Mahkemenin; yok, hepimiz Hırant'ız, hepimiz Ermeniyiz diyenlerin var dediği örgüt, Hırant Dink'i niçin ve neden Agos'un önünde öldürdü?
İkinci şıkkın üzerinde duralım biraz: Hırant Dink'in öldürüldüğü o cadde (Halaskargazi Caddesi) düz bir caddedir ve üzerindeki herhangi bir noktayı günün aydınlık bir saatinde en az beşyüz çift göz görebilir.
Hal böyle iken...
Neden bir görgü tanığı yok? Kameralar için tedbir alanlar, görebilecek insanlar için de mi bir tedbir almışlardı? Lakin görmemiz engellendi, diyen de yok.
Bugün Hırant diye yürüyenler, o gün Hırant'ı pek fazla tanımadıkları için görme ayarı yapmamışlardı kendilerine, de diyebilinemiyeceğine göre...
Hırant Dink'i öldürerek bir mesaj vermek isteyenler kimlerdi? Ki mesajın verilmek istendiği adres bizim ve Hırant'ın da devleti idi. İşte ben onları merak ediyorum.
Bakırköy'de ikamet ettiği yazılmıştı o günlerde Hırant Dink'in. Neden evine gidip geldiği bir akşam karanlığında, yarı karanlık bir Bakırköy sokağında öldürülmedi?
Maksat, sadece Hırant öldürmek değildi çünkü.
İstanbul'un en düzgün ve en uzun ve en gösterişli ve en görülebilen bir bulvarında; güneşin en çok aydınlattığı bir öğle saatinde işlenen bir cinayetin mesajı şu olmaz mı?
Bak biz bunu yaptık! Şimdi sen çık içinden, çıkabilirsen!
Ben bu mesajı verenleri bilmek istiyorum. Çünkü hala bu mesajı verenlerin inatlarını sürdürdüklerini hissediyorum, görüyorum.
Diyorlar ki: Kararın memnuyiyetsizliğini yayarız ve caddeleri aşındırtırız, biz ermeniyiz diyenlerle... Kimlerin ben Hırant'ım, ben Ermeniyim dediğini görünce şaşırırsın!
Her siyasi cinayet bir mesajdır!
Mesajların tercihi gün olur bir Uğur Mumcu'dur, yetmezse bir Eşref Bitlis'tir, gün olur Çarşamba Camii'ndeki Hızır Ali Muratoğlu olur. yetmezse Bayram Ali Öztürk olur.
Ve derler ki: Biz istediğimiz kişi için yürütürüz insanları. Onlar kendi istedikleri için yürüdüklerini sanırlar, Hırant olduklarını sanırlar.
Eli kalem tutan birinin aklına dahi gelmez, bir İstanbul camisinde sabah namazı cemaatinin gözleri önünde katledilen hocaların da aranacak bir haklarının olduğu?
Mesaj dedik, içinde ölüm olmayan bir misalle bitirelim yazımızı.
Son günlerde güzel yazılarla gündeme gelen MİT'in bir zamanlar iki numaralı koltuğunda oturan kişi demiştiki bir tv kanalında: "Filan kişi için çok belge aradık, bulamadık. Lakin bizim kesin kanaatimiz onun bir yabancı servis ile ilişkili olduğu yönünde idi."
İşte o filanın yolu bir gün Sağmalcılar cezaevine düşer. Onun ilk gününü de oradaki bir hükümlüden dinleyelim. O hükümlünün polis kaydındaki sıfatı öten kuş yahut bülbül; medya ve sokaktaki insana göre sıfatı mafya babası.
O hükümlü anlatıyor: Filan kişi gelmiş. Duydukki her akşam saat 5'te içki sofrasını kurarmış. Hazırlık yaptık ve ben kendi ellerimle kurdum sofrasını, eline verdim rakısını... (Yer Sağmalcılar Cezaevi)
İki nolu MİT görevlisinin dediği doğru ise, ki doğrudur, ilişkili olunan o yabancı servisin mesajı okunmaz mı burada?
Biz adamımızın saat 5 zevkini Sağmalcılar'da dahi tattırrırz. Gücümüzün neye yettiğini görün?
Biz, hepimiz bu ülkenin çocuğuyuz! Camidekilerle, sokaktakilerle...
Mesajcıların duymak istemediklerini bu cümleye sahip çıkmak, ülkemize ve insanımıza sahip çıkmaktır.
Niye gelmedi
Demirel'in Niçin/Neden katılmadığı merhum Rauf Denktaş'ın cenaze merasimine, tartışılıyor.
Rauf Denktaş bir Milli Kahraman...Kıbrıs'ı var eden adam... Vefatı dolayısıyla yazılanları iki cümle ile özetlersek durum bu.
"İyi bilirdik" şahitliği yapılanlardandır Rauf Denktaş.
Demirel ise bu ülkede ve Kıbrıs'ta, yaşadığı her dakikası iyi tanınma/bilinme kaydına geçmiş ve fakat iyi bilinmek şahitliğinden yoksun bir dünyalıdır.
Aşağıya koyduğumuz Kıbrıs ile alakasızlığının vesikasının tarihi ise günü gününe tam kırkaltı yıl öncedir.
Demirel, hangi yüzle katılacaktı merhum Denktaş'ın cenaze törenine?
Durum böyledir.
Yavrum Mesut ve the şapgalı baba
28 Şubat kısa mı geldi
-Alo! Nerdesin the şapgalı Baba?
Cenazeye gelmedin yahu.
-Ne cenazesi yavrum Mesut? Binaenaleyh sen mi öldün? Yarasa kadar canın vardı.
-Hayır, ben ölmedim the şapgalı baba. Sen cenazeye gelmedin yahu.
-Tanınmaktan korkuyorum yavrum Mesut. Binaenaleyh cenazeler ölümü hatırlatıyor.
-Evet, aynen öyle. Sen ölmek istemiyor musun yahu?
-Sen çok mu istiyorsun yavrum Mesut. Binaenaleyh kafanın hepsini kırdırsaydın o gün, fevkelade ölmüş olurdun.
-Sen dönmeyi seversin the şapgalı baba. Nizamiyeden döndün, tabuttan da döndün mü yahu?
-Sana bir koskotas dosyası şamarı vurursam nereye döneceğini şaşırırsın yavrum Mesut. Binaenaleyh ölürsem kabrime gelme istemem!
-Gene mi radyoyu açtın the şapgalı baba. Hani sen sadece 9. senfoni dinlerdin yahu.
-Dinleye dinleye doksanıncı senfoni de bitti yavrum Mesut. Binaenaleyh beni dinleyen mi var?
-Dinlerler, dinlerler... Hele bir mahkemeye gel, seni de dinlerler the şapgalı baba yahu.
-Yine ne mahkemesi yavrum Mesut. Binaenaleyh hangi ihtilalin mahkemesi? Ben orda değildim, şapgamı alıp fevkalade gitmiştim.
-Ama iz bırakmışsın the şapgalı baba. Ayak izlerine eteğinden dökülen kan birikintilerini takip etmişler yahu.
-Arabistan'a gidenlerin mi kanları yavrum Mesut. Binaenaleyh Şubat kısa düştüğünden mi kapanmamış üstü. Yalasaydın ya yavrum Mesut, bir yarasa olarak.
-Ben tanklara bakmaya gidiyorum the şapgalı baba. Zaman aşımı dolmadan yahu.
-Ben nereye gideceğim yavrum Mesut. Binaenaleyh yalnız gidersem namerdim. Sen de gel, ne olursan ol, yine gel yavrum Mesut.
Birlik
CHP'nin eski Genel Başkanı Deniz Baykal, Hikmet Çetin, Altan Öymen yalnız bırakmıyorlarmış Kılıçdaroğlu'nu; hep yanında imişler.
Bir Gürsel Tekin karşılığı mı, dememiz latifedir elbette.
Fakat aklımıza takılan soru şu: O ünlü üç Genel Başkan, Kılıçdaroğlu'nu mu inandırmaya çalışıyorlar Genel Başkan olduğuna; yoksa diğer insanları mı?
Obama varken
Saadet Partisi Liderinin Suriye ziyaretine karşı çıkıyor AKP taraftarları.
Esad'cı mı oldunuz diyorlar!
Kendilerinin "Petrole bulanmış karabatak" yalanından korumaya çalışıldığını bilseler...
Yahut Esad'la Antalyada ailecek tatil yapmasına rağmen Erdoğan'ın Esad'cı (!) olmadığını ve hala Obama'nın yakın arkadaşı olduğunu hatırlayıverseler...
Kılıç ve oğlu
CHP'nin Anayasa Mahkemesi'ne onbeş kez Başkan Haşim Kılıç hakkında reddi hakim talebinde bulunmasını kötü niyetle irtibatlandırmış mahkeme.
Kılıçdaroğlu diyerek yatıp kalkan CHP'lilerin başka yerde Kılıç'lı görmek istememesi normal.
Fakat müracaat yeri yanlış.
Tam teşekküllü hastanelerimiz ne güne duruyor.
28 Şubat
(Lüküs Hayat hayalleri)
"28 Şubat ... Çok büyük kabahatlerimiz oldu. Askerler nasıl gazete çıkarılacağını tarif ediyorlardı. O dönemde çok yanlış yaptık."
Medya Patronu Dinç Bilgin
( Sabah Gazetesi)
"Biz her şeyi unutuyoruz. Neler yaşanmış. Nasıl kandırılmışız. Medya ne haltlar karıştırmış, Allahım."
Mehmet Ali Birand
( Gazeteci, TV Programcısı)
"Eğer 28 Şubat sorgulanacaksa, Başta dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan ve o dönemin kabinesinde görev yapan Refah Partililerden başlamak gerekmez mi?"
Ergun Babahan
( Son zamanların en büyük asparagası olan uyduruk Kur'an Kursu haberi Sabah'ta manşet yapıldığında gazetenin Genel Yayın Yönetmeni koltuğunda oturan ünlü Türk büyüğü)
Yukarıda üç medya ilgilisinin dediklerini, Adnan Öksüz 8 Ocak tarihli yazısında hatırlatınca, arşivimizden çıkardık bir Avrupa'lı ressamın çok yıllar önce yaptığı bu tesbit resmini.
Neden mi?
"Genç subaylar rahatsız" (Yani Teğmenler) durumundan (!) vazife çıkararak, kendilerine Generalli parlak gelecek düşleyenler, bugün General bir şeyi olamamalarına ragmen, yol gösterme huylarından vazgeçmiyorlar. Bunları tarih tanıyor, siz de bilin istedik.
Demek ki ihtiyaç
Yeni Miladi yıl başlayalı 20 gün olmasına rağmen, Noel Babaların ülkemizi terk etmediği görülmüştür. Hatta bir tanesinin Kültür Bakanlığı Dükkanına dadandığı bizzat ve şahsen ressamımız tarafından tespit edilmiştir.
Muhalefetin bu konuyu, Obama-Erdoğan arkadaşlığını baltalamak için kullanmasından korkan AKP çevreleri, Noel Babaların Kültür Bakanlığı bünyesine alınmasından da endişelenmektedirler.
Hepsi bu hükümet icraatıdır
Bulundukları yerlerin garipsenmesine kızan, bu yakanın eski çocukları gittikleri yerde otururken, yürürken, yemek yerken, eğlenirken, yatarken, kalkarken kendilerini anlatmaya çalışıyorlar.
Ömürlerinin yarısı yaşamak ise, yarısı da icraatlarını anlatmak üstüne.
Ne kadar sıfat varsa sahipleniyorlar.
Kızılbaş olurum, Alevi olurum, Misyoner olurum, Rahip olurum, Protestocu olurum, Kaçakçı olurum, Köçekçi olurum vesaire, vesaire...
O kadar karışıkki kafaları, sapla samanı da karıştırıyorlar; Müslüman'la (Alevi, Kızılbaş), Hırıstiyan'ı (Rahip, Misyoner)da...
Herkesin ve herşeyin üstündeki bilge rolünü oynamaya çalışanların bilmedikleri, bu ülkenin çocuğu olmanın erdemidir, kıymetidir.
Yıllarca gazetecilik yapmış ve röportajlarıyla ünlenmiş birinin hikayesi yayınlanıyordu bir TV kanalında. Artık son yıllarına yanaşmış hayatını yorumlarken demiştiki: Beni herkes Alevi olarak bilir. Halbuki ben Sünniyim.
Keşke demiştim o an içimden. Keşke Alevi olsaydın... Onlar engel olurlardı bu kadar hata, yanlışlık, zulüm yapmana. Lakin onlardan değilmişsin. Dolayısıyla ilgilenmemişler seninle.
Artık AB kanunlarına tabi olduk. İsteyen nüfus cüzdanının rengini dahi değiştirme hakkı kazanmışken bu şanlı AKP iktidarında, neden ne olduklarını Kabul ettirmeye çalışıyorlar bize. Çok mu meraklıyız?
Ama sonra demesinler: Ben müftü çocuğuydum, ben hoca çocuğuydum, diye.
Genleri değiştirilmiş gıdalara alıştıran AKP, bizi genleri değiştirilmiş yandaşlarına mı alıştıramayacak.
Çok gayret gösterdiği AKP'nin bir şeyler olan yandaşlarından nasıl da belli...
Korsan ve Kaptan
Sofrana hep haram dolu kabı korsan,
Bakmışsın yetişmiş bir azılı korsan...
Helalinden yemiş olsa aynı kaptan,
Yetişirdi Hakk'ı gözeten bir kaptan...
Ekrem Şama
Cercle D'Orient
Yıkılacak mı, tamir mi edilecek?
Hergün magazin gazetelerinde haberi yazılan Cercle D'Orient hakkında Cumhuriyet öncesinde Sermet Muhtar Alus'un yazdıklarıdır bunlar.
"O gece"nin, geçtiğimiz günlerde Kültür Bakanlığımızın demeçlerle kutladığı Noel Baba gecesi olduğu anlaşılıyor, değil mi?
Milli Görüş'ün Tescilli Mizah Sayfasıdır


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Kaynak: Necati Tuncer / Türkiye
Etiketler:



