Rumların müzakereye dayanan adil ve kalıcı bir çözüm peşinde olmadıkları bilinmektedir. Çünkü, uluslararası siyasetin günümüzdeki belli başlı aktörleri, kendilerinin Kıbrıs‘la ilgili çeşitli çıkarlarını koruma emel ve saikıyla on yıllardır takındıkları tutumlarla, izledikleri politikalarla, Kıbrıslı Rumları çözüme ihtiyaç duymaz ve çözümsüzlükten rahatsız olmaz duruma getirmişlerdir.
Tugay Uluçevik Emekli Büyükelçi: İngiltere daima Rumların yanında yer aldı
Yunanistan‘ın 15 Temmuz 1974 günü Ada‘da gerçekleştirdiği askerî darbe ve yaptığı ENOSIS teşebbüsü karşısında da İngiltere, Türkiye‘nin çağrılarına rağmen, garantörlük hak ve yetkilerini kullanarak Türkiye ile beraber Ada‘ya ortak bir askerî harekâta girişmekten kaçınmıştır. Sorumluluklarını yerine getirmemiş olan İngiltere sonradan Cenevre Konferansı‘nda işi Türkiye‘ye karşı tehditkâr ifadeler kullanmağa kadar vardırmıştır. Callaghan‘ın sözleri hatırlardadır.
1974‘den sonraki müzakere sürecinde de İngiltere sürekli olarak Rumlardan yana tavır almıştır.
541 ve 550 sayılı kararlar İngilizlerin kaleminden çıkmıştır. İngiltere‘nin Kıbrıs müzakere sürecine Rumlardan yana müdahalelerinin en belirgin örneklerinden biri, Tarafların "Güven Yaratıcı Önlemler Paketi" üzerinde görüştükleri 1994 döneminde yaşanmıştır.
KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, Kuzey Kıbrıs‘ta 12 Aralık 1993‘de yapılan erken genel seçimden sonra GYÖ Paketi‘ni kabul ettiğini 20 Ocak 1994‘de BMGS‘ne yazılı olarak bildirmişti. BMGS, 1 Temmuz 1994 tarihli bir yazıyla "kendi değerlendirmesine göre GYÖ Paketi üzerindeki çalışmaların artık paketin uygulanması aşamasına geldiğini" BM Güvenlik Konseyi Başkanı‘na duyurmuştu. Rum Tarafı köşeye sıkışmıştı. Clerides "GYÖ Paketi ölmüştür" açıklamasını yapmak mecburiyetinde kalmıştı.
Rumların imdadına İngiltere‘nin teşvik ve desteğiyle Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) yetişti. Rum Tarafı‘nın başvurusu ve İngiltere‘nin aşikâr olan desteğiyle ABAD, 5 Temmuz 1994 günü KKTC‘nin AB‘ne ihracatını yasaklayan bir karar kabul etti. Bu kararın pratik sonucu KKTC‘nin ihracatının yüzde 60‘ından fazlasını artık gerçekleştiremeyecek olmasıydı. Kıbrıs‘taki taraflar arasında karşılıklı güven oluşturma çalışması böylece ağır bir darbe almaktaydı. AB tam üyeliği yolunda adım adım ilerlemesine yardım edilen Kıbrıs Rum Tarafı Ada‘da karşılıklı güven ortamının oluşşturulmasına veya müzakereye dayanan kapsamlı bir çözüme ihtiyacının kalmadığını böylece daha açık biçimde hissetmeğe başlamaktaydı.
İngiltere, Kıbrıs konusunu BM Güvenlik Konseyi‘ne taşıdı. Kıbrıs sorununun, mevcut olduğunu iddia ettikleri "Kıbrıs Devleti‘nin" temelinde bir anayasa değişikliğiyle bu defa iki kesimli olarak kurulmasını; bu devletin tek egemenliğinin ve tek uluslararası kişiliğinin bulunmasını öngören 939 sayılı kararın 29 Temmuz 1994‘de kabul edilmesine önayak oldu. Böylece, İngiltere müzakerelerde makas değiştirilmesini sağlayarak, GYÖ Paketi üzerindeki görüşmelerde köşeye sıkışmış olan ve masayı terk etmekten başka çaresi kalmamış bulunan Rum Tarafı için cankurtaran vazifesi gördü.
Rumlar çözüm istemiyor
Rumların müzakereye dayanan adil ve kalıcı bir çözüm peşinde olmadıkları bilinmektedir. Çünkü, uluslararası siyasetin günümüzdeki belli başlı aktörleri, kendilerinin Kıbrıs‘la ilgili çeşitli çıkarlarını koruma emel ve saikıyla on yıllardır takındıkları tutumlarla, izledikleri politikalarla, Kıbrıslı Rumları çözüme ihtiyaç duymaz ve çözümsüzlükten rahatsız olmaz duruma getirmişlerdir.
İngiltere - GKRY Mutabakat Muhtırası
İngiltere‘nin müzakere sürecine Rumlardan yana müdahale oluşturan tutum ve davranışlarına, sürecin 21 Mart 2008‘de başlayan şimdiki döneminde de tanık olmuş bulunuyoruz. 23 Mayıs 2008 tarihinde Talât - Hristofyas arasında müzakere çerçevesi üzerinde mutabakata varılmasından hemen sonra İngiltere Başbakanı Gordon Brown, Kıbrıs Rum Lideriyle 5 Haziran 2008 tarihinde Londra‘da bir Ortak Mutabakat Muhtırası imzaladı. Muhtıra‘da, BM parametrelerine uymayan ve Ada‘daki iki lider tarafından 21 Mart ve 23 Mayıs 2008 tarihlerinde varılan mutabakatın içeriğini Rumların pozisyonuna uygun şekilde tâdil eden unsurlara yer verildi.
Muhtırada, İngiltere, mülkler konusunda Kıbrıs‘ta hüküm süren hukukî durum ve AİHM‘nin ilgili kararları hakkında İngiliz vatandaşlarını uyarmayı taahhüt etti.
Muhtırada, ayrıca, Türkiye‘nin AB Müzakere Çerçeve Belgesi uyarınca bütün AB üyelerine olan yükümlülüklerini yerine getirmesinin sağlanması hususunda işbirliğinde bulunulması kararlaştırıldı.
Kıbrıs sorunu için saptanan çözüm şeklinin temellerinden birini BM Güvenlik Konseyi kararlarının, diğerini de "AB‘nin üzerine bina edildiği ilkelerin" oluşturması hususundaki İngiliz - Rum ortak görüşü de Muhtıra‘ya kaydedildi.
İngiltere‘nin üsler için Rumlara yaranma politikası
İngiltere‘nin, 1960 Andlaşmalarına göre Ada‘da egemen topraklar olarak sahip olduğu iki askerî üssün devamlılığını teminat altında tutabilmek için, ötedenberi Kıbrıs Rum Yönetimi‘ne yaranma siyaseti güttüğü bilinmektedir. Bu gerçeği, ANNAN Plânı‘nın ortaya çıkmasında rol oynamış bulunan ve kendisini Rumlardan yana tutumlarıyla yakından tanıdığımız İngiliz David Hannay de yayınladığı "CYPRUS, The Search for a solution" isimli kitabında açıkça dile getirmektedir. Hannay, kitabında, İngiltere‘yi Kıbrıs‘a bağımsızlık vermeğe sevk eden sebep ve saikleri anlatırken şöyle diyor: "...(İngiltere) sonunda, bağımsız Kıbrıs çerçevesinde kendi stratejik ihtiyaçlarının karşılanmasına hizmet edecek olan iki Egemen Üs Bölgesi‘nin kurulması karşılığında bütün Kıbrıs sorununu Yunanların ve Türklerin kucaklarına atmıştır. Bu miras İngiltere‘nin gelecekteki politikasını sürekli olarak etkileyecekti; nitekim, bölgede herkes Britanya‘nın Kıbrıs konusuna olan aktif ilgisinin Üsler vasıtasıyla (bölgede) sahip olduğu dayanak noktasını muhafaza etmek gayesinden kaynaklandığına inanmıştı."
Bilindiği üzere, İngiltere AB‘ye katılırken Kıbrıs‘taki bu iki üssünü AB‘nin yetki alanının dışında bırakmıştır. ANNAN Plânı dahil, BMGS tarafından ortaya konulmuş bulunan bütün çözüm plânlarında, Ada‘nın belirli şartlarla askersizleştirilmesinin de öngörülmüş olmasına rağmen, Ada‘daki İngiliz üslerine hiçbir şekilde dokunulmamıştır. İngiltere Ada‘daki üslerini koruma gayreti içinde, bugüne kadar oluşturulmuş olan bütün çözüm plânlarına ya tek başına şekil vermiş veya hazırlanmalarına aktif biçimde katkıda bulunmuştur.
İngiltere İkinci Dünya Savaşından sonra kuvvet kazanan "decolonization" cereyanının da etkisiyle Kıbrıs‘a bağımsızlık verirken, komünist AKEL ile Sovyet Komünist Partisi arasındaki bağlar ve ortak emeller neticesinde adanın komünizmin hakimiyeti altına girmesini önlemek için, Türkiye‘nin de Kıbrıs‘ta hak ve yetki sahibi kılınmasında ABD ile birlikte fayda görmüştü. Çünkü, Türkiye ve Yunanistan beraberce NATO‘ya üye olmuşlardı. Sovyetler Birliği‘nin dağılması, komünizmin Batı dünyasında tehdit ve tehlike olarak algılanmasının sona ermesi ve Batı‘nın yeni tehditlerle karşı karşıya kalmasıyla birlikte İngiltere‘nin Türkiye‘nin Kıbrıs‘taki rolüne bakış açısının da değişmiş olduğu kuşkusuzdur. Türkiye 21 yüzyılda bölgesinde eskisinden farklı önemli roller oynayabilecek duruma gelmiştir. Bu rollerinin ifasında, Kıbrıs, Türkiye için stratejik açıdan daha da önemli ve değerli bir faktör niteliği kazanmıştır. Bu gelişmeler sonucunda İngiltere‘nin Kıbrıs bakımından kendisini Türkiye ile menfaat çatışması içinde görmeğe başlamış olması da mümkündür.
İngiltere, AB‘ye katılırken Kıbrıs adasındaki "egemen üslerini" AB‘nin yetki alanının dışında tutmuş olmasına rağmen, bugün Kıbrıs Rum toplumu sözde "Kıbrıs Cumhuriyeti" adı altında AB‘nin tam üyesi olmuştur. Böylece, 1960 Andlaşmalarının taraflarından olan İngiltere, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Toplumu AB içinde diğer üyelerle buluşmuşlardır. Aynı zamanda, AB‘nin Almanya ve Fransa gibi küresel çaptaki üyeleri de, İngiltere‘nin Ada‘da sahip olduğu imkân ve kolaylıklar ölçüsünde olmasa bile, Kıbrıs‘la aralarında AB çerçevesinde bağ kurmuşlar ve Ada‘da değeri azımsanmayacak bir "stratejik ayak" elde etmişlerdir.
Türkiye‘nin AB üyelik sürecindeki belirsizlikler
Diğer taraftan, Türkiye‘nin aday ülke olarak AB‘ye tam üye olma süreci devam etmekte olsa bile, ne zaman AB‘ye katılacağı henüz belli değildir. Temenni etmiyoruz, ama, belki de AB Türkiye‘yi hiçbir zaman tam üye olarak arasına almayacaktır veya Türkiye‘nin kendisi zamanı geldiğinde tam üye olmayı reddedecektir.
AB‘nin tarihî hatası
AB, Kıbrıs sorunu müzakereler yoluyla çözüme kavuşturulmadan, Türkiye de AB‘ye tam üye kabul edilmeden, Kıbrıs Rum kesimini üye kabul etmekle tarihî bir hata yapmıştır. Üstelik, Kıbrıs‘a ilişkin 1960 Andlaşmalarının bu konudaki sarih men edici hükümlerini de çiğnemiştir. Bundan başka, 2004‘de çözümü reddeden tarafı üye yaparak ödüllendirmek suretiyle de genel adalet duygusunu pervasızca rencide etmiştir. Bu yüzden de, bundan böyle hareket noktası sözde "Kıbrıs Cumhuriyeti‘nin" AB üyeliği olan her adım peşinen yanlış sonuçlar vermeğe mahkûm edilmiştir. AB yaptığı bu tarihî yanlışlığın sonuçlarından KKTC‘ye ve Türkiye‘ye sakat bir çözümü dayatarak kurtulmağa çalışmaktadır.
Sonuç
Bireysel davaların sonucu olan mahkeme kararlarıyla yapılan dış müdahalelere rağmen, KKTC, Türkiye‘nin de desteğiyle, müzakere sürecini iyi niyetle ve yapıcı bir zihniyetle sürdürmektedir. Bununla beraber, KKTC ve Türkiye, Kıbrıs sorununu oluşturan konuların mahkeme kararlarıyla çözüme kavuşturulamayacağı gerçeğini de kesin ve kararlı bir biçimde açıklamışlardır. Bu gerçeğin kararlı tutumlarla de fiilen gösterileceğine inanmak istiyoruz.
İngiliz İstinaf Mahkemesi‘nin ORAMS Davası konusunda aldığı son kararın ve muhtemel etkilerinin, bu kararın aslında Kıbrıs sorununa müzakereye dayanan bir çözüm şekli bulunmasına yönelik gayretlere indirilmiş bir darbe olduğu hususu da vurgulanarak, KKTC ve Türkiye tarafından BMGS‘nin ve BM Güvenlik Konseyi‘nin önemle dikkatine getirilmiş olduğunu var sayıyoruz. Ayrıca, özellikle İngiltere nezdinde gereken diplomatik teşebbüsün yapılmasının uygun olacağını düşündüğümüzü kaydetmekte fayda görüyoruz.
Kıbrıs Türk halkının önümüzdeki dönemde kendilerinin değerlendirmelerine sunulabilecek bir taslak andlaşma metnini, herhangi bir dış tesir altında kalmadan,
a) Rumlar karşısında egemen eşit ortak olarak kendi ayrı varlıkları için ne getirip ne götürdüğü;
b) "Egemenliğin" iki taraftan kaynaklanmasının öngörülüp görülmediği;
c) Egemen siyasî eşitlik temelinde "yeni bir ortaklık Devleti‘nin" kurulup kurulmayacağı;
d) "Kurucu ortak" mı (co-founder) yoksa "oluşturucu ortak" mı (constituent) olmalarının öngörüldüğü;
e) "İki kesimlilik" parametresinin geçici mi, yoksa daimî mahiyette mi olacağı;
f) Egemen eşit ortak olarak kendi ayrı varlıklarının idamesi için tek ve etkili garanti olan Türkiye‘nin Ada‘ya dönük hukukî ve fiilî hak ve yetkileri bakımından Andlaşma‘nın neler öngördüğü;
g) Türkiye‘ye tanınan hak ve yetkilerin uygulanabilir olup olmadıkları;
h) Türkiye AB‘ne tam üye olmadan Kıbrıs Türk halkının AB‘ne katılmasının hem kendileri hem Türkiye bakımından ne gibi sonuçlar doğuracağı, açılarından hür ve bağımsız iradeleriyle isabetle değerlendirmelerini dileriz.
2004‘de "ANNAN Plânı‘na olumlu oy verirseniz hem uluslararası toplumda statünüzü yükseltirsiniz, izolasyonlardan kurtulursunuz, hem de Anavatanınız Türkiye‘nin AB sürecinde önünü açmış olusunuz" şeklindeki telkinler yönünde hareket etmenin kendilerine ve Türkiye‘ye elle tutulur hiçbir somut kazanç getirmediği gerçeğini unutmamalarını ümit ederiz.
Türkiye‘nin ne zaman AB‘ye tam üye olacağının ve hatta olup olmayacağının henüz belli olmadığını da dikkate alarak, Türkiye‘nin içinde tam üye olmadığı AB‘ye sözde "Kıbrıs Cumhuriyeti‘ne" yamanarak katılmanın AB potasında "ENOSIS‘e" rıza göstermek olacağını isabetle görmelerini salık veririz.
Loizidu‘ya tazminat ödenmesinin sonuçları
Esasen Türkiye, Loizidu‘nun açtığı dava sonucunda tazminat ödemeyi kabul ederek, 1974‘den sonra takındığı ilkeli tutumundan vazgeçmiştir. Bu durumun, uluslararası toplumun ilgili çevrelerinde, Türkiye‘nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmeleri sistemine uygun hareket etme isteğinin ve iradesinin tezahürü ve Kıbrıs sorununun çözümüne yapıcı katkıda bulunma arzusunun ifadesi olarak değil, Türkiye‘nin on yıllardır "millî dava" olarak benimsediği bir konuda çözülmeğe başlamasının işareti olarak algılanmış olabileceğini düşünmekten kendimizi alamıyoruz. Kıbrıs sorununun ana veçhelerinden biri olan mülkiyet konusunun bireysel davalar yoluyla halline tevessül edilmesini cesaretlendiren gelişme, şüphesiz, Türkiye‘nin Loizidu‘ya tazminat ödemeyi kabul etmesi olmuştur. Loizidu‘ya belirli bir formül çerçevesinde tazminat ödenmesinin mümkün olup olamayacağının tezekkür edildiği 2000 - 2001 döneminde Türkiye‘nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ( AİHM ) nezdindeki Hükûmet Ajanı olarak görev yapıyorduk. Strasbourg‘da AİHM yetkilileriyle yaptığımız temas ve görüşmeler sonunda 2001 yılının ilk yarısı içinde hazırladığımız raporda, Türkiye‘nin Loizidu‘ya, hangi formül tahtında olursa olsun, tazminat ödemesinin, Türkiye‘nin Kıbrıs konusunda o döneme kadar uyguladığı siyasete ters düşeceğini ve Kıbrıs‘a ilişkin prensiplere dayalı kararlı tutumumuzda inandırıcılığımızın kaybolmasına yol açacağını belirmiştik. Bu konuda Avrupa Konseyi Sekretaryası ile yapılmakta olan temasların kesilmesini telkin etmiştik. Bir süre sonra da görevimizden ayrılmıştık.
Türkiye‘yi Kıbrıs konusundan usandırma siyaseti
NATO ile AB arasında düzgün bir iletişim, ilişki ve işbirliği kurulabilmesi için Ada‘nın tümünün NATO‘ya entegre edilmesine olan ihtiyaç da kendisini hissettirmektedir. Bu sebeplerle, Türkiye‘nin ipler koparılmadan AB dışında tutulmakta olduğu bu dönemde Kıbrıs sorununun çözüme kavuşturulup Ada‘nın kuzeyinin de güneye yamanarak AB‘ye tam üye olmasının sağlanmasını, başta İngiltere ve ABD olmak üzere, AB‘nin diğer etkili üyelerinin zorunluluk olarak görüyor ve bunun gerçekleştirilmesi için de acelecilik gösteriyor olmalarını düşünmek, sanırım dayanaktan yoksun değildir. Onlara göre, bu sonucu sağlamak için de, bir taraftan Kıbrıs‘ta müzakere süreci yürütülürken, diğer taraftan, Kıbrıs sorununun Türkiye ve Kıbrıslı Türkler için külfet olduğu kanaatinin Türk kamuoyunda doğup yaygınlaşmasına ve Türk Tarafı‘nın Kıbrıs konusundan bıkkınlık duymasına sebep olacak şartların oluşturulmasına ihtiyaç vardır. Rumların mülkiyet haklarına ilişkin olarak açacakları çok sayıdaki bireysel hukuk davaları bu amaca hizmet edecektir.





