek polis devleti olma sürecine girmiştir. Bu durumdan yalnızca yabancılar değil, yerli halk da muzdarip. İnsanlar sürekli gözleniyor, yaptığınız her şey kontrol altında. Herkes her an fişlenmeye hazır. Bu da eski 'özgür' imajına zarar veriyor. Yalnızca Müslüman ülkelerin gözünde değil, tüm dünya gözünde Hollanda'nın imajı zedelenmiştir.
- Bir de basın özgürlüğünü sormak istiyorum...
- Basın özgürlüğü var tabii ki, ama Türkiye'deki gibi. Medya mensupları inanılmaz paralarla çalışıyorlar. Bu da bazı zorunlulukları olduğunu göstermeye yetiyor tabii ki.
- Hükümeti ya da kraliçeyi eleştiren bir haber yahut karikatür yayınlanabilir mi peki?
- Evet. Yayınlanıyor. Daha demokratik zamanlarda, örneğin 70'li yıllarda daha fazla vardı. Bütün dünyada olan şeyler burada da oluyor. Kapalı aile toplumunun medyası da aynı şekilde kapalı oluyor biraz.
Açıkça tehdit edildim
- Yabancılara yönelik yasalar var, gelişmeleri eleştiren aydınların tehdit edildiği söyleniyor. Doğru mu bu?
- Kesinlikle doğru. Bunlardan bir tanesi de benim. Devlet tarafından açıkça tehdit edildim bu konuda. Mesela ben bir kitap yayınladım, 'Muhabbet Evi' diye. Bu kitapta herkesin bildiği şeyleri yani gizli olmayan şeylerin pek azını söylediğim halde bu kitabın basılamayacağını söylediler. Hatta şu anda sizinle yaptığımız bu görüşmenin bile bir şekilde dinlendiğinden eminim. Ama rahatım, çünkü bir aydın bildiği gerçekleri kendinden emin bir şekilde ifade edebilmelidir. Beni takip ettiklerine de kaç kez şahit oldum. Bir çeşit ev hapsindeyim yani, sürekli izleniyorum. Bunun bana faydası da yok değil. Evde daha çok bulunduğum için, çalışmalarımı rahatça yapabiliyorum.
Mesela burada başörtülü kadınların taciz edildiğine şahit oldum.
Onları nasıl taciz ediyorlar?
Mesela, arabalarının farlarını açıp onlara ya da evlerine doğru yönlendiriyorlar...
- "Kopenhag kriterlerine uyması için Türkiye'ye baskı yapan Hollanda, bu kriterlere kendisi uymuyor" şeklindeki değerlendirmeler konusunda neler söyleyeceksiniz?
- "Tencere dibin kara, seninki benden kara tarzı" kabul edilebilir bir şey değil. Nasıl Türkiye'de birtakım aksaklıklar varsa, Hollanda'nın da var. Ama sorun, sanki yalnızca Türkiye'nin eksikleri var da kendilerinin yokmuş gibi davranmaları. Bu tahammül edilecek şey değil. Tepkimizi çeken şey de bu zaten.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Kaynak: Hüseyin Altınalan / Türkiye
Etiketler:



