En güzel ruh, en alımlı ahlak veya en münevver akıl yarışmaları düzenlense ve siz bu yarışmanın bir ferdi olsanız kendinizi nasıl ifade ederdiniz acaba!? Hangi tavrınız sizi güzel bir ruha kavuştururdu veya hangi yaklaşımınız karşınızdakinin ilgisini çekerdi? Peki bu gün bu iki şey arasında ne kadar alaka olduğunu düşünüyorsunuz?
"Miski bedene değil, ruhuna sür, lakin ölünce beden kokar, ruh çıkar" der Mevlana.
Ruha sürersen misk kokar, beden kokar, insanlık kokar. Ne de güzel der yine :
"Nice insanlar gördüm üzerinde elbise yok, çok elbiseler gördüm içinde insan yok"
Bedenlerimize giydiğimiz elbiseler bugün ne kadar da hayatımızın mimarı olup çıkıverdiler değil mi? Mankenler vasıtasıyla mevsimlerin kılık kıyafet dayatmasına teslim olmuşken insanlık, ruhların çaresiz ve açlığı gözlerden de ne kadar uzak!
Ve... Nihayet sözün başında söylemem gerekenin ne olduğuna karar veriyorum :
Bedenin azığı ruh, ruhun gıdası irfan, irfanın dayanağı akıldır. Bu kadar söylenesi olanın güzelden bir gün özünün sorulacağı gerçeğidir.
Sorumuzu tekrar soralım: Çağımızın meşhur söylemleri olan ün-şöhret-para güzellik ihtirası, müsrif bir mirasyedi, cimri bir para babası, iffetsiz ve yabancı birliktelikler, yoksul ve hırçın kalabalıklar doğurdu mu, doğurmadı mı?.
Bunun karşısında adeta geçerliliğini kaybeden değer ve tanımların bir gün yeni doğmuş bir bebek gibi nasıl ve hangi heyecanla, ne şekilde karşılanacağını düşünürdünüz?
Şaşırırdınız herhalde! O kadar bayağı, içtenlik yoksunu mu oldu hayat acaba? diyorsunuz, belki de başka bir dünyada olduğunuzu düşünüyorsunuz bilemiyorum.
Ya da kocanızın, bir yakınınızın veya bir dostunuzun ruhundaki renkleri hayatınız boyunca bir kere görmeye ve hissetmeye çalıştınız mı? Onun giyimi , saçı veya maddi varlıklarının ötesinde hangi ruhani özellikleriyle tanıdığınızı düşünürseniz, sevmenin katlanmak olduğunu daha iyi anlayacaksınız.
Şimdi bütün bunlara niye gerek vardı? diye sorabilirsiniz: Çünkü, katlanmak ve sevmek bize iki medeniyet bakışının anahtarlarını veriyor: Biri, insanı maddi varlığı ve edinilmiş metalarıyla değerler. Siz böyle bir insana katlanırsınız çünkü şimdilik sizi ona bağlayan maddi varlıklar, hâlâ onundur ve onun tasarrufu altındadır.
Buna karşı diğer bakış açısının yani üstsel bir medeniyetin ise size sunacağı tek meta sevmektir ve bu katlanmanın ötesinde bir şeydir. Maddi yoksunluklar, bedeni arızalar ve yalnızlıklar kulağınızda çınlayan, gönlünüzden beslenen bir tek ilahi kelimeyi dağıtamaz: Sevgiyi!
Belki kolay olan sevmektir
Kulak duyar, ruh ve gönül ise duyumsar. İşte sevginin aradığı kanal budur. Bu ise hayata bakan iki medeniyetten birinin açık tuttuğu kanaldır. Diğer gözün gördüğünü sandığı, hafızanın anımsamakta zorlandığı, dilin ifadesinde aciz kaldığı, itiraf edemediği medeniyet.
Sorular bizim dostumuz, sorular bizim meşalemiz, yolumuzun üstündeki değerli levhalardır. Hayatın ahengi ve amacıdır sormak ve bizler, sorularımızın ardına düşerek sonsuzluğun medeniyetine kulak misafiri olurken, sevgiyi katlanarak eşyanın-maddenin ardına saklamaya tercih edenlerden olmayacağız. İnadına sormaya devam edeceğiz.
İnsana, eşyaya, doğaya ve kainata bakarken, varlık alemindeki zerrelerin ahengini duydunuz mu? Yoksa sadece seyir mi ettiniz? Hangi boyuttan bakarsınız hayata, kendinize, çevrenize? Madde ve estetik boyutundan mı?
Yoksa mana, esrar ve hikmetini mi işitip, ararsınız?
Bir sabah ansızın baharın doğduğunu, şehrin bütün parklarının rengarenk gelinciklerle donatıldığını gördüğünüzde esenlik ve huzur verenin, estetiğin mi yoksa onu anlamlandıran yüce Yaratıcı'nın mı olduğunu düşünürsünüz? Yoksa salt renklerin ve kokunun mu baharın temsilcisi olduğunu düşünürdünüz. Hayata da böyle mi bakmalı?? Siz böyle mi bakarsınız?
Hayata dair bakış açınızı, dünya görüşünüzü, olaylara karşı tavrınızı belirlerken kıstasınız ne olurdu? Gözünüzle mi yoksa yüreğinizle mi bakardınız veya nereden bakıyoruz hayata? Hangi gözle, hangi yürekle? Ve biz hâlâ sorularımıza bir cevap arıyoruz:
Televizyon ahlakımızı bozuyor
Boyalı ekran camları arkasından odalarımıza kadar giren kadın cesetlerinin sergilendiği, güzellik yarışmaları adı altında saflıklarının kurbanı, sevgisiz kızların salı salına yürütüldüğü, şarkıcı, dansöz, şantöz, artist, topçu veya popçu olma hayalleriyle hayatlarını katlanmalara feda eden onca körpe, dinç ve dinamik hayatlar, ömrünü bilgi, eğitim, kültür ve birikim gibi değerli hazinelerden yoksun geçiren gençler... İnsanların aylak aylak gezindiği, medeniyetin karanlık sokaklarında ağlaşanlar, artık bu kara sayfalarına bir son versinler. Ne acıdır ki kapitalizmin üçüncü dünya ülkelerine ihraç ettiği, şu görsel ve dokunmatik teneke medeniyeti; bugün bütün insanlığın derin duygularını köreltti, soldurdu. Üzerini örterek, korunu söndürdü. Bununla da kalmayıp modern aygıtlar ve cihazlar aracılığıyla insanlığın ruhunu, içsel zenginliklerini, ahlakını, inancını, kültürünü kalbinden vurarak; basit ve yalın dünya görüşleri var etti. Bu medeniyete tabi olanlar artık sosyal ve kültürel benliklerinden kopmuş, kendine ait olana yüz çevirmiş maneviyatından uzaklaşmış kendi özüne tamamen yabancılaşmış, şaşkın yığınlara dönüştü.
Görsel medeniyet bu noktada bu kesimler için iyi bir hizmet amacı olmuştur. Eğitimde, sosyal ve iş hayatında aile içerisinde edinilen maddi ve manevi serveti körelterek yerine boyalı cafcaflı bir hayat tarzı, yüzeysel bir düşünce gücü getirip sömürülmeye müsait yığınların ortaya çıkması için hizmet vermektedir. Bu yığınlar şimdi bütün gayret ve yönelimleriyle şu dünya cennetine sahip olmaktan başka bir şey düşünmüyorlar.
Eskiden bir tas çorbayla doyan, soluk bir minderde oturup tebessüm edebilen insanlar artık en lüks mobilyalara sahip olmadan, markalı arabalara binmeden, saygın kentlerde yaşamadan mutlu olamayacaklarına inanıyorlar. Mutluluk şu yalancı mefullerin ağzında koşuşturan bir kuş oldu. Onu yakalasalar da güldürmüyor yüzlerini.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



