"Enflasyon, makro rakamlarımızdaki tüm iyi görünümlere rağmen hedeflenen seviyelere düşürülemiyor ve yüzde 5.5 hedefi yakalanamıyor. Şimdilerde de TÜFE ile ÜFE arasındaki makasın açılması endişeleri artırıyor. Özellikle üretici fiyat endeksinin yüksek çıkması, bir birikim oluşturması gibi bir tehlike sinyali veriyor."
Küresel ekonomik kriz özellikle Avro Bölgesi‘ndeki bazı ülkeleri çok derinden yaralıyor. 2011 sonu itibariyle bu krizin Türkiye‘ye olumsuz etkileri neler olmuştur?
Avro Bölgesi ile ülkemizin ilişkileri gerçekten çok derin ve hayatidir. Uzun zamandır, ihracatımızın hemen hemen yarısını bu bölgeye yapıyoruz. Bu bölgede meydana gelen her arıza bizim için ihracatın düşmesi anlamına gelir. İhracatın düşmesi de sadece bir kısım ticari faaliyetin aksamasından ibaret bir eksiklik oluşturmaz. Ciddi anlamda işletmelerimizin yapısını, finansal durumunu, istihdam durumunu etkileyen bir hale dönüşür. Hatta burada meydana gelen eksilme, ülkemizin üretim boyutunu etkilediğinden dolayı, büyüme oranlarımızı etkileyecek kadar önemli etkide bulunuyor.
Dolayısıyla, Avro Bölgesi bizim için son derece önemli bir bölgedir. Özellikle nitelikli ürünlerimizin satıldığı, imalat sanayinin yüzünün dönük olduğu bir piyasa olduğu için ayrıca etkinliği olan bir özelliğe sahiptir. Bu piyasalarda oluşan durağanlık diğer alanları da ciddi anlamda etkisi altına alıyor ve "kriz var" dedirtebiliyor.
Türkiye, 2011 yılını ekonomik parametreler açısından nasıl geçirdi? Özellikle cari açık tehlikesinin varlığı önümüzdeki süreçte ekonomik dengeleri nasıl etkiler?
2008 Krizinin bütün dünyayı sarıp sarmaladığı bir anafordan hiç şüphesiz bizler de etkilendik. Ancak en az tahribatla bu krizi atlatmış olduk. Zira bu finansal bir krizdi ve biz 2001 yılında bunu çok acı bir şekilde yaşamıştık. Özellikle bankacılık konusunda alınan katı tedbirler, bizi nispeten 2008 krizinden korumuş oldu. 2009 etkilenmiş ve kayıp yıl olarak yaşandı, 2010 restorasyon yılı oldu ve 2011 yılında yeniden toparlanmayı yakaladık. Ancak bütün bunlar, sadece biraz sıkı tutulan ekonomik prensipler dolayısıyla olabildi. Henüz ciddi anlamda yapısal tedbirler almak gibi bir beceriyi gösteremiyoruz. Çevresel faktörlere göre nabız yükseliyor veya düşüyor. Tabir-i caizse, işler iyi gidince "cari açık, dış açık artıyor", işler bozulunca "bütçe açığı, istihdam açığı artıyor". Aslında kökten sorunlarımız var. Onları çözme noktasına gelemedik. Mesela, tasarruf açığını kapatacak noktaya henüz gelemedik.
Döviz fiyatlarının dengesizliği iç piyasalardaki parametrelere olumsuz yansıyor. Dolar ve Avro 2012 yılında nasıl bir seyir izler?
Genel değerlendirmelere baktığımızda, gelişmeler Dolar lehine olacak görünüyor. Hatta Avro‘nun geleceği, ciddi ciddi endişe kaynağı olmaya devam ediyor. Bu ay içerisinde yapılan veri açıklamalarına baktığımızda, Dolar bölgesinin Avro bölgesine göre daha iyi bir seyir izlediği anlaşılıyor. Yani bir anlamda krizin kaynağı olan ABD, sanki krizden daha kolay çıkıyor. AB ise yeniden krize dalmaya devam ediyor.
Ekonomi sadece rakamlar bilimi değildir. Bu bağlamda elimizdeki verilerin sosyolojik olarak yansımasını nasıl değerlendiriyorsunuz? İnsanımızın kriz algısı ve bu algının getirdiği travmaları nasıl yorumluyorsunuz?
Hiç şüphesiz ki, ekonomi konusunda, belki en az rakamlar kadar etkili olan faktör sosyal psikolojidir. Bu yüzden, ekonomi yönetimleri de son derece yüksek bir dikkat göstererek krizleri yönetmeye çalışıyorlar. Ancak bu süreçte, bizde hiç şüphesiz diğer ülkelere göre daha iyi bir psikoloji hakimdi. Kolay atlattık. Bizim insanımız uzun yıllardır kriz psikolojisi ile iç içe yaşadığı için başa çıkmayı da öğrenmiş durumda. Artık daha rahat atlatıyoruz krizleri. Hele biraz da şartlar göreli olarak iyi gelişirse, o zaman daha iyi olabiliyor.
Ticaret potansiyelimizin artması, ithalat ve ihracat dengeleri bağlamında ekonomi aktörlerimiz tarafından nasıl izleniyor? Potansiyelimiz hangi bölgelere kayma eğiliminde?
Aslında böyle şok çıkışlar diyeceğimiz gelişmeler olmuyor. Ancak yaklaşık beş yıldır, yani 2006 yılından bu tarafa kademe kademe artışlar yaşadığımız yeni pazarlar var. Bunların başında hiç şüphesiz komşularımız geliyor. Özellikle Irak, yaşadığı büyük kaoslara rağmen durumu en iyi olan pazarlardan bir tanesi ve özellikle ülkemiz açısından elverişli bir bölge oldu. Afrika, hakeza gelişen bir pazar. Ancak, işi biraz daha AB bölgesi bağımlılığı sorunundan uzaklaştırmayı başarmalıyız. İmalat sanayinin en önemli kalemlerini sattığımız bu bölge halen ağırlığını da muhafaza ediyor. Bu aynı zamanda bizim nitelikli ürün sattığımız pazarımız. Diğer bölgelere kolay satamayacağımız ürünlerin pazarı. Asya istikametine gelecekte daha fazla yönelme imkanı olacak gibi görülüyor. Kuzeyimizdeki ülkeler de hinterlandımızda.
Birçok sektörde maliyet hesaplarının şişmesiyle tüketiciye yansıtılmayan bir fiyat artışı ve gizli bir enflasyon tehlikesi kapımızda. 2012 yılında enflasyon tehlikesinin gelebileceği rakamlar ne olur?
Enflasyon, makro rakamlarımızdaki tüm iyi görünümlere rağmen hedeflenen seviyelere düşürülemeyen öncelikli bir ana başlık. Yüzde 5.5 hedefi yakalanamıyor. Şimdilerde de TÜFE ile ÜFE arasındaki makasın açılması, gayet tabii ki endişeleri artırıyor. Özellikle üretici fiyat endeksinin yüksek çıkması, bir birikim oluşturmak gibi bir tehlike sinyali veriyor. 2010‘da hedef rakamlar ortada ancak şartlar çok iyi gelişse de yüzde 7‘lerin altında bir beklenti oluşmuyor.
ASKON olarak 2011 yılı için koyduğunuz hedefleri tutturabildiniz mi? Üyeleriniz çerçevesinde ticari işbirlikleri ve ticaret hacmi bağlamında hedeflerinizi yakalayabildiniz mi?
Bir sivil toplum kuruluşu olarak hedeflerimiz, genellikle üye sayısıyla ve faaliyetlerle ilgili. Üyelerin ticari kapasitelerinin artırılması daha özel bir alan olarak kabul edilmektedir. Dolayısıyla böyle bir hesap takibi yapılmıyor, zaten yapılamaz da. Ancak ekonomik gelişmeleri yakından takip etmek ve firma yapılarının yenilenmesine katkıda bulunmak bizim için önemli hedeflerdir.
Türkiye‘nin en önemli sivil toplum örgütü olarak ekonomi yönetimini nasıl buluyorsunuz?
Artık tecrübeli bir yönetim var. Birikimleri ve hissiyat refleksleri ileri duruma geldi. Doğrusu gelişen şartlar güven sorununun da aşılmasını sağladı. Şimdi geriye kalan, daha üstten bir bakışla bir gelecek projeksiyonu oluşturmak ve tüm ekonomik aktörleri bu hedefe doğru yönlendirebilmek. Bu önemli bir iş. Buna, özel sektör, kamu ve özellikle üniversiteler dahil edilebilmeli. Bakışı yaparken de gelecek 20-30 yılla ilgili projeksiyonlar yapılmalı, dünyayı gören ve ama özellikle bölgeyi entegre bir şekilde kuşatabilecek bir bakış açısı yakalayabilmeli. Böyle bir ekonomi yönetimi ülkemizi gerçekten bölgesel güç haline sokabilir.


