Aktüel Dergi‘sinin Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş ile yaptığı röportaj ses getirdi. Röportajda Kurtulmuş, Saadet Partisi‘nin gelecek öngörüsü ve projelerinden dış politikaya, ekonomik krizden hükümet politikalarına kadar geniş bir yelpazede değerlendirmelerde bulundu.

Ekim 2008‘de yapılan Saadet Partisi kongresinde Millî Görüş camiası değişim isteyerek genel başkanlık koltuğuna Numan Kurtulmuş‘u getirdi. Kurtulmuş‘un yeni ekibi kolları sıvayarak Saadet Partisi siyasetinde önemli bir dönüşüm gerçekleştirdi. Biz de seçimlerin hemen ardından Saadet Partisi‘nin "beyin takımı" ile Saadet Partisi‘nin geleceği, siyasi üslupları, Necmettin Erbakan‘ın siyasete dönüşü, Gazze meselesi, AKP ve CHP politikaları, Türkiye‘nin temel meseleleri olan ekonomik kriz, Kürt sorunu ve 1 Mayıs üzerine konuştuk.

Yeni Saadet döneminde değişik kesimlerin fikrini daha çok önemsediğinizi söylemek doğru olur mu?

Seçim öncesi ve sonrası süreçte Saadet Partisi‘ne insanların önyargısız yaklaşmalarını sağladığımızı düşünüyorum. Farklı fikri kamplarda olan insanlar da bizleri takip etti, dinledi. Bize oy verecek ya da vermeyecek insanlar bizim mitinglerimize geldi. Üniversite camiası ve entelektüel çevreler bize çok dikkat etti. Milli Görüş tarihinde belki de ilk kez çok değişik kesimler bizi dinledi.

Nedir bu önyargılar?

Alışılmış birtakım duvarlar var. Soğuk savaş siyasetinin oluşturduğu biz ve onlar ayrımı. Negatif bir imaj var. Milli Görüş‘ü toplumun dar bir kesimini ilgilendiren bir kamp siyaseti olarak görenler vardı. Seçim kampanyamızla bunu kırmaya başladık. Bizimle aynı düşünen farklı fikri gruplardan insanlarla iletişim kurduk. Net söyledik, lafımızı dolandırmadık. Kapının önünde başka, arkasında başka konuşmadık. Milletin gözünün içine bakarak konuştuk.

Milli Görüş bu döneme kadar milletin gözünün içine bakmadan mı konuştu?

Hayır değil. Bunu şu anlamda söyledim; geçmiş dönemlerde çatışmacı, kamplaştırıcı siyaset vardı. Milli Görüş‘ün üzerine yüklenen negatif imajlar vardı. Siyaset dilinden kaynaklı sorunlar da oldu. Biz insanlarla ortak noktalarımızı öne çıkaran bir siyaset dili kurduk.

Değişik bir kampanya yürüttünüz. Milli Görüş geleneğinin uzağında bir siyasetti bu. Sizce bu onay aldı mı?

Evet aldı. Bir kere "Fark var" sloganı güzel bir slogandı. Bunun üzerinde çalıştıkça üretken bir slogan olduğunu gördük. Çok kullanışlı oldu. Yerel olarak da adaylarımız bunun üzerinde siyaset oluşturdular. Seçim meydanlarında da "Muktedir olmakla iktidar olmak arasında fark var", "Halkın dilini bilmekle anlamak arasında fark var" dedik. Millet de bizim ne demek istediğimizi anladı. En önemli fark şuydu: İktidarla ana muhalefet arasındaki seviyesiz, incir çekirdeğini doldurmayan kavganın içinde olmadık.

AKP üzerinden konuşalım. İktidar olmakla muktedir olmanın farkına işaret ettiniz. İktidardaki AKP muktedir değil mi?

Tabii ki değil. AKP‘nin Türkiye‘deki en büyük zaafı milletin kendisine vermiş olduğu toplumsal iktidarı siyasal iktidara dönüştürememesidir. insanlar 2002 ve 2007‘de AKP‘ye dört temel gerekçeyle oy verdi. Refahın tabana yayılması, özgürlüklerin genişletilmesi, statükonun millet lehine değiştirilmesi, sivil demokrat bir anayasanın gerçekleştirilmesi. Bu aslında Türkiye‘de toplumsal iradenin AKP‘ye verdiği bir emirdi. Ama AKP toplumsal merkezin bu iradesini siyasete taşıyamadı. Yoksulların, mazlumların, mağdurların, kimsesizlerin oyunu aldı ama statükonun yanına geçti. AKP ben değiştim demekten statükoyu değiştirmeye terfi edemedi. Çıkar çevrelerinin tesiri altında kaldı. IMF anlaşmaları bunların en belirgin göstergesidir. AKP‘nin Genişletilmiş Ortadoğu Projesi‘nin eş başkanlığını yapması bunlardan bir tanesidir. Aktütün olayından sonra "Herkes safını seçsin" diyerek statükonun yanında saf tutması bunlardan bir tanesidir.

Necmettin Erbakan‘ın siyasete dönüşü sizi etkileyecek mi? Sizden daha yetkili bir pozisyonu olacak mı?

Hayır. Bu tamamen medyada yaratılan enformasyon kirliliğidir. Saadet Partisi Ekim 2008‘de kongresini yaptı. 40 yıldır bu davayı yürütenler gönül huzuru içinde bayrağı bizlere devretti. Bizim de  "Bizim yönetimimizdeki tek tabu adalettir. Yani İsrail‘deki mesele tam tersi olsaydı, Filistinliler Yahudilere soykırım yapsaydı, Yahudilerin yanında olurduk, ölçümüz bellidir. Biz sadece zalime düşmanlık ederiz, zulmettiği sürece düşmanlık ederiz." Amacımız bizden sonraki genç kuşaklara bunu devredebilmektir. Biz kararla-rımızı alıyor ve uyguluyoruz. Beş aydır Sayın Erbakan ima yoluyla bile bir telkinde bulunmamıştır, istişare kuruluna gelince; burası partinin danışma kuruludur, Erbakan da bunun üyesi değildir. Biz ihtiyaç duyduğumuzda bütün siyasi büyüklerimize danışırız.

AKP‘nin temsil ettiği liberal politikaların etkisindeki ve laiklik ekseni üzerinden siyaset yapan CHP‘nin kamplaştırdığı iki geniş kitle görünüyor. Bu insanları nasıl ikna edip yollarından çevireceksiniz?

Ben bu seçimle beraber bu kamplaşmanın kırılmaya başladığını düşünüyorum. Yedi yıldır Türkiye‘de olağanüstü bir kamplaşma var. Bu eski ve kolay bir siyaset. Biri laiklik elden gidiyor diye korkutuyor, diğeri CHP geliyor diye korkutuyor. Zamanında Demirel‘in "Bize oy vermezseniz komünistler gelir" siyasetinden bir farkı yok.

Siz komünistlerin gelmesinden korkuyor musunuz?

Hiç kimsenin gelmesinden korkmuyoruz. Tüm partiler bu ülkenin partileridir. Legal sınırlar içinde faaliyet gösteren her partinin, bir kişi dahi onun içinde yer alsa fikirlerini sonuna kadar dinleriz, fikirlerini sonuna kadar millete anlatmasından yana oluruz. Çatışma ve korku üzerine siyaset üretilmez.

Varoşlarda etkiliydiniz, dışlanmış gruplarla etkileşim içindeydiniz. Kısa bir zamanda örgütlendiniz. Sanki bir sol parti gibiydiniz. Bu perspektif içinde nasıl bir liderlik modeli oluşturdunuz?

Ben ve arkadaşlarım yaptığımız işi ciddiye alan insanlarız. Koltukta oturmak için siyaset yapmıyoruz, bunu da ikti-darı kast ederek söylüyorum, öyle olsaydı o koltuklarda şimdiye kadar bin kere otururduk. Fikri çerçevesi belli, küresel ve yerli neoliberal politikalara karşı çıkan, insan eksenli, her bir ferdi diğeriyle eşit gören bir siyaset yapıyoruz. Sol-sağ bir şey ifade etmiyor. Muhafazakâr, liberal de bir şey ifade etmiyor. Uluslararası emperyalizmin kurumlarıyla Türkiye‘de siyaset yapıp, sabaha kadar ibadet etmek neyin muhafazakârlığıdır? Adalet duygusunu esas almayan bir özgürleşme çabası neyin liberalleşmesidir? Adında sol ya da halk ifadeleri olmasına rağmen, IMF‘nin programından, Derviş‘in programından rahatsız olmamak hangi solculuğun ifadesidir? Kavramlar birbirine karışmıştır.

Gazze meselesindeki tepkiniz çok güçlüydü. Burada mesele Filistin‘in Müslüman olması ve zulmedenin İsrail olması mıydı?

Bizim yönetimimizdeki tek tabu adalettir. Yani israil‘deki mesele tam tersi olsaydı, Filistinliler Yahudilere soykırım yapsaydı, Yahudilerin yanında olurduk, ölçümüz bellidir. Biz sadece zalime düşmanlık ederiz, zulmettiği sürece düşmanlık ederiz. Saddam Halepçe‘de zalimken Saddam‘a, Irak işgal edilirken ABD‘ye karşı çıktık. Bizim ülkemizin geçmişi de böyledir. Bizim medeniyeti-mizin tarihi kodları zulme karşı olmaktır. Zalimin en kötüsü Müslüman görüntüsü altındaki zalimdir. Çünkü o hakla bâtılı iç içe geçirmiştir.

Kürt sorunu, PKK meselesi için nasıl bir politika geliştirdiniz?

Kürt meselesini nasıl konuşursanız konuşun bu sorunun dört cephesi vardır. Birincisi ekonomik alandır. Doğu ve Güneydoğu sanki özel olarak geri bırakılmış gibi. Gerekirse kamu yatırımlarını oraya aktararak bu geri kalmışlığın önüne geçilecek. İkincisi kamu görevlilerinin davranış problemidir. Maalesef bu bölge sürgün yeri gibi görülüyor. Adam Çankaya‘da Nişantaşı‘nda insana nasıl davranıyorsa, Diyarbakır‘da, Hakkâri‘de, Çukurca‘da da öyle davranmak zorundadır. Üçüncüsü özgürlükler meselesi. Bu topraklarda yaşayan herkesin adalet ve özgürlüğü eşit kullanması. Kürt diye kimseye az özgürlük, az adalet alanı bırakamazsınız. Dördüncüsü terör meselesidir, özellikle ABD‘nin Irak işgalinden sonra bu konu bölgesel bir sorun olmuştur. Orada bizim söylediğimiz şey şu; Türkiye sınırlarını yeniden yapılandırmahdır. Teröristin geçmesine izin vermeyen ama sivil halkın rahatlıkla sınırları geçebileceği bir yapılandırma şarttır. İki kilometre ötedeki akrabalarına insanlar rahatça gitsinler. Suriye, Irak ve İran sınırları rahatlasın. Bu bölgenin insanları buranın sorunlarını çözecektir. Atlantik ötesinden çözüm gelmez. Türkiye de bölgenin amiral gemisidir. Bu memlekette Kürtler de Aleviler de ülkenin çoğunluğuna dahildir. Esas vatandaşlarımızdır.

Muhabir: Haber Merkezi