Adem(a.s.) ile Havva'nın Cennet'ten indirildikten sonra Arafat'ta buluşmalarını, Hâcer'in İsmail'i için Merve ile Safa Tepesi arasında koşuşturmacasını, İbrahim'in İsmail'le İblis'e nasıl galebe çaldığını, Rahmet Peygamberi'nin tağut ile mücadelesini ve Kâbe'nin etrafında dönüşün mânâsını çözebilmenin tek yolu var; o da Hacca gitmek.
"Dünya varoldukça ihtiyaç duyacağınız bu eserde, 'anlatılmaz yaşanır'ı ruhunuzun derinliklerinde hissedeceksiniz. İbadet aşkıyla yöneleceğiniz kutsal yolculuğun bir seyahat değil; bilgi, şuur ve aşka ulaşma eylemi olduğunu kavrayacaksınız. 'Tevhîd Yurduna Hicret' ettiğinizde, hayallerinizin gerçeğe dönüştüğünü göreceksiniz" diyor kitabın yazarı Gültekin.
Hac mevsimi yaklaşırken, bu mevsime has meyveler ruhları doyurmak üzere yavaş yavaş gönül pazarlarındaki yerini almaya başlıyor. Hicret etme telâşında olanlar kadar, Hicaz'a gönül köprüsü kuranların da ilgisini çekecek bir ürün okurlarını cezbeye düşürecek bir dille sessizliğini bozuyor: "Adım Adım Hac ve Umre / Tevhîd Yurduna Hicret". Beşir Kitabevi tarafından yayımlanan kitabın yazarı gazeteci Sabri Gültekin. Geçtiğimiz günlerde piyasaya çıkan eseri için Gültekin'le söyleşmek üzere sözleşiyoruz. Söyleşiyi gerçekleştireceğimiz mekâna doğru ilerlerken yolumuz Fatih Camii'yle kesişiyor. Ve eskimeyen ânılar "off the record"suz caddelere, sokaklara, kayıtlara dökülüyor.
"Hac'dan döndüğümüzün ertesi günü Cuma'ya denk gelmişti. Üç Hac arkadaşıyla buluşup, Fatih Camii'nin kubbesinin altında, her dem özlemini duyduğumuz 'Kutsal Topraklar'ı konuşmaya dalmıştık. Fatih Camii hınca hınç dolmasına rağmen etrafa şöyle alıcı bir gözle baktığımda koskoca selatin cami bana âdeta ufacık bir mescid gibi geldi. Arkadaşlara sorduğumda onlar da aynı duyguyu yaşadıklarını ifade ettiler. Bu ifadeler dünyadaki, 'Mahşer Meydanı'ndan dönüşümüzün deliliydi. O duygu sağanağını cümlelerle ifade etmek mümkün değil. Çünkü ırkları, dilleri, renkleri farklılarla dünyanın en kutsal yerinde kardeşliğin zirvesini yaşarken, dönüş sonrası insan bir müddet 'inziva'ya çekilmiş gibi oluyor. Hem de İstanbul gibi büyük bir şehrin ortasında. O beldelerin 'kutsal' kılındığının bir mucizevî göstergesi de bu galiba..." ifadeleriyle Gültekin bizleri nerelere sürükleyeceğinin ipuçlarını veriyor.
Gültekin'in, Hac ve Umre yolculuğuna çıkmak için yanıp tutuşanların istifadesine sunduğu "Adım Adım Hac ve Umre / Tevhîd Yurduna Hicret" isimli eseri fıkıh kitabından ziyade, uhrevî heyecanları zirveye taşıyacak sırlarla bezenmiş bir yol haritası niteliğinde. Hacca; dinî, tarihî, sosyolojik, psikolojik perspektiften bakılarak âdeta cevapsız soru bırakmamış. Deneme, röportaj, anı, makale, gezi yazısı ve şiirlerle zenginleştirerek geçmişten geleceğe köprü kurmayı amaçlanmış... Kitabın sırlarla bezenmiş şifrelerini Sabri Gültekin'e sorduk...
- Sizi yıllardır Millî Gazete'de kaleme aldığınız yazılarınızdan takip ediyoruz. Fakat ilginç bir eserle okuyucunuzun karşısına çıktınız. Bu konuda çok sayıda eser verilmesine rağmen, neden böyle bir kitapla okuyucunun karşısına çıkma ihtiyacı hissettiniz?
- Hira Nûr'da yaşananları bildim bileli bende derin izler bırakmıştır. Fakat bizzat Hira Nûr'un zirvesine çıkınca duygularım zedelendi. Aynı dili konuşan insanların dahi cehalette yarıştıklarına şahit oldum. Oysa Hira Nûr, "oku"nun semayı titreterek, aydınlık bir dünyaya kapıların aralandığı yerdi. Bu yüksek mekâna, bir sürü zahmetler çekerek çıkmanın nedeni de bu hatırayı tazelemekti. Fakat çoğu insan, bu uhrevî heyecana dair bilgiden yoksun olduğu için çılgınca ve tevazudan uzak bir mücadeleye girişiyordu. Hiç olmaması gereken bir yerde, hiç olmaması gereken bir şekilde. Bu kitabın temeline Hirâ'yı koydum bir anlamda. İnsanlar okusun ve gerçeklerle çelişmesin diye...
- Hac ibadeti, dönen herkesin dilinde ve kalbinde farklı bir yer tutar. Aynı hadise farklı duygularla anlatılır. Bunun özel bir sebebi var mı?..
- Kur'an-ı Kerim'de âyetler iki kısımdır: Muhkem ve müteşâbih. Muhkem âyetler; tek boyutlu, açık, sabit mânâsı olan sözlerdir. Müteşâbih âyetler ise; çok boyutlu olup zihni değişik yollara sevkeden, birçok mânânın anlaşıldığı sözlerdir. Hac ibadeti müteşabih hükümler kapsamında olduğu için büyük bir mânâ zenginliği barındırır. İlk emredildiği günden beri insanlığı cezbetmesi de bundan kaynaklanmaktadır.
Fatih Camii mescide dönüştü
- Hac veya Umre ibadetlerini tamamlayıp dönenlere sorulduğunda genelde alınan cevap "anlatılmaz, yaşanır" denilir... Bu cevabın altında yatan olgu nedir?..
- Bu sorunuza bir anımla cevap vereyim. Belki daha açıklayıcı olur. Hac'dan döndüğümde ilk Cuma namazını Fatih Camii'nde kıldık. Kubbesi altında bulunduğumuz İstanbul'un en büyük selatin camilerinden Fatih Camii sanki ufacık bir mescid gibi geldi bana. Bu aslında bir dönüşümün, bir değişimin ifadesiydi. Yoksa insanın ömrünün geçtiği bir yere bu kadar 'yabancılık' çekmesi normal şartlarda tuhaflık. Fakat bu tuhaflıktan ziyade "mahşeri kongre"nin bizlerde bıraktığı bir izdi. Bu izi anlatmak değil de, yaşamak daha bir huzur veriyor insana. Belki de "anlatılmaz, yaşanır" denilmesinin sırrı burada.
O çağırmışsa gidilecek, çaresi yok
- Bazı insanlar farz olan ibadetlerini yerine getirmelerine rağmen defalarca gidiyorlar, gitmeyi arzuluyorlar. Burada bir tuhaf durum yok mu?..
- İnsan bilgi, şuur ve aşka ulaştığı bir dünyanın lezzetlerinden vazgeçer mi? Geçmez. Dolayısı ile insanlar inancından dolayı gerçekleştirdikleri bu seyahatta; bütün meşakkatlere rağmen, her mevsim bu "bereketli menba"dan tatmak isterler. Çünkü sonsuz güzelliklere ulaşmanın mührü burada. Bu mühre dokunarak Cennet beraatı alabilmenin hazzı dünyada en yoğun olarak burada hissedilebiliyor. Bunu tekrar tekrar yaşamayı kim istemez ki... Hele bu hususta eski Başbakanlarımızdan Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın bir duası var ki, buna "âmin" dememek mümkün değil.
- Haccın en önemli misyonu nedir?..
- "İnsanların içinde Hacc'ı duyur; gerek yaya gerekse uzak yollardan gelen yorgun düşmüş develer üstünde sana gelsinler." (Hacc, 27) emri gereği, O çağırmışsa gidilecek başka çaresi yok. Hayaline inandığın bir dinin gerçeklerinden daha yakından şahit olmak istiyorsan, ibretlik olayları gönlünün daha merkezinde hissetmek istiyorsan başka çaren yok. Adem (a.s.) ile Havva'nın Cennet'ten indirildikten sonra Arafat'ta buluşmalarını, Hâcer'in İsmail'i için Merve ile Safa Tepesi arasında koşuşturmacasını, İbrahim'in (a.s.) İsmail'le (a.s.) İblis'e nasıl galebe çaldığını, Rahmet Peygamberi'nin tağut ile mücadelesini ve Kâbe'nin etrafında dönüşün mânâsını çözebilmenin tek yolu var; o da Hacca gitmek. Ağızların sustuğu, gözlerin konuştuğu, gönüllerin aşk zirvesinde buluştuğu başka bir yer yok bu dünyada. Hac; dünya Müslümanlarının dertleşme, derinleşme, hep birlikte ağlayıp hep birlikte tebessüm etme kongresi.
- Kitabınıza deneme, röportaj, anı, makale ve gezi yazılarıyla hatta şiirlerle büyük bir zenginlik katmışsınız. Bu tür ürünler aşırı bir yoğunluk ve sabır gerektirir. Bu eserin ortaya çıkmasındaki süreci kısaca anlatabilir misiniz?
- Gerçekten de bu kitap biraz da sabır ürünü. Kitaba başlarken, Hicaz'da tuttuğum notlarla yola koyuldum. Fakat üzerinde çalıştıkça farklı bir hayal dünyasına sürüklendim. Aynı Hac hadisesinde olduğu gibi ilerledikçe yoluma sırlarla dolu bir yol hikâyesi çıktı. 6 ay içinde bitirmeyi düşündüğüm kitabı, okuyucuyla ancak bugünlerde buluşturabildim.
Roman tadında bir Hicaz kitabı
- Planınızda çok büyük bir sapma olmuş gerçekten de... Demoralize olmadınız mı?
- Hayır. Tam tersine işin içine daldıkça, yeni yeni güzellikleri keşfettikçe bu sürenin uzamasına sevinmeye başladım. İlk başta sadece anı ve röportaj dalında bir ürün vermeyi düşünürken, kitap adeta Hac olayının hemen hemen bütün boyutlarını farklı bir dilde içine aldı. Dinî, tarihî, sosyolojik, ekonomik boyutların yanında geçmişten geleceğe ışık tutan derlemelerle zenginleşti.
- İnsanların bilgilenmenin dışında "enteresan" bulacakları bazı başlıklar var kitabınızda? Hac'dan Röportajlar, Sosyetenin Hac Merakı, Cumhuriyet'in İlk Protokol Hacıları, Münevverlerin Kaleminden Hac Yolculuğu, Sürre Alayları, Hicaz Demiryolu, Padişahlar Hacca Neden Gitmezlerdi... gibi ilginç konu başlıkları dikkatimizi çekti.
- Hac konusu her ne kadar bireysel yükümlülük olsa da, ümmet şuurunu gerektiriyor. Benim ne düşündüğümün, yaşadığımın yanında bu topluma malolmuş münevverlerin de heybelerinde bir şeyler olduğunu düşündüm. Bunlar belki unutulacak, uzun yıllar sonra hiç hatırlanmayacaktı. Bu yüzden Mehmed Şevket Eygi, Mahmut Toptaş, Doç. Dr. Nihat Hatipoğlu, Burhan Bozgeyik, Dr. Ebubekir Sifil, İbrahim Sadri beyefendilere projemden bahsettim. Sağolsunlar, özellerini bizimle paylaşarak yaşadıkları kutlu anları satırlarla ebedileştirdiler. Çok ilginç Hicaz hatıratları çıktı ortaya.
Göz yaşartan anılar...
- Kamuoyunun yakından tanıdığı birçok entelektüeli hatıratlarıyla kitabınızın sayfalarına taşımanız zor olmadı mı? Bu şahsiyetleri bir araya getirmeyi nasıl başardınız?
- Konunun en zor kısmı, bu insanlara özeli olan Hac konusunu anlattırmaktı. Ahde vefanın ve dostluğun bir nişanesi olarak ortaya çıktı bu bölüm. Bu insanların bir kısmını 20 ilâ 40 yıl geriye götürüp, eskimeyen hatıralarını tazeletmeye vesile oldum. Hele Mehmed Şevket Eygi beyefendinin Cidde'den kalkan uçağın arkasından bakakalma hadisesi varki, insanın gözyaşlarını depreştiriyor...
- Kitabınızın ilginç bölümlerinden birini de "Sosyetenin Hac Merakı" bölümü oluşturuyor. Gerçekten konuşmaya değer bir durum var mı ortada?
- Her Hac ve Umre döneminde bu konuda makalelere, kitaplara bölüm olabilecek kadar bir hareketlilik yaşanıyor Türkiye'de. İşkadını Nadire İçkale'nin öncülüğünde başlayan bu mesele, malumunuz her Umre ve Hac döneminde bir şekilde yazılı ve görsel medyaya farklı boyutlarıyla yansıyor. Tabii ki, ibadetler kişinin kendisini bağlar. Fakat reklâm kokan bir ibadet, sadece o kişiyi bağlamasının yanında; aynı zamanda toplumun bazı konularda dezenformasyona uğramasına neden oluyor. İnanmak, inandığı değerlerin sonucuna katlanmaktır. Kendi vicdanında rahat olanlara dahletmemiz mümkün değil. Allah yolunda yürüyenlere "muhkem ayetler" her şeyi açık açık anlatıyor. Burada şimdi çıkıp da polemik için bazı medyatik isimleri zikretmenin gereği yok.
Geçmiş, en az gelecek kadar önemli
- Sürre Alayları ve Hicaz Demiryolu konusuna da değinerek bir döneme ışık tutmuşsunuz. Bu konuyla ilgili satırlar arasında gezinirken sevincim hüzünle durmadan yer değiştirdi. Her şey ne kadar hızlı değişiyor...
-"Geçmişini hatırlayamayan, geleceğe dair plan yapamaz." Osmanlı, var olduğu şartlarda medeniyet perspektifine hep "inancıyla" bakmış. Sürre Alayları, Mekke'den Arafat'a inşa edilen su kanalları ve İstanbul'dan Medine'ye uzanan Hicaz Demiryolu bu kapsamda "yol medeniyeti"ne verilen önemin birer unsurları. Abdülhamid Han 33 yıllık yönetimi döneminde 2400 kilometre demiryolu inşa ettirmiş ve İstanbul'u Hicaz'a bağlamayı başarmış. Fakat Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri 50 kilometrelik bir demiryolunu 37 yılda tamamlayamamış. Hicaz Demiryolu "nostalji"sinin yanına bu tespiti de bir mühür olarak koyuyorum.
İhram yaktıran vesayet
- Haccın 1950'lere kadar yasak olduğunu biliyoruz. Fakat serbest olduktan sonra bile bu vesayetin izlerini bir cumhurbaşkanının "Umre" ziyaretinden sonra kapıldığı korkuyu kitabınızdan öğreniyoruz...
- Nasıl bir dönemden geçerek geldiğimizin işareti bunlar. Yoksa ihramla çekilmiş fotoğraflarını yaktırır mı insan. Çünkü insanın hayatında bazı özel fotoğrafları vardır, onlardan en değerlisi de bir Müslüman olarak ihramlı fotoğrafıdır. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlarından Turgut Özal ve Necmettin Erbakan'ın Hac seyahatlarında, resmi ideolojinin dine bakışına dair özeti rahat bir şekilde görebilirsiniz. Hâkeza Konya eski Valisi rahmetli Hazım Oktay Başer'in yaşadığı hadiseler birer ibret tablosudur. Bu yaşananlar "vesayet" değil de ne, çıksın birileri izah etsin lütfen...
- Size kitabınızla ilgili soracak daha birçok sorumuz var. Fakat gazete sütunlarındaki yerimiz ancak bu kadarına müsait. Eklemek istediğiniz bir şey var mı?
- Gerek size, gerekse okuyuculara bu vesile ile teşekkür ediyorum. "Adım Adım Hac ve Umre / Tevhîd Yurduna Hicret" Hac ve Umre seyahatnamesi olmasının yanında, hiç geçmeyen geçmişteki hüzne ve sevince dair birçok olaylar silsilesini içinde barındırıyor. Umudum odur ki, "dünya varoldukça ihtiyaç duyulacak bu eser", "ikra" ışığı altında okuyucusuyla doya doya kucaklaşır. Kitaba Beşir Kitabevi'nin (0212) 519 34 48 - 512 60 07 nolu telefonlarından ulaşmak mümkün.
- Haccın en önemli duraklarını tarif ederek, bizlerin hâyâl dünyasında ufaklar açar mısınız? Gitmeden, görmeden biraz zorlama olacak fakat yine de değer.
- Anlatmaktan ziyade, Haccın bazı mihenk taşları vardır, o taşları süsleyerek bir panorama oluşturmaya gayret edelim:
- Mikat; büyük buluşma için milad. Amel yurdundan, hesap yurduna açılan kapı. Arınma, kefen giyme yeri. Zerrelere karışıp katre olma, deryalarda kaybolma yeri...
- Mekke; Cebrail Aleyhisselam'ın sınırlarını Peygamberimize öğrettiği Harem Bölgesi. Şehirlerin anası. Sığınan her canlı, burada emniyette. Kıyamete kadar güneşi parlayacak olan belde...
- Kâbe-i Muazzama; varlığımızın, aşkımızın, imanımızın, namazımızın, gece ve gündüzümüzün velhasılı ömrümüzün kıblesi!.. Dünyanın en büyük medeniyet merkezi!.. Hiç boşalmayan etrafında; Doğulu yok, Batılı yok, Arap yok, Türk yok, Kürt yok, Acem yok, Ensar yok, Muhacir yok, kadın yok, erkek yok, zenci yok, beyaz yok; sadece ve sadece İbrahim'in (a.s.) milleti, Resül'ün (s.a.v.) ümmeti var.
- Hacerü'l Esved; kulluk misakının başlangıç ve tazelenme noktası. Biatlaşma, tavafa hazır olma ve su gibi akıcı olup, tevekkülle birlikte aşk merkezinde dönme yeri.
- Safâ ile Merve; çaba göstermek, aşka dayanmak, şeksiz ve şüphesiz bir imanla tevekkül etmek! İsmail ve anası Hâcer'in susuzluğunu anlamak! Hiç yılgınlık göstermeden; ihtiyaç, tabiat ve gayret iklimini son nefese kadar yaşamak!.. Ve tevekkül ve ümid iklimindeki sırra vâkıf olup; "zemzem"i bulmak...
- Arafat; Hz. Âdem(a.s.)'in yeryüzüne indirilişi sonrasında Havva annemiz ile buluşma noktası. Yani, bütün beşerin dünyadaki yaratılışının başlangıcı. Kendini bilme, kendini bulma ve kendini tanıma yeri...
- Meş'ar; savaş meydanıyla sınır olan seferberlik noktası. Elde taş, dudaklarda dua, beklenir burada kavga sabahı!.. Ve sabah ezanları özgürlüğü etrafa yayar ve kapıları sonuna kadar açar...
- Minâ; "aşk" menzili! Tevhid, aşk, özveri ve fedakarlık en muhteşem çehresiyle burada tecelli eder. Silahlı ve kararlı tevhid ordusu, savaş alanı Minâ Vadisi'ne iner!.. Ve "Bismillah, Allâhu Ekber"le İblis'in saltanatına son verir. İblis'in, Âdemoğlu'nu kendine bağlı kılma andı burada son bulur!..
YÜREKLERİ TESLİMİYET NİŞANGÂHINA ÇEVİREN YOL
- Medine-i Münevvere'nin kutlu misafiri, Rahmet Peygamberi'nin (s.a.v.) istirahatgâhına yaklaştığınızda neler hissettiniz?
Ben ömrümde çok yol yürüdüm, çok yol gördüm ama asla Mescid-i Nebevî'nin Babü's Selam kapısından başlayan ve Resûlullah'ın istirahatgâhına giden yol kadar yürekleri teslimiyet nişangâhına çevirenine rastlamadım. Burada sâlât ve selamlar; kelebek ve güvercinlerin kanat çırpışları arasında bir tevhid senfonisine dönüşüyor. Âşıklar ordusu; Ravza-i Mutaharra'nın sonsuzluk girdabında özlediklerine kavuşabilmek için yarışıyor. Dünyadaki cennet bahçesinde "gül" derenlerin rahmete dönüşen gözyaşlarını Resûlullah'la birlikte, sanki Hz. Sıddık-ı Ebû Bekir (r.a.) ve Hz. Ömer de (r.a.) temâşa ediyor. Allah'ın Nebisi, Efendiler Efendisi selamlara selamla mukabele ediyor... Ve gökkubbede çınlayan Bîlal'in (r.a.) ezanları O'nun gibi bizi de ferahlatıyor. Bu duygularını kelimelerle anlatmakta aciz kalıyor insan. Gitmek ve görmekten başka çare yok.
HAC İBADETİ İÇİN 700 BİN KİŞİ KUYRUKTA!..
- Son yıllarda hem Umre'ye hem de Hacca gidişlerde büyük bir artış var. Hatta Hac başvuruları o kadar arttı ki, her yıl gidemeyenlerin sayısı katlanıyor...
Cumhuriyet'in ilk yıllarında yasaklanan, daha sonraki yıllarda ise adetîleştirilen Hac ibadeti, son yıllarda geniş kitleler tarafından gerçek âlâkaya mazhar olmaya başladı. Toplumda sıfırlanmış olan bilinç tekrar gelişti. Namazın sırf ihtiyarların borcu ve ibadeti olmadığı gibi, Haccın da; yat, kat, araba, kız-oğul evlendirilip kısacası "ununu eleyip, eleğini asanlar"ın ibadeti olmadığı son dönemlerde bilinçli olarak algılanmaya başlandı. Daha önceki yıllarda Hac kontenjanı doldurulamazken, günümüzde başvuru sayısı 800 bini buldu. Bu yıl kura çekimi sonucu ancak 74 bin kişi Hacca gitmeye hak kazandı. Ek kontenjanla bu rakam 100 bini bulacak. En ilginci ise bu sayının ciddi bir bölümünü genç kuşak adaylar oluşturuyor. Burada iki sonuç ortaya çıkıyor; birincisi toplum zenginleşiyor, ikincisi ise insanlar bazı egolardan kurtularak artık değerleriyle barışıyor.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Kaynak: Resul Serdar Ataş / Türkiye
Etiketler:



