Bir kesim Başbakan'ın çok sık olarak diplomatik nezaket çizgisini aştığını söyleyebilir; ama önemsenmeyecektir. Çünkü hedef kitle "önemli ve başarılı, eğilmeyen ve ezilmeyen bir lider" tarafından yönetildiğine inanmak isteyen seçmen çoğunluğudur.
Başbakan ilk seçim mitingini Strasbourg'daki Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nde yaptı. Evet, bunu diyebiliriz. Çünkü konuşmasının asıl adresi Türk halkı idi. Tonu ve üslubu, halkımızın Batı ilişkilerinde eziklik duygusu yaşayan çoğunluğuna rövanş tatmini vermek ve oylarını kazanmak üstüne kurulmuştu. TV yayınında Avrupalı parlamenterlere yakın çekimler yapıldığında çoğunun Tayyip Erdoğan'ı heyecanlı bir film izler gibi dinledikleri görüldü. Başbakanımızın özellikle soruları cevaplandırdığı bölümde söylediklerine "Strasbourg'da bir Kasımpaşalı" başlığı çok yakışırdı herhalde. Bir kesim Başbakan'ın çok sık olarak diplomatik nezaket çizgisini aştığını söyleyebilir; ama önemsenmeyecektir. Çünkü hedef kitle "önemli ve başarılı, eğilmeyen ve ezilmeyen bir lider" tarafından yönetildiğine inanmak isteyen seçmen çoğunluğudur. Dünkü konuşmanın birinci hedefi bu beklentiyi doyurmaktı. O nedenle Başbakan'ın tüm o "ihlâl"leri kasıtlı olarak yaptığını, amacın da 2009 Ocak'ında Davos'ta yaratılan coşkuyu seçim arifesinde yeniden ayağa kaldırmak olduğunu görmek gerekir.
Başbakan öyle şeyler söyledi ki, normal olarak genel kuruldan itiraz sesi duyulması gerekirdi. Ama kimse cesaret edemedi. Mesela yayınlanmamış kitabın toplatılmasıyla ilgili soruya cevap verirken kitabı bombaya benzetmesi uzun süre yankılanacaktır. Çünkü bu cevabı ile Başbakan, "kitabı ben toplatmadım, yargı toplattı" ifadesi üstüne kurulu savunmasını yıkıyor. Dün "Bombayı kullanmak suçtur ama bombanın hazırlanmasındaki malzemeleri kullanmak da suçtur" dedi. El Kaide İstanbul'daki kanlı eylemlerini suni gübre ile hazırlanmış patlayıcılarla gerçekleştirdi diye şimdi damında suni gübre bulunan her köylüyü örgüt suçlusu diye içeri mi atacağız? Dini azınlıkların ibadet haklarını soran Fransız parlamenter de hak etmediği sertlikte bir cevap aldı. Başbakan, Fransa'nın önce kendi yanlışlarını düzeltmesi gerektiğini söyledikten sonra muhatabını "Arkadaşımız Fransız mı? Ama Türkiye'ye de Fransız" diye alaya aldı. Fakat seçim barajı ile ilgili soru kaderin intikamı gibi oldu. Çünkü orada da "Yüzde 10 seçim barajını indirmek, demokrasi ile ilintili değildir" diyen Başbakan "demokrasiye Fransız kalmak" durumuna düştü.
Avrupalı parlamenterlere çoğulcu değil çoğunlukçu bir rejimin erdemlerini kabul ettirmek beyhude bir çabadır. Zaten Başbakan da yüksek oranlı barajı genelde değil Türkiye özelinde savunmaya mecbur kaldı. Ve o bahsi de, milliyetçi duygular kazanını köpürten bir azarlama ile kapattı: "Seçim barajı demokrasi ile ilgili değil. Barajı gerekirse biz düşürürüz. Size soracak değiliz!" Okurların internetten yansıyan değerlendirmelerinde epey "helâl olsun" övgüsü var. Dünkü olayın iki İstanbul mitingine bedel etkisi olacağını düşünenler bile var. Bu durum Strasbourg fırsatının iyi kullanıldığını, yani 12 Haziran için kârlı bir yatırım yapıldığını gösterir mi?..
Güngör Mengi VATAN


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



